İspanya’nın Ruhu: Endülüs

-

İspanya’nın Ruhu: Endülüs

İspanya’nın Ruhu: Endülüs

Endülüs’ü anlamak ve anlatmak gezmek kadar kolay değil. Çünkü gezip gördükçe her an şaşırtıcı özellikleriyle çıkar karşınıza… Gönlünüze, sıcak esintisiyle titreşimler yaparak girer ve taht kurar. Ve Endülüs öyle bir yerdir ki, medeniyetlerin taht kurduğu, tahtlar yıktığı bir arenadır. Ve onun için anlatmak zordur. Nereden başlamalı diye şaşırır insan…

Yazı ve Fotoğraflar: Yaşar Şadoğlu – Sami Becerikli

Bugünkü Endülüs, İspanya’nın güneyinde özerk bir bölgedir. İspanya 17 özerk bölgeye (comunidades autónomas) ve 2 özerk şehre (ciudades autónomas) ayrılmıştır. Nüfus bakımından İspanya’nın en büyük bölgesidir. Başkenti Sevilla şehridir. Burada İspanyolca’nın Endülüs lehçesi’yle konuşulur.

Endülüs ismi üzerinde farklı görüşler vardır. İber Yarımadası olarak da ifade edilen bu bölgede, müslümanların hakim olduğu bölge için kullanılan Endülüs isminin, müslümanlardan evvel bölgeye hakim olan Vandalların Vandalus isminden dönüştürülerek kullanıldığını savunan görüşler vardır. Bu görüş herhangi bir belgeye dayanmamaktadır. Kimi araştırmacılar, Endülüs adının buraya bir ordu eşliğinde ilk kez ayak basan Berberî Müslüman komutan Tarık İbn Ziyad tarafından konduğunu belirtir. Özgün olarak o buraya “batı toprağı” anlamına gelen al-Andalus (el-Endülüs) adını koymuştu. Başlangıçta İber Yarımadası’nda Müslümanların fethettikleri toprakların tümü Endelüs adıyla anıldı. Hıristiyanların 1085 yılında başlattığı Reconquista (Endülüs’ü geri alma) hareketi ile birlikte toprak kaybı hızlandıktan sonra, bu ad yalnızca İslâm egemenliğinde kalan bölgeler için kullanılır oldu.

Bugün ortada tek bir gerçek var, Endülüs, ismini de, tarihini de, ruhunu da, 800 yıllık İslam medeniyetinden alıyor.

Müslüman Endülüs Devleti gibi, olağanüstü bir hızla yükselen, 800 yıl devam eden, medeniyetiyle olağanüstü etkiler bırakan ve olağanüstü bir düşüşle sahneden çekilen bir devletin, ikinci bir örneğini tarihte göstermek mümkün değildir sanırım.

Bu Devlet, bugün İspanya olarak bildiğimiz ülkenin büyük bir bölümünü kapsıyordu. 711-1492 yılları arasında, müslümanların hakim olduğu alanlar gittikçe küçülmüştür.

BİRAZ TARİH

Şam’dan yönetilen Emevi Devleti zamanında, İslamiyet’in yayılmaya başladığı ilk yüzyılı içinde, 710 yılına kadar Kuzey Afrika’nın tamamına yakını Müslümanların eline geçmişti Emevi Devleti’nin Kuzey Afrika Valisi Musa bin Nusayr, aslen berberi olan Tarık bin Ziyad komutasında ilk önce 7000 kişilik ardından da takviye olarak 5000 kişilik bir birliği İspanya’ya gönderdi Tarık bin Ziyad Vizigot kralı Rodrigo’yu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zaferin ardından İslam devletinin yayılması devam etmiş ve kısa bir sürede Malaga, Elvira, Cordoba ve Vizigotların başşehri Toledo da müslümanların eline geçmiştir. Tarık bin Ziyad’ın ilerleyişinin ardından Kuzey Afrika Valisi Musa bin Nusayr 18.000 kişilik bir ordu ile 712 yılında İspanya’ya intikal etti. Sevilla, Carmona, Niebla ve Merida’yı zaptettikten sonra Toledo’da Tarık bin Ziyad ile birleşti. Vizigot krallığını parçalayan müslümanlar kısa sürede bütün iber yarımadasını ele geçirdi. Tarık bin Ziyad’ın savaşta ricat olmaması için gemileri yaktırdığı ve askerlerine ya zafer ya ölüm diyerek üstün bir dayanma ruhu aşıladığı rivayet edilmektedir. Müslümanların kısa zamanda büyük zaferler elde etmesinin sebebleri arasında, Vizigot idaresinden memnun olmayan ahaliden ve yahudilerden destek alması da gösterilmektedir.

711 yılında başlayan bu serüven 1492 yılında acı olaylarla bitti. Ancak bu tarih dilimi içindeki bilim ve sanattaki gelişmeler hem döneminde hiristiyan batı dünyasına büyük etkilerde bulundu, hem de bugün ayakta kalan eserleriyle bütün ihtişamıyla etkilemeye devam ediyor.

ENDÜLÜS’Ü GEZMEYE BAŞLIYORUZ

İspanya bir Akdeniz ülkesi. Güney sahilleri, Türkiye’nin güney sahilleri gibi Akdeniz’e açılır. Yazın oldukça fazla turistik bir bölgedir. Arap, Alman, uzak doğulu turistlerin ragbet ettiği yazlık tesisler kıyı boyunca karşınıza çıkar… Bizim hedefimizdeki ilk yer, kıyıdan 150 km kadar içerde olan dillere destan Ronda… Endülüs’ü gezecekler için, eğer uçakla geliyorsanız, İspanya’daki en iyi başlangıç noktası Malaga havaalanı… Picasso’nun doğum yeri olan Malaga tarihi Endülüs kentlerinden biri. Ancak biz yoğun programdan dolayı bu seferlik Malaga’nın içine girmiyorz. Kiraladığımız araçla, vakit kaybetmeden hızla güney sahil şeridinden ilerliyoruz. Bizim hedefimizdeki ilk yer, kıyıdan 150 km kadar içerde olan dillere destan Ronda… Daha sonra Tarifa, Gibraltar(Cebel-i Tarık), Sevilla(İşbiliyye), Almodovar del río (Al-Mudavvar) ,Cordoba(Kurtuba) ve Granada (Gırnata)’yı gezeceğiz. Torremolinos, Benal Medana, Marbella kentlerinden geçiyoruz. Marbella’da karşımıza yeni mimari sitide bir Cami çıkıyor. Suud Kralı Abdülaziz tarafından yaptırılmış. Adi Kral Abdulaziz Camii Mimarı bir İspanyol. Bu bölgede Faslı Tunuslu, Arap müslüman göçmenler fazlaymış. Edindiğimiz bilgiye göre Zengi Arapların da tatil yaptığı bir bölge…

Ronda’ya gitmek için buradan, yani Marbella’dan iç kesimlere dağlara doğru sapıyoruz. Gittikçe hava biraz sertleşiyor. Ama güneş tepemizde, berrak bir nisan günü, tertemiz havayı ciğerlerimize dolduruyoruz. Ronda’ya giderken Türiye yollarında görmediğimiz, hatta dünyanın hiçbir yerinde görmeyeceğiniz bir trafik levhası çıkıyor karşımıza; Dikkat Boğa çıkabilir. Şaka gibi ama gerçek.. Nede olsa Ronda, ilk boğa güreşlerinin yapıldığı yer.

RONDA

Ronda, İspanya’nın eski yerleşim birimlerinden. Birçok fikir ve sanat adamına ilham kaynağı olmuş Ronda. Endülüs müslümanlarının en son çekildikleri yerlerden biri. İngiliz ressam David Bomberg, Amerikalı yazar Ernst Hamingway, Amerikalı yönetmen Orson Welles ve Alman şair Rainer Maria Rilke Ronda’ya sevdalanan ünlüler. Ernest Hemingway ve Orson Welles’in defalarca Ronda’ya geldiği söylenmektedir. Ronda boğa güreşlerinin yapıldığı ilk kent olarak da anılmaktadır. Ronda’lı Pedro Romero, ”Ronda Tarzı”yla ismini boğa güreşi tarihine yazdıranlardan. Ronda insanı gerçekten şaşırtıyor. Dik yamaçların üstüne kurulmuş beyaz badanalı evleriyle, meşhur yeni köprüsünden aşağıya doğru yer alan derin uçurumlu kanyonuyla nefesinizi keser. Yeni köprü (Puento Nuevo) dediğimize bakmayın, en az 200 yıllık geçmişi var ve iki kanyonu veya şehrin iki yakasını birbirine bağlar. 120 metre yüksekliğindedir. Daha aşağıda yeralan Puento Vieja-Eski Köprü ise 11. yüzyıldan kalma. Bu köprü Puento Arabe-Arap köprüsü olarak da bilinmektedir. Şehrin trafiği yeni köprüden işliyor. 19. yüzyı romantiklerine ilham veren Ronda için Rilke, ”Dünyada eşi benzeri olmayan yer” ifadelerini kullanmıştır. Ronda’nın en önemli tarihi eserlerinden olan Santa Maria La Mayor katedrali eskiden bir cami imiş. Şehirde harabe halde 13. ve 14. yüzyıldan kalma Arap Banyoları (Baños Arabes) bulunmaktadır.

SEVİLLA

Ronda’dan Sevilla’ya giden kestirme bir yolu keşfettiğimizden sahil şeridindeki Cebel-i Tarık ve Tarifa gezimizi son güne bırakıyoruz. Ronda’da akşam olmakta Endülüs hüznü de yavaş yavaş içimize dolmaktadır. Önceden kesin belirlenmemiş bir rotamız olmadığından Sevilla’da öncelikle bir otel bulmamız gerekiyor. İnternet üzerinden Sevilla yakınlarında bir otel tesbit ediyoruz. Arabamızda bulunan Navigasyon yardımıyla otele varıyoruz. Kısmetliymişiz, fazla zorluk çekmeden bu işleri hallettik. Sevilla önemli Endülüs kentlerinden biri. Bugün de bu eyaletin başşehri.

Sevilla’da gezimize İspanya Meydanı’ndan ( Plaza de España ) başlıyoruz. Neo-Mudejar tarzında dizayn edilmiş bu meydan tek kelimeyle muhteşem.

Sevilla şehrinin güney kısmı 1929 yılındaki Latin Ülkeleri Fuarı için yeniden düzenleniyor. Yeni bulvarlar, parklar, bahçeler yapılıyor. Bu parklardan biri olan Maria Luisa Parkı’nin içinde ise İspanya Meydanı oluşturuluyor. İspanya’nın o dönemde sahip olduğu endüstri ve teknolojiyi sergilemede kullanılan devasa kompleks, Aníbal González tarafından dizayn edilmiş.

Bir yarım daire şeklindeki bu kompleksin dış kısmında devasa bir bina, binanın meydana bakan kısmında, İspanya’nın o zamanki tüm şehirlerinin simgelerinin bulunduğu minik köşeler, meydanda çok büyük bir çeşme, çeşmeden akan suların oluşturduğu kanallar ve kanalların üstünden geçen köprüler bulunuyor. Tüm bu ögelerin üzerinde, muhteşem seramikler ve çiniler bulunuyor.

Buradan Alcazar Sarayı’na gidiyoruz.

ALCAZAR

İsmi Arapça’dan İspanyol diline girmiş olan Al-Kasr kelimesinden gelmektedir. Müvahhidler döneminde Toledo’lu mimar Calubi tarafından yapımına başlanan saray o günlerde geniş bahçeleri ile göz kamaştırıyormuş.

O dönemde Sevilla, Müvahhidler’in başkenti olduğu için sultanlar burada ikamet ediyorlarmış. Bu yüzden saray surlarla çevrilerek nehrin kenarındaki Torre del Oro (Altın Kule) ile deniz bağlantısı da sağlanıyormuş.

Sevilla’nın Kastilyalıların eline geçmesinden sonra bir kısmı yıkılarak bir sonraki halini almış. Hatta Sevilla’yı alan III. Ferdinand burada ikamet etmiş ve burada ölmüştür.Sevilla depreminin ardından sarayın pek çok bölümünün yıkılmasından sonra Gaddar Pedro lakablı I.Pedro El-Cruel tarafından Müslüman usta ve işçilerine yeniden yaptırılarak günümze kadar gelmesini sağlamış.Gaddar Pedro hernekadar El-Hamra sarayı kadar güzel olmasını istesede ancak onun yanına yaklaşamayacak bir kopyası olabilmiş.

Alcazar sarayına Puerto del Leon ( Aslanlı Kapı) ‘dan giriliyor.

Sarayın en güzel bölümü, Sefirler Salonu’dur. Buradaki at nalı kemerleri destekleyen zarif sütunlardan oluşturulan dekorasyon, mağribî mimarinin mükemmel bir modelidir. Sefirler Salonu’nun yandaki kapı ise, “Oyuncak Bebekler Avlusu” diye anılan Patio de las Munecas‟dır. Bu adı almasının sebebi, duvarların dış yüzeyine kuklaya benzer iki oyuncak bebek başının çizilmiş olmasıdır. Diğer bir salon ise Patio de las Doncellas (Bakireler Salonu) kırk tanesi ikiz halde dizilmiş olmak üzere elli iki mermer sütunla çevrilmiştir. Sala de Justicia‟nın (Mahkeme Salonu) dış cephesi, göz alıcı renklerle parlatılmış, dış cephesine ışıl ışıl parlayan bir görünüm verilmiştir.

Giralda

Şehrin en görkemli yapısı Giralda Katedrali ve Giralda Minaresi(Kulesi)’dir. Minare orjinal haliyle bugüne kadar gelmiştir. Katedral, Sevilla’dan çekilen Endülüs Emevileri’nden kalan büyük caminin kubbesi yıkılarak üzerine inşa edilmiştir. Duvarlarında beyaz sütunlu, derin işlemeli mermerler kullanılmıştır. Arap tarzı işlemelere sonradan ilave edilen gotik işlemelerle iç duvarları yeniden şekillendirilmiştir. Dış duvarlarına ise, Hıristiyanlık tarihindeki ünlü kişilerin özenle yapılmış heykelleri bulunur.

Altın Kule (Torre del Oro )

Sevilla’nın da ortasından geçen Guadalquivir (Vadi el-Kebir) nehrinin kıyısında yer alır. Çatısının altından yapıldığı için bu isim verildiği zannedilmektedir..

1220 yılında Muvahhidler döneminde, Sevilla şehrinin güvenliği için yaptırılan surların alt bölümüdür. Nehrin karşı kıyısına zincirler gerilerek gemilerin geçişi kontrol altında tutuluyormuş. Alcazar sarayına kadar uzanan surların bir devamı olduğu biliniyor. Halen surlar şehrin muhtelif yerlerinde görülebilmekte. 12 köşeli bir yapıya sahip . Kule günümüzde denizcilik müzesi olarak kullanılıyor. Kuleninde bulundugu El Arenal ( Santa Cruz yakası ) bölgesinde arena, Magdenala Kilisesi, güzel sanatlar müzesi ve Opera binasıda bulunmakta.

Sevilla’dan sonraki hedefimiz Kurtuba. Ancak yolumuz İspanyol müslümanları’nın da merkezinin bulunduğu Endülüs İslam Devleti’nden kalma kalenin de bulunduğu Almodovar Del Rio’ya düşüyor.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

'İçerde'AltınAmerika Birleşik DevletleriBilimİngiltereİspanyaMalagaiçerdetatil
Görüş Bildir