Milyonlarca İnsanın Acımasızca Öldürüldüğü Toplama Kampı Auschwitz’te Eşcinsellerin Yaşadıkları ve Anlatılmayan Hikayeleri

163PAYLAŞIM

Okurken gözyaşlarıma hakim olamadım...

Kaynak: https://www.kaosgl.org/haber/auschwitz-i...

Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma ve sistematik katliam ve imha kampı* olan Auschwitz'le ilgili bugüne kadar pek çok gerçek okuduk ancak hikayesi anlatılmayanlar var: Eşcinseller...

KAOS GL'deki ilgi çekici yazılarıyla dikkat çeken Cem Öztürk, 27 Ocak 2019’da Hugh Kaye tarafından Attitude’da kaleme alınan yazıyı çevirerek Auschwitz'de yaşamış eşcinsellerin hikayelerini aktardı. Biz de sizler için yazının bir kısmını derledik. Tamamını KAOS GL'den okuyabilirsiniz.

*

Nazi toplama kamplarına gönderilen eşcinsel erkeklerin yüzde 80’i orada öldü - bazıları dehşetin ortasında aşkı bularak, bazıları kendilerinden önce başkalarının hayatını kurtararak. Auschwitz’in kurtuluşunun 75. yılında, Auschwitz’in anlatılmayan eşcinsel hikayelerini hatırlamanın bu nedenle değerli olduğuna inanıyorum.

Adolf Hitler bin yıllık bir imparatorluk planlamıştı. İktidarı sadece 12 yıl sürdü ancak bu kısa sürede 100 bin eşcinsel erkek tutuklandı. Bunların yarısı hapishaneye, 15 bin kadarıysa toplama kamplarına götürüldü. 1945’e kadar 40 binden fazla kamp açılmıştı ve eşcinseller bu kamplardan herhangi birine gönderiliyordu.
Görece az sayıda eşcinsel ise bu kampların en kötü şöhretlisine yollanmıştı: Auschwitz’e.
Auschwitz’e gönderildiği bilinen 97 eşcinsel erkekten 96’sı Alman’dı. Araştırmacılar 64’ünün kaderini gün yüzüne çıkarmayı başardı: 51’i kampta ölmüştü. Yüzde 80’lik bu oran, Yahudi sürgünler dışındaki diğer “istenmeyen” kategorilerinin hepsinden fazlaydı.

20 Ocak 1942’de ana kampta 22 eşcinsel erkek olduğu ve aynı yılın Ağustos ayında tüm Auschwitz kompleksinde 28 eşcinselin bulunduğu biliniyor.

Ama bazı eşcinseller aynı zamanda Yahudi’ydi ve kaderleri sıklıkla kampa girerken üstlerinde Yahudiler için kullanılan sarı Davut yıldızı mı, yoksa eşcinsellerin kıyafetlerine dikmeye zorlandıkları meşhur pembe üçgen mi bulunduğuna göre belirleniyordu.

Fredy Hirsch bir atlet ve beden eğitimi öğretmeniydi. Yahudi bir eşcinseldi. 1916’da Aachen, Almanya’da doğmuştu. Nazi zulmünden kaçmak için Çekoslovakya’ya taşındı. 1936’dan 1939’a kadar tıp öğrencisi olan sevgilisi Jan Mautner ile birlikte yaşadı.

Fredy gençlik kampları düzenliyor ve Filistin’e göç etmeyi uman genç Yahudilere yardım etmenin yollarını arıyordu. Naziler 1939’da Çekoslovakya’yı işgal edip kamusal alanları Yahudilere yasakladığı zaman, Fredy gençlerin hala spor yapabilecekleri bir oyun parkı buldu ve bu gençlerin 18’i savaşta tarafsız olan Danimarka’ya kaçmayı başardı.
1941 sonu Fredy, Almanların “model getto” dediği Theresienstadt kampına gönderildi. Sevgilisi Jan da birkaç ay sonra buraya sürüldü. Fredy kampa gelir gelmez bir grup çocuğun bakımını üstlendi, düzenli spor yapmalarını ve daha önemlisi, kampın sefil koşullarında dahi temiz kalmalarını sağladı - hatta hijyen yarışmaları dahi düzenledi.
Kampta yetişkinler gibi tüm çocuklar da çalışmak zorundaydı ve Fredy çocukların sebze tarlası gibi görece “kolay” işlerde çalışmalarını temin etmeye çalıştı. Fredy elbette Almanca konuşuyordu ve bu, Yahudi ve açık kimlikli bir eşcinsel olmasına rağmen gardiyanlarla makul bir ilişki geliştirmesinde yardımcı olmuştu. Yeri geldiğinde bu durum, Theresienstadt’tan ölüm kamplarına yapılacak nakillerin isim listelerinden çocukları çıkarmasını sağladı.
Ancak şansını fazla zorladı ve Theresienstadt’a yeni gelen bir grup gençle iletişim kurmaya çalıştıktan sonra, Eylül 1943’te Auschwitz’e nakledildi. Bu nakilde onunla birlikte 5 bin kişi bulunuyordu ve bunların 300’ü 15 yaşında ve daha küçüktü.
Fredy kendisini Birkenau’da bir “aile kampı”nda buldu. Çocuklar doğrudan ölüme gönderilmiyordu ve Fredy bir şekilde çocuk bakıcısı oldu. Çocukların ders almalarını sağladı, onlar için etkinlikler düzenledi ve daha iyi yiyecek almalarını ve daha sıcak koğuşlarda kalmalarını başardı. Hatta çocukları dondurucu soğukta saatlerce ayakta bekletmektense günlük yoklamaları içeride yapmaları konusunda gardiyanları ikna etti. Ama Fredy de eziyetten muaf değildi ve en azından bir defasında çocuklardan biri yoklama alınırken uyuyakalınca acımasızca dövüldü.
Birkenau’ya 700 çocuktan oluşan bir başka nakil Aralık 1943’te yapıldı. Jan da bu nakille Birkenau’ya gelmesine rağmen bir daha Fredy’yi görmesi mümkün olmadı. Fredy yaşları 3 ve 8 arasındaki daha küçük çocuklar için ikinci bir koğuş tahsis edilmesi için yetkilileri ikna etti. Böylelikle SS için bir Pamuk Prenses gösterisi sahneleyebileceklerdi.
Aile kampında ilk 6 ay sonrası ölüm oranı yaklaşık yüzde 25’ti, Fredy’nin himayesinde koğuşlardaysa neredeyse hiç ölüm yaşanmıyordu.
Fredy kısa süre sonra kamptaki direniş hareketine katıldı ve çocuklardan oluşan büyük bir grubun yakında gaz odasına gönderileceğini öğrendi. Sonrasında neler olduğu bilinmese de çalışmaya uygun bir adam olarak muhtemelen öldürülmeyeceğini bilmesine rağmen Fredy’nin gaz odasına gönderilen çocuklardan ayrılmayı reddettiği düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar aşırı dozla yaşamına son verdiğini, diğerleriyse Yahudi doktorların kendi hayatlarını tehlikeye atacak bir ayaklanmaya sebep olmasını engellemek amacıyla Fredy’ye aşırı doz verdiğini düşünmektedir. Kesin olan şu ki çocuklar 8 Mart 1944 gecesi öldürüldü ve bedenleri yakıldı. Fredy’nin bedeni de aynı gün yakıldı. 28 yaşındaydı.
Theresienstadt’taki aile kampından hayatta kalanlardan biri Fredy için şöyle söylemiş: “Onun kadar fedakar ve çocuklara düşkün biri daha yoktu.” Eşcinsel olduğu için savaştan sonra Çekoslovakya’daki komünistler ve bazı hayatta kalanlar tarafından tarihten silinmesine rağmen, memleketi Aachen’in belediye başkanı 2016’da Fredy’yi şöyle anmıştı: “En bilineni değilse de şehrimizin en önemli evlatlarından.”
Auschwitz’deki çocuk koğuşunda yardımcı öğretmen olarak çalışmış olan Çek müzisyen Zuzana Ruzickova, Fredy’nin hayatını kurtardığını söylüyor. Fredy Zuzana’ya yaşı konusunda yalan söylemesini, “16 yaşındayım” demesini, çünkü daha küçük çocuklarının genellikle doğrudan gaz odasına gönderildiğini söylemiş.
Yıllar sonra Zuzana, Fredy anısına bir anıt yapılmasına yardım etti. Anıtın açılışında şöyle konuştu: “Umarız onu tanıyan bizlerin sonuncusu hayattan ayrıldığında, gelecek nesiller bu anıtın önünde duracak ve şöyle diyecekler: O iyi, cesur ve güzel bir insan olmalı.”
Fredy’nin partneri Jan, Auschwitz’ten hayatta kaldı, sonra en az bir kampa daha gönderildi ve Theresienstadt’a geri yollandı. Savaştan sonra doktor oldu ve yeni bir partner buldu. Ancak hasarsız atlatmadı: Kamplarda tüberküloza yakalanmıştı ve 1951’de Prag’da öldü.

Kitty Fischer, Yahudi olduğu için 1944’te Auschwitz’e gönderildiğinde 17 yaşındaydı. Kampa girişinde saçları tıraş edildi. Korku ve şaşkınlık içindeyken Kitty, Münihli bir portre ressamıyla tanıştı. “Fırçasını daha iyi bir işte kullanmak” için ona haftada 7 gün, günde 10 saat tuvaletleri temizletiyorlardı.

Pembe üçgenini gören Kitty, ona bunun ne anlama geldiğini sordu. Ressam, “Ich bin schwul” (Ben geyim) dediğinde Kitty anlamadı. O da “Ich bin homosexuell” dedi. Kitty bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ve “Bu bir din mi?” diye sordu. Kitty’nin bu sorusu, 1940’ta partneriyle birlikte kampa gönderilen bu genç adamı güldürdü.
Bir süre sonra, ressam Kitty ve kızkardeşine iki sıcak patates getirdi. Ve her gün Kitty’ye gizlice yiyecek kaçırmaya devam etti. Kitty, anılarında ressam için “Hayatta kalmama yardım etti, bu bir gerçek” dedi.
Ressam bir ay sonra Kitty’ye geldi ve başka bir kampa gönderildiğini söyledi. Ertesi gün kampta seçim yapılacağı ve büyük bir grubun gaz odasına gönderileceği konusunda Kitty’yi uyardı. Genç adam kampın dışında dokuma işçisi arayan bir fabrika olduğunu, onlara dokuma bildiğini söylemesini tembihledi. Kitty elbette dokuma yapmayı bilmiyordu.
Kitty, bu anı şöyle anlatıyor: “Çok gençtim. Başıma neler geleceğini o biliyordu, ben bilmiyordum.” Ama eşcinsel ressamın söylediği şeyi yaptı ve hayatta kaldı. Mayıs 1945’te fabrikadayken kurtarıldı. Daha sonra Avustralya’ya yerleşti ve birkaç mağaza işletti. Sidney’in Kings Cross mahallesine taşındığında HIV/AIDS’in buradaki gey topluluğunu ne kadar kötü etkilediğine şahit oldu. Hayatının geri kalanını HIV ile yaşayanlara duygusal destek sunarak geçirdi. 2001’de öldü.
Kurtarıcısı hakkında ise başka hiçbir şey bilinmemektedir.

Karl Gorath, Auschwitz’e geldiğinde 26 yaşındaydı. Kıskanç bir eski sevgili tarafından ihbar edilmiş ve Nazi ceza yasasının öpüşmek ve kucaklaşmak da dahil olmak üzere eşcinsel davranışları yasaklayan 175. Paragraf’ı kapsamında tutuklanmıştı.

Paragraf 175, Doğu Almanya’da 1968’e kadar yürürlükte kaldı, Batı Almanya’da iptal edilmesi ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra 1994’te gerçekleşti.
Karl’a geri dönersek tutuklandıktan sonra Hamburg yakınlarındaki Neuengamme toplama kampına gönderildi. Hemşirelik eğitimi almıştı, bu nedenle çalışması için bir alt kamptaki hapishane hastanesine yerleştirildi. Ama Polonyalı mahkumların yiyecek paylarını azaltmayı reddedince ceza olarak Auschwitz’e nakledildi. Artık bir siyasi suçlu sayıldığı için kırmızı üçgen takmak zorundaydı ve mahkum numarası olan 124630 sayısı derisine dövüldü.
Kampın kurtuluşundan 9 gün öncesine kadar Auschwitz I’in revirinde çalıştı. Ancak o gün dondurucu soğukta üstü açık bir yük arabasıyla o zamanki Yukarı Avusturya’da bulunan Linz yakınındaki Mauthausen’e taşındı. Yolculuk 11 gün sürdü.
Müttefik Kuvvetler Nazi Almanyası’nı kuşatınca Karl yeniden nakledildi ve nihayet 6 Mayıs 1945’te esaretten kurtuldu.
Anılarında Tadeusz ve Zbigniew adlı iki genç Polonyalıyla kampta sevgili olduklarını ifade etti. Karl, hayatında tek defa böylesi derin bir aşk deneyimlediğini şu sözlerle anlattı: “Blok gözetmeni olarak benim kendi odam vardı. Burada hayatımın en mutlu günlerini Zbigniew’le geçirdim. Burada, kampta, bizi çevreleyen tüm bu sefaletin ortasında, ne öncesi ne sonrası ne de fazlası oldu: Hayatımın aşkıyla Auschwitz’te tanıştım.”
Hem Tadeusz hem Zbigniew, Auschwitz’te öldüler.
Karl’ın acılarının kamptan kurtuluşundan sonra dindiğini ümit ediyor olabilirsiniz ancak böyle olmadı. Homokost da denen gey holokostundan hayatta kalanlar, “cinsel suçlular” listesinde tutulmaya devam ettiler ve “mükerrer suç” işlemekten yeniden hapsedildiler. Savaşın ardından İşgal Almanyası’ndaki Müttefik Askeri Hükümeti’nde, eşcinsel mahkumların bir kısmı toplama kampında geçirdikleri zamana bakılmaksızın tüm hapis süresini tamamlamak zorunda bırakıldı.
Karl, Mart 1946’da yeniden tutuklandı, mahkemeye çıkarıldı ve 5 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Tüm af ve ceza indirimi talepleri reddedildi ve Nisan 1951’e kadar salıverilmedi. Naziler tarafından “istenmeyen” addedilen diğer grupların tazminat talepleri başarıyla karşılanırken Karl’ın çabaları “sabıka kaydı” bulunduğu ve ırkı veya dini nedeniyle eziyet görmediği gerekçesiyle engellendi.
Mayıs 1975’te 62 yaşındaki Karl’ın emekli aylığı “01 Ağustos 1939 ve 8 Mayıs 1945 arası dönem iş için ikame zaman olarak değerlendirilemeyeceği” gerekçesiyle reddedildi. Yani Auschwitz’de bulunmak yeterince kötü değildi!
Bu karara karşı yapılan temyiz başvurularının tümü Şubat 1980’de reddedildi. Karl, Mart 2003’te 90 yaşında öldü.

Manfred Lewin eşcinsel bir Yahudi’ydi. Berlin’de yaşıyordu. 1942’de ebeveynleriyle birlikte sürgüne mahkum edildi.

Manfred’in erkek arkadaşı, 19 yaşındaki Gad Beck, Nazi Partisi’nin gençlik kolu olan Hitlerjugend üniforması buldu ve gözaltı merkezindeki gardiyanları köle işgücü için kendisine ihtiyaç olduğunu söyleyerek Manfred’i salıvermeleri için kandırdı. Birlikte kapıdan çıktılar ama Manfred ailesini arkasında bırakamayacağına karar verdi ve geri döndü. Buradan 22 yaşında öleceği Auschwitz’e gönderildi.
Gad ise şavaştan sağ çıktı ve 2000 yılında, ölümünden 12 sene önce verdiği bir röportajda, “büyük aşkını” nasıl yitirdiğini anlattı.

Erwin Schimitzek eşcinsel bir ticari katipti. 22 Ağustos 1941’de Auschwitz’e getirildi. Sonraki yılın ocak ayında orada öldü. 23 yaşındaydı.

Hermann Bartel dekoratördü. Eşcinseldi. 6 Aralık 1941’de Auschwitz’e gönderildi, 2 Mart 1942’de 41 yaşındayken orada öldü.
Eşcinsel mağazacı Max Gergia ölmeden önceki son 3 ayını Auschwitz’de geçirdi. 37 yaşındaydı. Emil Sliwiok da aynı kaderi yaşadı. 28 yaşındaydı. 
Garsonluk yapan August Pfeiffer, 1 Kasım 1941’de Auschwitz’e getirildi. Aralık ayının sonunda 46 yaşında öldü. 
Walter Peters doktordu. Kampa geldikten beş gün sonra öldü. 51. yaşını daha yeni doldurmuştu. 
Willi Pohl öldüğünde 35 yaşındaydı. Tekstil işçisi bir eşcinsel erkekti. 
Rudolf von Mayer eşcinsel bir hakimdi. Auschwitz’e 30 Mayıs 1941’de geldi ve 3 ay sonra, 37. yaş gününden birkaç gün önce öldü. 
Willi Kacker öldüğünde 36 yaşındaydı. 
Çiftçi Oskar Birke 48 yaşındaydı. 
Otto Hertzfeld, 35; kasap Johann Majschek, 53; bahçıvan Franz Ruffert, 39; ofis asistanı Richard Schiller, 41; terzi Josef Klose, 47; elektrikçi Hugo Prabitzer, 40.
Hepsi eşcinseldi. Hepsi Auschwitz’e gönderildi. Hepsi öldü.

Elbette gerçek sayılar, bu sayılanlardan çok daha fazlaydı. Sayısız kişinin kampta veya savaş bitmeden önce başka bir yere nakillerinden sonra başlarına tam olarak ne geldiği bilinmiyor. Eşcinsellerdi ve eşcinsel oldukları için öldürüldüler.

Bu Holokost Anma Haftası’ndan aklımızda bir şey kalacaksa, belki de şu olmalı: Naziler yalnızca kişileri öldürmediler. Tarihçilerin de belirttiği gibi bir eşcinsel neslin soykırımla ortadan kaldırılması tarihte mutlak bir kırılma yarattı. Bu kişiler belki de önemli işler başaracak, önemli yerlere gelecekti.
Naziler yalnızca kişileri öldürmediler. Geleceği de katlettiler.

Emre Öztürk'ün çevirisinin tamamına KAOS GL'den ulaşabilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
ahmet.burma.9

Ekşi sözlükte bu şerefsiz hitlerin baştan sona iktidar olma ve devrilme hikayesini anlatan çok uzun bir yazı var. Ben birkaç saat ayırıp okudum. Vakit ayırıp okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

pelipeli

Polonya'da 2012 yılında erasmus yaptım .Krakow gezimizde Auschwitz'i de gezmiştik. Hayatımda en çok bi Çanakkale'de bir de orada ağladım. Gözyaşlarım dinmedi. Esirlerin kaldığı, işkence gördükleri, öldürüldükleri odalara girdiğinizde her şeyi hissedebiliyorsunuz. İnsanı yıkıp geçiyor. Kamptan kaçanlara yardım eden çevre köylerdeki insanları da elden geçirmiş hep Nazi'ler. Rejimin son yıllarında kaçan insanlar korkup yardım etmeyenler nedeni ile açlıktan, soğuktan da ölmüşler ne yazık ki. Çok korkunç.

Görüş Bildir