Arabuluculuk Haberleri

Arabuluculuk ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Arabuluculuk ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

9 Soruda ‘Yeni’ Ukrayna
Ukrayna’da Rusya yanlısı devlet başkanı Viktor Yanukoviç’in görevden alınması sonrasında gerilim yüksek. Ülkede bir günde yaşanan siyasi değişimin ardından yol haritası yavaş yavaş belirginleşiyor. Ancak Rusya yanlılarıyla AB yanlıları arasındaki çatışma dineceğe benzemiyor. Peki Ukrayna’yı bundan sonra ne bekliyor, yer değiştirmiş görünen muhalefet ve iktidarın ana aktörleri kim? Yanukoviç’in görevden alınması sonrası, muhalifler Bağımsızlık Meydanı’nda ölenler için anma töreni düzenledi. 1 – KONTROL KİMDE? Parlamentoda çoğunluk, Yanukoviç’e karşı muhalefetin elinde. Milletvekilleri jet hızıyla oyşama yaparak, Timoşenko’nun eski müttefiki Oleksandr Turçinov’u geçici cumhurbaşkanlığına atadı. AB’yle serbest ticaret anlaşmasına karşı çıkan dışişleri bakanı Leonid Kozara ve müfredata Rusya yanlısı bir tarih anlatısı getirmekle eleştirilen eğitim bakanı Dimitri Tabaçnik başta olmak üzere, bir dizi bakan görevden alındı. Bağımsızlık Meysanı’ndaki şiddetten sorumlu tutulan içişleri bakanı Vitali Zakharçenko da cuma günü görevinden alınmıştı; eski bakanın saklandığı iddia edliyor. Salı gününe kadar ‘birlik’ hükümeti kurulması, 25 Mayıs’ta da seçim düzenlemesi bekleniyor. 2 – CADI AVI MI BAŞLADI? Polis muhalefetin yanında olduğunu duyururken, eski yönetimin bir dizi yetkilisi hakkında kovuşturma başlatıldı. Eski vergi bakanı Oleksander Klimenko ve Timoşenko’nun hapse atılmasından sorumlu tutulan eski başsavcı Viktor Pshonka hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Parlamento, son dönemdeki şiddet olaylarından sorumlu tutulan bir dizi yetkiliye yurtdışına çıkış yasağı getirdi. Yeni İçişleri Bakanı Arsen Avakov da polisin “Ukrayna halkına karşı eski liderler tarafından da işlenen suçları araştıracağını” söyledi. 3 – YANUKOVİÇ NEREDE, TEPKİSİ NE OLDU? Parlamento tarafından azledilmesi sonrası Kiev’den kaçan devrik liderin, kalelerinden biri sayılan Rusya yanlısı Donetsk kentinde olduğu sanılıyor. Yanukoviç, açıklanmayan bir yerden yayımladığı video mesajında yaşananları ‘darbe’ diye niteledi ve “Başkan hâlâ benim” dedi. Bu arada, Yanukoviç’in, Kiev’in dışında bulunan 140 hektarlık alana yayılan malikanesi de kamulaştırıldı. 4 – YANUKOVİÇ NE KADAR GÜÇLÜ? Yanukoviç’in Bölgeler Partisi’nden cuma günü kopmalar başlarken, parti bugün yazılı bir açıklamayla eski liderine sırt çevirdi. Yaşananlardan tümüyle Yanukoviç’in sorumlu tutulduğu açıklamada şöyle denildi: “Ülke tarihinin en zorlu ve trajik dönemlerinden birini yaşıyoruz. Uktayna kandırıldı ve soyuldu. Fakat bu durumun etkisi, ihtilafın her iki tarafından sevdiklerini kaybeden onlarca ailenin acısıyla kıyaslanamaz. Ukrayna ihanete uğradı. Tüm bunların sorumluluğu Yanukoviç’e ve yakın çevresine ait.” Açıklamada, Yanukoviç’in Kiev’den kaçışı da kınandı. 5 – TİMOŞENKO KİM, NE KADAR GÜÇLÜ? Yanukoviç’i ezeli rakibi, eski başbakan. 2004’te Yanukoviç’i deviren Batı yanlısı ve destekli Turuncu Devrim’in liderlerindendi. Yanukoviç’e karşı 2011’deki seçimleri kaybetmesi sonrası, Rusya’yla yapılan doğalgaz anlaşmalarında görevini kötüye kullanma suçlamasıyla hapse atıldı; suçlamaların siyasi olduğunu savundu. Cezaevinde hastalanan Batı yanlısı Timoşenko’nun serbest bırakılması ve tedavi için yurtdışına çıkışına izin verilmesi, Avrupa Birliği’nin Kiev’e serbest ticaret anlaşması için dayattığı şartlardan biriydi. Timoşenko serbest bırakılmasının ardından protestoların merkezi olan Bağımsızlık Meydanı’na tekerlekli sandalyeyle geldiğinde AB yanlılarını ‘kahramanlar’ diye selamladı. Fakat son gerilimde ön planda olan muhalif eylemcilerin birçoğu onu ‘demokrasi kahramanı’ olarak görmüyor. Gelecekteki yönetimde rol oynayıp oynamayacağı da kesin değil. 6 – AB YANLILARININ LİDERLERİ KİM? Ukrayna muhalefeti tek bir çatı altında toplanmış değil. Meydan’da ‘boy gösteren’ muhalefet liderleri ve hareketler şöyle: VİTALİ KLİÇKO AB yanlısı eski dünya ağırsıklet boks şampiyonu. Udar (Darbe) hareketinin lideri; seçimlerde başkan adayı olacağını açıkladı. ARSENİ YATSENYUK Ülkenin ikinci büyük partisi, liberal çizgideki Vatan’ın meclis grup başkanı. Timoşenko’nun eski müttefiki. SVOBODA (ÖZGÜRLÜK) HAREKETİ Aşırı sağcı hareket, yılbaşı günü birçoklarının Nazi işbirlikçisi olarak gördüğü Stepan Bandera için anma töreni düzenleyince Bağımsızlık Meydanı’nda gerilim çıktı. SAĞ SEKTÖR Aşırı sağcı, son şiddet olaylarından kısmen sorumlu tutulan grup. 7- KRİZİN TEMELİNDE NE VAR? Kriz, Yanukoviç’in AB’yle ortaklık ve serbest ticaret anlaşması müzakerelerini 21 Kasım 2013’te’te askıya aldı. Brüksel, Kiev’le anlaşma için Timoşenko’nun tedavi görmek üzere özgür bırakılmasını şart koşuyordu. Fakat Ukrayna parlamentosu önce Timoşenko’nun bırakılması tasarısını reddetti, hemen ardından da AB’yle anlaşmanın hazırlıklarını dondurdu. İşte bu kararın ardından, binlerce Avrupa yanlısı Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’nda kamp kurarak barışçıl gösterilere başladı. Ancak gösteriler kısa süre içinde şiddete döküldü; en az 80 kişi hayatını kaybetti. 8 – UKRAYNA BÖLÜNÜR MÜ? Tarihi boyunca Avrupa’yla Rusya arasındaki çekişmede sıkışıp kalan ülkede, Yanukoviç’in devrilmesi sonrası bölünme çağrıları gecikmedi. Çoğunlukla Rusça’nın konuşulduğu Kharkiv’de yerel liderler bölünmeye karşı olduklarını söylese de, Kiev’deki mevcut parlamentoyu tanımadıklarını açıkladı. Doğuda yaşayan Ukraynalıların büyük kısmı Rusya’ya ihraç yapan fabrikalarda çalışıyor ve AB’yle yakınlaşma yüzünden işlerini kaybetmekten endişe duyuyor. Batı’daki AB yanlılarıysa, Brüksel’le yakınlaşmanın refah seviyesini yükselteceğine ve hukukun üstünlüğünü tesis edeceğine inanıyor. Yanukoviç karşıtları, ülkenin batısındaki Lviv, Ternopil ve bir dizi başka kentte yönetimi devralmış durumda. 9 – TEPKİLER NE? Yanukoviç’i destekleyen Rusya, gerilimin geldiği noktadan memnun değil. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ‘yasadışı aşırılıkçı grupların silahsızlanmayı reddettiğini ve muhalefet liderleriyle birlikte Kiev’i kontrol altına aldığını’ savundu. Rusya, AB’den uzaklaşma karşılığı Yanukoviç’in hükümetine vaat ettiği 15 milyar dolarlık kredinin bir sonraki taksidini de askıya aldı. Perşembe gecesi arabuluculuk ettiği uzlaşma anlaşması çöken AB’yse, Rusya’ya ‘Uktana’nın içişlerine karışmama’ uyarısı yaptı. Brüksel, ‘demokratik bir hükümetin seçilmesi’ sonrası Kiev’e mali yardım da vaat etti. Ancak olası bir yardımın Rusya’nın teklifini aşması beklenmiyor. Sovyet Rusya’nın son lideri Mihail Gorbaçov’sa, ‘perestroika’nın Ukrayna’da başarısız’ olduğu yorumunu yaptı. diken.com.trBERİL KÖSEOĞLU
Kızların Bekaretini Satın Alan Türk Yakalandı
The Cambodia Daily gazetesinin bugün yayınlanan 'Kız çocuklarının bekaretini satın alan Türk adam' başlıklı haberinde, 51 yaşında bir Türk'ün çarşamba günü Phnom Penh'de iki 14 yaşında kızın bekaretini satın almak suçundan gözaltına alındığını yazdı. İnsanlık Karşıtı Kaçakçılık Şubesinin Phnom Penh'deki polis şefi Keo Thea, yaptığı açıklamada kurban kızlardan birinin annesinin kızını Türk adama satma suçundan tutuklandığını, ikinci bir Kamboçyalı kadının da arabulucuk ettiği için yakalandığını açıkladı. BAKİRE KIZ ARIYORDU Keo Thea, A.G. adlı Türk'ün Daun Penh bölgesindeki misafirevinde akşam 18.50 sıralarında tutuklandığına dikkat çekerken “' dedi. BEKARETİNİ 400 DOLARA SATIN ALDI Arabulucu Doeun Srey Net'in (22) kurbanlardan birinin annesinin, kızının bekaretini 700 dolara A.G.'ye satması için arabuluculuk yaptığı iddia edildi. Polis şefi, kızın bekaretini 700 dolara satın almasına rağmen Türk adamın parayı düşürerek 400 dolar ödediğini söyledi. A.G.'nin soruşturmasının sürdüğü belirtiliyor. 14 yaşındaki bir başka kızın da bekaretini satın aldığı soruşturması sürüyor. Olayla ilgili üç zanlının hapiste olduğu, davanın Phnom Penh Belediye Mahkemesi'nde görülecegi yazıldı. APLE yardım kuruluşunun müdür yardımcısı Yi Moden, “Türk zanlı suçlu bulunursa başka Kamboçyalı çocuklara zarar vermesini önlemek için hapis cezasından sonra sınırdışı edilmelidir' diye konuştu.
"Büyük Bir Kriz Kapımızda"
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 'BM Güvenlik Konseyi'nin doğru zamanda doğru insani, evrensel değerlere atıfta bulunarak hayata geçiremediği inisiyatiflerden dolayı bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Irak ve Suriye girift bir biçimde birbirine bağlanmış durumda. Şu anda büyük bir kriz kapımızda ve biz komşular olarak bundan etkileniyoruz' dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 'BM Güvenlik Konseyi'nin doğru zamanda doğru insani, evrensel değerlere atıfta bulunarak hayata geçiremediği inisiyatiflerden dolayı bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Irak ve Suriye girift bir biçimde birbirine bağlanmış durumda' dedi. Davutoğlu, 'Bölgesel Örgütlerin Arabuluculukta Artan Rolü' temalı III. İstanbul Arabuluculuk Konferansı'nın basına açık üst düzeyli oturumunda yaptığı konuşmada, Türkiye'nin, insanların her yere gidebileceği, kendini güvende, istikrarda hissedebileceği bir yer olmak istediğini belirterek, 'Biz, bütün ulaştırma, fikri faaliyetler, öğrenci değişimi, insani yardım, sosyal refah gibi olumlu gündemlerin geçiş noktası, ortası olmak istiyoruz' ifadelerini kullandı. Ara buluculuğun doğasının değiştiğini ve bu değişikliği anlamadan sorunları çözmenin mümkün olmadığını dile getiren Davutoğlu, Soğuk Savaş döneminde krizler bloklar arası iken, Soğuk Savaş'tan sonra yeni devletler ortaya çıkmaya başlayınca, anlaşmazlıkların ve zorlukların şeklinin daha devletler arası hale geldiğini anlattı. Davutoğlu, 4 AGİT gözlemcisinin kurtarılmasıyla ilgili haber almanın kendisi için çok olumlu bir gelişme olduğunu ifade ederek, 'Bu tip başarıları, Beyaz Saray veya Kremlin'le konuşarak gerçekleştirmek mümkün değil. Orada, yerindeki insanlarla konuşmak gerekiyor. Dolayısıyla gerçekten işlerin doğası değişiyor. Bu, bir operasyon değil aslında ara buluculuk faaliyeti' diye konuştu. Irak'taki kriz Irak'taki krizden dolayı çok üzgün olduğunu ve hayal kırıklığına uğradığını dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti: '2006'da kimse bizden talep etmemesine rağmen İstanbul'da tüm Sünni direnç gruplarını bir araya getirmek amacıyla bir inisiyatif üstlendik. 4 ay boyunca ben kişisel olarak, başdanışman olarak müdahildim ve Sünnilerin tüm liderleri, siyasi arenadan dışlanmış olan bütün paydaşlar, o dönemde dışlanmış olanlar 4 ay boyunca bu toplantılara dahil edildi ve tüm Sünni menşeli direnç gruplarının temsilcilerini bir araya getirdik. Seçim sürecine dahil oldular bu inisiyatif sayesinde. Sünnilerin aşırı radikal grupları, bu süreçten çekildi. Şiiler, Sünniler, İranlılar ve Amerikalılar çok mutluydu. Bizler gerçekten geleceğe dönük olarak çok umutluyduk. 2009'da yeniden aynısını yaptık. Geçen 4 yıl içinde bütün Sünni liderler, ılımlı Sünni siyasetçiler sistemden izole edildi ve politik hayatın dışında bırakıldı. Sünnilerin topluluk kimliği, ulusal kimliğinden daha önemli hale geldi. Kriz yönetimi, Bağdat'taki liderlerin elinden çıkmıştı artık. Eğer Sünni liderlerin, Sünni kitleler nezdinde bir güvenilirliği olsaydı ve siyasi hayatın dışında bırakılmasalardı, kriz Bağdat'ta kendi aralarında akılcı bir müzakereyle sonuçlanabilirdi. Bir diğer taraftan Şii topluluğu artık devletin sahibi gibi hissetti, kendilerine öz güveni geldi. Kürtler tabii öz güvenliydi ve Sünniler yalnız bırakıldıklarını düşündü. Sonra toplumun en alt seviyesinde yeni bir ivme ortaya çıktı maalesef ve o ivme de şu anda yaşadığımız krizin sebebidir.' Davutoğlu, kriz öncesi inisiyatifin ulusal seviyede ve uluslararası aktörler tarafından desteklenmediğini belirterek, 'Şu anda büyük bir kriz kapımızda ve biz komşular olarak bundan etkileniyoruz' dedi. Suriye Dışışleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye'deki duruma değinirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 2011'de Halep'te Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yaptığı toplantıda 'Bir fırtınanın geldiğine' ilişkin uyarıda bulunduğunu ve 'Artık siyasi sistemi eskisi gibi devam ettirmenin mümkün olmadığını, seçimlere gidilmesi gerektiğini' söylediğini hatırlattı. Kriz esnasında devlet içi, toplum içi ara buluculuk faaliyetlerinin işe yaramadığını görünce, bölgesel inisiyatiflerle çalışmaya başladıklarını ve daha sonra 'Suriye'nin Dostları'nı oluşturduklarını anlatan Davutoğlu, 'Bütün bu süreçlerde Suriye rejimini destekleyen ülkeler sessiz kaldı. Çünkü Esed'in kolaylıkla bu süreci kontrol edebileceğine ve halkını bastırabileceğine inanıyorlardı' dedi. Davutoğlu, Suriye'deki gerilimin artışını BM Güvenlik Konseyi'nin sona erdirebileceğini ancak şu ana kadar BM Güvenlik Konseyi nezdinde tek bir karar alınmadığını söyledi. Davutoğlu, '7. fasıla atıfta bulunan, güç kullanımından bahseden bir karar asla çıkmadı. Bu çıksaydı eğer sahadaki durum kontrol edilebilirdi. İnsani yardımlar konusunda da herhangi bir destek görmedik' diye konuştu. Artık Irak ve Suriye'nin tek bir cenah haline dönüştüğünü belirten Davutoğlu, 'BM Güvenlik Konseyi'nin doğru zamanda doğru insani, evrensel değerlere atıfta bulunarak hayata geçiremediği inisiyatiflerden dolayı bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Irak ve Suriye girift bir biçimde birbirine bağlanmış durumda' dedi. Ukrayna Davutoğlu, Türkiye'nin hem Ukrayna'ya hem Rusya'ya komşu ve Kırım'a doğrudan erişimi olan tek ülke olduğuna değinirken, şöyle devam etti: 'Bu kriz en ön aşamalarında, Kiev'de AGİT zirvesi düzenlendiğinde, ki hepimiz oradaydık, Ukrayna'daki parlamento içinde bile bir anlayış, bir mutabakat olsaydı böyle bir kriz olmazdı. Fakat tüm paydaşlar çok acar davranışlar içine girdiler ve Ukraynalı partilerin bir seçim yapmaya zorlandığını gördük. Ukrayna halkı AB ya da Rusya arasında bir seçime zorlandı. Böyle bir kutuplaşmışlıkla böyle bir sorunu çözemezsiniz. Artık Soğuk Savaş döneminde değilsiniz.' Ukrayna'nın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, 'Ama bir diğer taraftan da Rusça konuşan azınlıkların hakları da göz ardı edilmemeli. Onların hakları pahasına toprak bütünlüğü korunamaz' dedi. Davutoğlu, Ukrayna'da, Suriye'de ve Irak'ta benzer oluşumlarla karşılaşıldığını belirterek, 'İşte burada etkin ve etkileşimli ara buluculuk, sorunları çözebilecek tek araçtır. Cenevre 2 toplantıları Suriye için kaçmış bir fırsattır' ifadelerini kullandı. 'Sürdürülebilir bir ara buluculuk için kadınların da sürece katılması gerekiyor' Eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari de barışa inanan bir insan olarak son dönemlerdeki olaylardan endişe duyduğunu ifade etti. Türkiye ve Finlandiya arasında ara buluculuk konusunda önemli işbirliği olduğuna değinen Ahtisaari, 'Uluslararası alanda ara buluculuğa yapılan yatırım çok az. BM Genel Sekreteri'nin bu alanda adımlar atıyor olmasından büyük mutluluk duyuyorum. Barış için elimizdeki imkanları en iyi şekilde kullanmalıyız' dedi. Ahtisaari, barışın sürdürülebilirliği için diplomasinin çok iyi kullanılması gerektiğine ve bölgesel kuruluşların ara buluculuğa önemli katkıda bulunabileceğine işaret ederek, 'Eğer ülkeler sadece ulusal çıkarlarını düşünürlerse ara buluculuk imkansız olabilir. Fakat bölgesel işbirliği sayesinde ulusal politikaları da gelişebilir. AGİT'i ara buluculuk için örnek gösterebiliriz. AGİT, Ukrayna'da diyaloğun kolaylaştırılması açısından önemli bir rol oynadı. Bütün bölgesel kurumlar ara buluculuk için destek oluşturabilirse çok faydalı olur' diye konuştu. Sürdürülebilir bir ara buluculuk için kadınların da sürece katılması gerektiğini vurgulayan Ahtisaari, Finlandiya'nın bu çerçevede ara buluculuk faaliyetlerine kadınların da dahli için Avrupa'da birçok kentte seminerler düzenlediğini belirtti.AA
Gazze'ye Kara Harekâtı: İsrail Sınıra Asker Yığıyor
Gazze’ye karadan saldıran İsrail, sınır bölgesinde 18 bin askeri daha göreve çağırdı. Dün geceden bu yana süren saldırıda ölen Filistinli sayısı 24'e yükseldi, 200 kişi yaralandı. İsrail ordusu daha önce sınır bölgesine gönderdiği 30 bin askere ek olarak 18 bin yedek askeri daha göreve çağırdı. İsrail Başbakanı Netanyahu, Gazze'ye yönelik kara saldırılarının genişleyebileceğini ve orduya buna göre talimat verdiğini açıkladı. Gazze’deki Al Jazeera bürosunun yakınlarında bulunan bir medya merkezine saldırı düzenlendi. Saldırıda binada bulunan bazı gazeteciler yaralandı. Binada çok sayıda uluslararası medya kuruluşunun ofisi bulunuyor. Söz konusu bina 2008’de de İsrail ordusu tarafından hedef alınmıştı. 'Şiddetli çatışmalar sonrası İsrail askeri çekildi' Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin Kassam Tugayları, yazılı bir açıklamayla, Refah'ın doğusundaki Hasinat bölgesine girmeye çalışan İsrail özel güçlerine karşı yüz yüze çatıştıklarını ve İsrail askerlerinin büyük kayıp vermesi üzerine geri çekildiklerini duyurdu. Bombardımanla beraber 8 bin asker de tanklar eşliğinde kuzey ve doğudan Gazze'ye girdi. 'Beş aylık bebek öldü' Al Jazeera'nin görüştüğü Gazze'deki görgü tanıkları özellikle denizden çok yoğun bombardıman altında olduklarını, İsrail askerlerine ,Hamas'a bağlı Kassam Tugayları'nın karşılık verdiğini kaydetti. Gazze’nin doğusunda bulunan Şucaiye Mahallesi en fazla bombalanan bölgelerden biri. Burada İsrail'in top atışları nedeniyle biri çocuk, biri bebek dokuz Filistinli öldü. Hayatını kaybeden beş aylık bebeğin cesedi ailesinden altı yaralıyla birlikte Gazze'deki Vefa Hastanesi'ne getirildi. Görgü tanıkları çok sayıda evin isabet aldığını belirtti. Ambulanslar yaralılara ulaşamıyor. Bölgedeki birçok hastane 10 gündür süren bombardıman nedeniyle kullanılamaz halde. Taşınabilen yaralılar Gazze'deki Vefa Hastanesi'ne getiriliyor. İsrail’in Aşkelon bölgesinde sirenler çalıyor. İsrailliler sığınaklara girdi. Hamas'a bağlı Kassam Tugayları ile İsrail özel birlikleri arasında Gazze’nin kuzeyinde Han Yunus'ta da şiddetli çatışmalar var. Burada da üç Filistinli öldü. 'Zehirli gaz' iddiası Filistin Sağlık Bakanlığı, İsrail'in, Gazze'nin kuzeyi ve Refah kentinin Eş-Şevke bölgesine zehirli gazlarla düzenlediği saldırıda çok sayıda kişinin etkilendiğini bildirdi. 'Amacımıza ulaşana kadar sürecek' İsrail ordusu Filistinlilerin evlerini terk etmelerini istedi. Netanyahu kara harekatının amacının Gazze'yle Mısır arasındaki yeraltı tünellerini yıkmak olduğunu açıkladı. Netanyahu 'Operasyon amacına ulaşana, yani İsrail vatandaşları için daimi huzur sağlanana kadar devam edecek' dedi. Şu ana kadar çatışmalarda bir askerinin öldüğünü duyuran İsrail ordusu 18 bin yedek askeri de göreve çağırdı. Hamas: İsrail bedelini ödeyecek Kara harekatının başlamasından kısa süre sonra açıklama yapan Hamas, İsrail'e bu saldırının bedelini ödeteceklerini bildirdi. Hamas Sözcüsü Fevzi Barhum, İsrail'in operasyonunun 'ahmakça' olduğunu belirterek, bunun 'korkunç bir bedeli' olacağını kaydetti. Hamas, İsrail topraklarına dört adet füze ateşlendiğini de açıkladı. Türkiye kaygılı Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in Gazze'ye kara harekatı başlatmasından kaygı duyulduğunu açıkladı. Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, hafta başında planlandığı gibi cuma akşam saatlerinde İstanbul'a gelecek; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüşecek. Türkiye, Hamas ve Katar’a suçlama Mısır, İsrail'e kara harekâtını durdurması için çağrıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, tarafların Mısır’ın öncülük ettiği ateşkesi kabul etmesi istendi. Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri, “Hamas, Türkiye ve Katar, Ortadoğu'nun çatışan devletçikler arasında bölünmesini amaçlayan komploya karşı bir nevi siper vazifesi gören Mısır'ın arabuluculuk girişimini başarısızlığa uğrattı. Hamas ateşkesi kabul etmiş olsaydı en az 40 Filistinlinin hayatını kurtarmış olacaktı” dedi. Geçici ateşkes bitti, saldırılar başladı BM'nin önerdiği 'Beş saatlik ateşkes' anlaşmasının 17 Temmuz Perşembe günü saat 15:00'te sona ermesinin ardından İsrail savaş uçakları, Gazze ve Beyt Lahya beldesindeki tarım arazilerine saldırı düzenledi. Beyt Hanun’daki saldırılarda iki Filistinli hayatını kaybetti. Han Yunus bölgesinde ise Filistinlilere ait bir ev topçu bataryaları tarafından vuruldu. Saldırıda bir kız çocuğu hayatını kaybetti. İsrail’in 7 Temmuz’dan bu yana Gazze’ye gerçekleştirdiği saldırılarda ölen Filistinlilerin sayısı da 240'a çıktı. Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları da Gazze'ye sınır olan Yahudi yerleşim birimlerine havan topu saldırısı düzenlediğini duyurdu. Kaynak: Al Jazeera ve ajanslar
"Çözüm Sürecinde Birleşik Krallık Örnek Alınabilir"
Ekmeleddin İhsanoğlu: Türkiye’nin daha ölçülü ve daha kalibre edilmiş bir dış politikaya sahip olmalı. Hem Türkiye’nin yüksek menfaatleri, hem de Ortadoğu’daki mazlum halklar savunulmalı. Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın, Gazze’de arabuluculuk yapmadığı iddiasıyla ilgili olarak Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu , “Ramallah’a Sayın Abbas’la, Gazze’ye; Haniye ile Şam’a, Meşal’le görüşmeye gittim. Sonunda 19 Aralık 2006’da Sayın Abbas ile Sayın Haniye arasında 9 maddelik bir anlaşma imzalandı. ‘Yapmadı’ diyor ya, gülüyor. Ben size bunun vesikasını göstermek ve hatırlatmak isterim. Ben boş konuşmayı, tezvirat yapmayı bilemem. Ben bu ucuz siyaset içinden yetişip gelmedim” dedi. İhsanoğlu çözüm süreci konusunda, Konu ne olursa olsun, demokrasi içinde ve insan haklarının genişletilmesi çerçevesinde çözülmeli. Kavga etmeden, medeni ülkelerde olduğu gibi oturalım konuşalım” dedi. Çözüm için Birleşik Krallık’ı örnek gösteren İhsanoğlu, “Galler, İskoçya var. Bütün bunlara baktığınızda Türkiye bunları çözebilir. Çözüme matuf olan çalışmaların desteklenmesi lazım” ifadelerini kullandı. Anadil konusundaki görüşlerine açıklık getiren Cumhurbaşkanı adayı, “Diyarbakır’da doğmuş büyümüşsünüz fakat anadilinizi kullanma hakkına sahip değilsiniz. Neden? Çünkü eli sopalı biri geldi kafanıza vurdu ‘Konuşmayacaksın’ dedi. Bundan daha büyük zulüm olamaz” dedi. Türkiye’nin dış politikasını eleştiren Ekmeleddin İhsanoğlu, “Ben şahsen Türkiye’nin daha ölçülü ve daha kalibre edilmiş bir dış politikaya sahip olmasının hem Türkiye’nin yüksek menfaatlerinin hem de Ortadoğu’daki mazlum halkların savunulması bakımından daha faydalı olacağına inanıyorum. Yine mazlumun yanında olacaksınız ama daha farklı bir üslubu takip ettiğiniz zaman herkes daha kazançlı olacak. Çatışmada taraf olduğunuz zaman kendinizi çatışmanın içinde bulursunuz. Ama çatışan taraflar arasında arabuluculuk yaparsanız daha kıymetli olursunuz” dedi. “Homofobi evrensel bir mesele değildir” sözleriyle çok konuşulan İhsanoğlu, “Bizim toplumumuz muhafazakâr bir toplum. Muhafazakâr toplumun hassasiyetlerini düşünmemiz lazım. Türkiye’de 76 milyon insanın değerlerine saygılı olmamız lazım” diye konuştu. Hürriyet gazetesinde Cansu Çamlıbel ’e konuşan Ekmeleddin İhsanoğlu, son dönemde tartışma konusu haline gelen noktalara değindi. Gazze: Ramallah’a Sayın Abbas’la, Gazze’ye; Haniye ile Şam’a, Meşal’le görüşmeye gittim. Sonunda 19 Aralık 2006’da Sayın Abbas ile Sayın Haniye arasında 9 maddelik bir anlaşma imzalandı. (Dosyasından bir belge çıkarıp bana uzatıyor). ‘Yapmadı’ diyor ya, gülüyor. Ben size bunun vesikasını göstermek ve hatırlatmak isterim. Ben boş konuşmayı, tezvirat yapmayı bilemem. Ben bu ucuz siyaset içinden yetişip gelmedim. CHP-MHP uzlaşmasını arkasına alarak Cumhurbaşkanlığı yarışı için yola çıkan, yolda 8 partiyi daha çatıya katan Ekmeleddin İhsanoğlu ile Diyarbakır durağının ardından buluştuk. İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği döneminden iyi tanıdığım İhsanoğlu, siyasetin temposunu sevmiş görünüyor. Ancak siyasi atışmalarda karşı tarafa laf yetiştirmek söz konusu olduğunda içinden ‘devlet terbiyem el vermez’ geçen cümleler kurmaya devam ediyor. Zaten ona kalırsa bu kadar kısa zamanda gördüğü ilginin merkezinde de bu munis tavır var. Kürtçe eğitim, LGBTİ hakları gibi mayınlı alanlarda üzerine gidince ‘bunları böyle ayak üstü konuşmak doğru olmaz’ diye kesiyor tartışmayı. Mahmud Abbas’ın Başbakan Erdoğan hakkında kapalı kapılar ardında söylediklerini anlatmaya ikna edemedim. Ama Erdoğan’ın ‘Yapmadı’ dediği Gazze arabuluculuğunu belgesiyle anlattı. Kampanya nasıl gidiyor? Sanki Türkiye’de 76 milyon insan adam yetiştiremeyecekmiş gibi bir anlayışın yıkıldığını görüyorlar. Ben buna çok seviniyorum. Bu uzlaşmanın odağında bulunmam benim için şeref vesilesidir ama bu yükü kaldıracak, layıkıyla ifa edecek çok insanın varlığını ben biliyorum. Milletin önündeki bir perdenin kalkmış olması en müspet gelişmelerden biridir. Bu yarıştaki zorlu rakibiniz Tayyip Erdoğan kendi inandığı çizgiden asla taviz vermeyen, karşıtlarıyla uzlaşma gibi bir derdi olmayan güçlü bir lider profili çizerken farklı siyasi görüşlerin uzlaşma adayı oldunuz. Kişiliğiniz ve tarzınızla da adeta bir antikahraman gibi çıktınız toplumun karşısına. Bu tabiri ilk defa sizden duyuyorum. Daha çok sinemada kullanılan bir tabirdir. Alışıldık başrol tiplemesinin zıddı bir karakteri anlatır. Biz şimdi gerçek hayatı konuşuyoruz. (Gülüyor) Bu tabii milletin beklentisi. Milletin artık daha munis bir şekilde konuşup ikna etmeye çalışan, akıllara hitap eden, huzura davet eden, kavgayı ve ötekileşmeyi reddeden, cepheleşmenin karşısında olan bir kucaklanmaya ihtiyacı vardı. Bu gerçekleşiyor. Bunu buldular. Cuma günü Diyarbakır’daydınız. MHP’yi zaten söylemeye gerek yok da CHP’nin de pek varlık gösteremediği ve kabul görmediği bir şehir. Giderken tedirgin oldunuz mu? Başından beri hiçbir partinin programını da benimsemedim ya da onları temsil etmeye çalışmadım. Zaten benim kim olduğumu herkes biliyor. Ben öyle meçhulden gelen bir insan değilim. 35 seneden beri Türk kamuoyunun önünde açık açık duran, bütün faaliyetleri herkes tarafından takip edilen bir Türk vatandaşıyım. Devletime hizmet ettim, uluslararası ilişkilere hizmet ettim. Herkes tanıyor. Belki televizyonları olmayan köy ve kasabalarda tanımayan olabilir ama bütün Türkiye tanıyor. Ben Diyarbakır’a o partinin ya da bu partinin siyasi programını temsilen gitmedim. Müşterekleri ifade eden ve Türkiye’yi yeniden birleştirmek isteyen, Türkiye’yi daha huzurlu bir ülke haline getirmek isteyen bir adayım. Zaten iki partiyle durmadı ki iş, 10 partiye kadar geldik. Bu partiler içinde sağ partiler de var sosyalist parti de var, kadın partisi de var. Başbakan Erdoğan çatıya son katılan partilerin oy oranlarını espri malzemesi yaptı adeta ‘hepsini toplasan kaç ediyor’ diye. O Sayın Başbakan’ın kendi görüşüdür. Başka şeyler de söylüyor. Ama ben baştan beri yüksek bir çıta koydum, o çıtaya riayet edeceğim ve sadece kendi görüşlerimi ifade edeceğim. Bu yarış Türkiye’nin en yüce makamı için yapılan bir yarıştır. Yarışanlar o makama layık şekilde hareket etmek durumundadırlar. Türk siyasetine biraz daha yüksek kalite ve seviye getirmek için ben gayret edeceğim. Kürt siyasi hareketi ile Ak Parti’nin çözüme bakışlarında ciddi farklar olsa da sonuçta hükümetin başlattığı bir süreç var. Siz ne vaat ediyorsunuz Kürtlere? Türkiye bölünmek istemiyor, can kaybı istemiyor, çatışmak istemiyor. Çok can kaybettik. Sırf bu meselede değil. Bundan önce de biz sağ-sol diye kavga ettik. Bizim neslimiz bu kavgaları, acıları yaşadı. Biz diyoruz ki Türkiye ne siyasi kutuplaşmadan ne de etik kutuplaşmadan dolayı çatışma zeminine kaymasın. Türkiye’nin bütün meselelerini diyalogla ve barışçıl yöntemlerle halletmesi lazım. Konu ne olursa olsun, demokrasi içinde ve insan haklarının genişletilmesi çerçevesinde çözülmeli. Kavga etmeden, medeni ülkelerde olduğu gibi oturalım konuşalım. Bu söylediklerinize bakarsak o zaman size göre hükümet doğru bir şey yapıyor. Bu barış çalışmalarının hedefi bakımından elbette doğrudur, çünkü bu meseleyi çözmek lazım. Bir daha ancak vatan müdafaasında yabancılar karşısında şehitlik olsun. Geçen hafta yine teröristlere karşı sınırlarımızı korurken 3 evladımızı şehit verdik. Biz bunun artmasını istemiyoruz. Bunu önlemek için de barışı sürekli destelemek lazım. O bakımdan da ben bu barış çabalarının destekçisiyim, çünkü ben savaşa karşıyım. Biz 1000 sene bu topraklarda beraber yaşadık. Bu ciddi bir mirastır. Bizi ayıran farklar bizi birleştiren unsurların yanında devede kulaktır. Temel mesele dildir. Avrupa Birliği’ne girmek isteyen bir ülkeyiz. Avrupa bunları aştı. İşte önümüzde Birleşik Krallık örneği var; Galler, İskoçya var. Bütün bunlara baktığınızda Türkiye bunları çözebilir. Çözüme matuf olan çalışmaların desteklenmesi lazım. Kürt sorununun kaynağını nasıl tarif edersiniz? Bu sıkıntıların sebebi devletimizin her şeyi sopayla halletme adeti. Bu devlet bu sopayı sadece Kürt kardeşlerimize kullanmadı. Dindarlara da kullandı, sağcılara da kullandı, solculara da kullandı. Türkiye’de işkencelerin en büyüğü milliyetçilere yapıldı. 1940’larda tabutluklar vardı, milliyetçilere tabutlarda işkence edildi. Tabii ki zulümler var, hatalar var ve bunları kabul ediyorum. Ama sadece Kürt oldukları için onlara yapıldı da başkalarına yapılmadı değil. Türkiye’nin insan hak ve hüviyetlerinin uygulanması bakımından çok fazla ilerleme kaydetmesi lazım. Avrupa bu işi çözdü derken, İskoçya ve Galler’i örnek verdiniz. Evet şu an için Birleşik Krallık içinde hayatlarına devam ediyorlar ama biliyorsunuz İskoçya bağımsızlık referandumuna gidiyor. Türkiye’nin çözüm sürecinde yerel yönetimlerin güçlendiği, hatta bir takım özerkliklerin gündeme geldiği formüller konuşulsa bakışınız nasıl olur? Ben Birleşik Krallık örneğine bakalım dedim, birebir alalım demedim. Bizimkisi üniter bir devlet ve bunu korumak lazım. Biz bu emaneti bu şekilde aldık ve bu şekilde devam ettirmeliyiz. Sıkı merkeziyetçilikten ademimerkeziyetçiliğe kayılması gerektiği yönündeki görüşleri en azından tartışmaya açık mısınız? Onların hepsi tartışılabilir tabii. Ama tartışıldığı zaman şu hususu dikkate etmek lazım; bu bir siyasi partinin kendi mülahazaları ve oy kaygısıyla bir pazarlık olarak mı görülüyor? Bu temel üzerine kurulan sağlam bir anlaşma olmaz ve kimseyi tatmin etmez. Ancak o siyasi programı savunanları tatmin eder. O da bir seçim hesabıdır. Eğer siz arkanıza parlamento desteğini alırsanız, bu milli meselede milli mutabakatı arkanıza alırsanız ilelebet çözersiniz. İkinci turda Kürtler kime oy verir? Barış süreci nedeniyle doğal müttefikleri Tayyip Erdoğan’dır gibi genel bir kanı var. Sizce? Tabii bunun takdiri Kürt kardeşlerimize aittir. Kürt kardeşlerimizle ilgili sıkıntıları gidermek için kaygan zemin üzerine değil, siyasi hesaplar üzerine değil, sağlam bir zemin üzerine oturmak lazım. Geçici bir oy hesabıyla bakarsanız bu iş, sonunda kalıcı bir şey kalmaz. Biz milli mutabakatın çözümün arkasında olmasını savunuyoruz. Millet Meclisi mutabakat verdiği zaman o artık ilelebet çözülmüş olur. Kürtlerin anadilde eğitim talebi var. Bunu bekleyen insanlara ‘Kürtçe bilim dilidir’ diyerek o oyu nasıl isteyeceksiniz? Bu mesele söylediklerim arasından cımbızla alındı. Filistin meselesinde söylediklerim de öyle yapılıyor. Çarpıtılan laflarımdan biri de başörtüsü. Ben başörtüsü insan hakkıdır, dini vecibedir ve bir gelenektir diyorum. Sanki ben ilk ikisini söylememişim gibi üçüncüsünü halka içine alıp ‘İhsanoğlu gelenek dedi’ diyorlar. Böyle bir tezvirat durumu var. Asıl soruma dönelim, bilim diliyle neyi kastettiniz? Bakın Tanzimat’a kadar bizim bilim dilimiz Arapçaydı. Ondan sonra tedrici olarak Türkçe kitaplar yazılmaya başlandı fizikte, kimyada, matematikte. Yavaş yavaş Türkçe’de terminolojiler yaratılmaya başlandı. Ben bilim dili olarak bunu kastettim. Yüksek eğitim meselesi noktasında söyledim ve İngilizce’yi de örnek verdim. Esas mesele bence bu değil. Esas mesele anadil meselesi. Orada ben şunu söylüyorum; insanın anadili ana sütü gibidir. İnsan nasıl ana sütü olmadan büyüyemezse, o hakkını kimse ondan alamazsa, anadil hakkını da kimse alamaz. Ben bunu şahsi tecrübem olarak söylüyorum. Ben gurbette doğmuş bir insanım. Gurbette insan vatanını ancak anadilini konuştuğu yerde hisseder. Düşünün Diyarbakır’da doğmuş büyümüşsünüz fakat anadilinizi kullanma hakkına sahip değilsiniz. Neden? Çünkü eli sopalı biri geldi kafanıza vurdu ‘Konuşmayacaksın’ dedi. Bundan daha büyük zulüm olamaz. Yükseköğretim boyutunu anlatıyorsunuz. Peki ilköğretimde, lisede de Kürtçe eğitim sizin için tamam mı? Hayır yani, bu bir söyleşide bu kadar kolay karar verilecek bir konu değil. Kategorik olarak karşı mısınız, değil misiniz? Bunlar ciddi meselelerdir. Ayaküstü bence bunu konuşmayalım. Birdenbire ilköğretim, yüksek eğitim falan konuşmak meseleyi başka mecralara sevk eder. Bunları tartışmanın zamanı değildir şimdi. Mesele anadilin hak olarak tanınmasıdır ve insanların anadilinden mahrum edilmesinin çok yanlış olduğunu söylemektir. ‘Öcalan’ın özgürlüğünün önünü açacak bir yasa önünüze gelirse bunu imzalar mısınız’ diye sormuşlar size. Siz de ‘Toplumda mutabakat olan her şeyi cumhurbaşkanı da kabul etmek durumundadır’ diye yanıt vermişsiniz. Doğru mu? Toplumda ve Meclis’te mutabakat tabii ki. Cumhurbaşkanının önüne böyle bir yasa gelirse Meclis’ten gelecektir. Meclis’in ve toplumun kabul ettiği bir şeyi cumhurbaşkanın da herhalde kabul etmesi gerekir. Milli mutabakatın olmadığı bir konuda millet bölünür. Milletin bölünmesini cumhurbaşkanı kabul etmez. Cumhurbaşkanın görev ve yetkileri arasında Anayasa’nın 104. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti milletinin bütünlüğünü temsil etmek vardır. ‘Meclis’te kabul edilip önüme gelirse imzalarım’ diyorsunuz. Evet. Meclis’in nitelikli çoğunlukla kabul ettiği bir şeyi cumhurbaşkanı da kabul etmelidir. Peki genel olarak Öcalan’ın bu süreçte izlediği tavrı nasıl yorumluyorsunuz? Ben bu konudaki detaylara vakıf değilim, onun için bir değerlendirme yapmak yanlış olur. Bu hükümetin kendi kendine yürüttüğü bir şey. Zaten benim de söylediğim; artık hükümetin daha şeffaf olması ve Meclis’e bilgi vermesi gerektiği. Geçmişte Gazze için arabuluculuk yaptığınız yönündeki sözlerinize Başbakan Erdoğan’dan ‘gülünesi iddia’ şeklinde yorumlar geldi. Siz tam olarak hangi dönemi, hangi ihtilafı kastettiniz? Hamas 2006’da seçimleri, nezih ve şeffaf bir seçimi kazandı. İktidarı kurarken ilk ziyaret ettikleri uluslararası teşkilat bizimkisi oldu. Önce Halid Meşal sonra Dışişleri Bakanı Mahmud Zehar geldi. Bizden destek istediler, biz de yardımcı olmaya çalıştık. Hatta o zaman AB Dış Politika Yüksek Komiseri olan Solana ziyaretime geldiği zaman Hamas’a yardımcı olmak gerektiğini anlattım. Hamas, içeride daha çok hizmetlere dayalı bir dini grup olarak başladı, sonra siyasi partiye dönüştü. İç siyaset üzerine kurulu söylemleri vardı, dış siyaset o zamanlar yoktu. Ben de onlara dış siyaset söylemleri konusunda bazı tavsiyelerde bulundum. Sayın Meşal bunu müspet karşıladı. Ben birkaç kez Şam’a gittim, onlar geldiler. Fakat Hamas iktidara geldikten sonra El Fetih ile aralarında çatışmalar başladı. Silah kullanma başladı, siyasi söylemler de sertleşti, toplum gerildi, karşılıklı adam öldürmeler sürdü. Ben o zaman El Fetih ile Hamas arasındaki bu tansiyonu düşürmek için bir dizi çalışma yaptım. Ramallah’a Sayın Abbas’la, Gazze’ye; Haniye ile Şam’a, Meşal’le görüşmeye gittim. Sonunda 19 Aralık 2006’da Sayın Abbas ile Sayın Haniye arasında 9 maddelik bir anlaşma imzalandı. (Dosyasından bir belge çıkarıp bana uzatıyor). ‘Yapmadı’ diyor ya, gülüyor. Ben size bunun vesikasını göstermek ve hatırlatmak isterim. Ben boş konuşmayı, tezvirat yapmayı bilemem. Ben bu ucuz siyaset içinden yetişip gelmedim. ‘Mahmud Abbas’ın Başbakan Erdoğan’ın Filistin meselesindeki tavrına dair söylediği bazı şeyleri açıklarsam çok ayıp olur’ şeklinde bir ifade kullandınız geçen haftalarda. Neyi ima ediyorsunuz tam olarak? Bunları bugün basın önünde paylaşmak gerçekten benim devlet terbiyeme yakışmıyor. İslam İşbirliği Teşkilatı’na a ev sahipliği yapan Suudi Arabistan’ın görevinizin son iki senesinde sizin geri çekilmenizi Türk hükümetinden talep ettiği, hatta AK Parti sizin arkanızda durdu diye kendilerinin Ankara’daki elçi atamasını askıya aldığı doğru mu? Bunlar tamamen hayal mahsulü. Devletlerin jestleri, size tavrı nereden belli olur? Hiçbir devlet sevmediği, takdir etmediği insana nişanını vermez. Ben görevimin sonunda Suudi Arabistan hükümetinin bu takdirlerini aldım. Belgeleri de var, bizzat kral adına takılan nişan da var. Bu merasimde oradaki hanedanın mensupları, bütün devletlerin büyükelçilerinin yanında Türkiye büyükelçisi de hazır bulundu. Devlet hiyerarşisinde kraldan sonra gelen dışişleri bakanı nişanı takdim etti ve çok güzel bir konuşma yaptı. Hatta bundan sonra da benim tecrübelerimden yararlanmak istediklerini ifade ettiler. Bu sefir raporlarında da gazetelerde de yazılan, bütün dünyanın bildiği şey. Bazıları, bunları bilmiyor ve kulaklarına fısıldanan şeyleri söylüyor. Bunlar kem söz. Kem söz sahibine aittir. Özellikle Mısır ve Mursi üzerinden ciddi bir ihtilaf yaşadınız Ankara’yla. Her şeye rağmen ‘Genel sekreterlik görevini bırakana kadar AK Parti hükümeti arkamda oldu’ diyebiliyor musunuz? Şüphesiz ki 9 sene içinde ben genel sekreter olarak ettiğim yemine sadık kaldım. Bütün İslam dünyasına ve İslamiyete hizmeti şiar edindim. Bu arada bir Türk olarak ülkemin haklı davalarında hep yanında ve yardımcı oldum. Ben bunları söylemek istemiyorum ama şu var ki genel sekreter seçilmem Türkiye’nin dış politikasına bir katkı olmuştur. Bu değişik sahalarda tecelli etmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesinde tecelli etmiştir. Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk hükümeti de bana olan takdirini en yüksek şekilde ifade etmiştir. Ben de bununla her zaman gurur duyarım. Bunların detayına girmeyelim. Ben göreve ilk geldiğimde bazı ülkeler beni Türk dış politikasının uzantısı olarak görmeye başladı. Bunlar büyük devletlerdi. Ben kendilerine içtiğim anda sadık kalacağımı ve Türkiye’nin böyle bir talebi olmadığını söyledim. Böyle bir talebi de olmamıştır Türkiye’nin. Ama 2009’a kadar Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle münasebetlerinde fazla bir problem yoktu. Çok ahenkli bir şekilde ilerliyordu. Bilhassa Arap ayaklanmalarından sonra tavırlar farklılaştı. Türkiye’nin son yıllarda hangi Arap ülkesiyle münasebetlerin geliştiğini söyleyebilirsiniz? Her gün daha az samimiyete ve daha derin farklılıklara gidiyoruz. Hükümet derinleşen kutuplaşmaların kendilerinin diktatörlere karşı ilkesel bir tavır almasından, vicdan temelli bir dış politika izlemelerinden kaynaklandığını savunuyor. O bir dış siyaset tercihidir. Artık o söylemin sahipleri onu savunsun. Ben şahsen Türkiye’nin daha ölçülü ve daha kalibre edilmiş bir dış politikaya sahip olmasının hem Türkiye’nin yüksek menfaatlerinin hem de Ortadoğu’daki mazlum halkların savunulması bakımından daha faydalı olacağına inanıyorum. Yine mazlumun yanında olacaksınız ama daha farklı bir üslubu takip ettiğiniz zaman herkes daha kazançlı olacak. Çatışmada taraf olduğunuz zaman kendinizi çatışmanın içinde bulursunuz. Ama çatışan taraflar arasında arabuluculuk yaparsanız daha kıymetli olursunuz. Siz genel sekreter iken İslam ile terör kelimelerinin birlikte kavramsallaştırılmasına karşı bir mücadele verdiniz. Fakat gelinen noktada hayatımızda IŞİD diye bir gerçek var. Bu kötü noktaya biz bir günde gelmedik. İstibdat idareleri, siyasi ve sosyal zulüm, ideolojik zulümle, uzun yılların birikimiyle gelindi. Bunların karşısında insanlar bir ideolojiye sığınıyorlar. Eskiden Marksizm, Leninizm, Maoizm vardı. Bugün de onlar yok. Bir tek yönelecekleri ideoloji din etrafındaki ideoloji. Bu da tabii dinin bütün değerlerine ters düşer. Bunlar dinin rahmet, mağfiret, insanlık mesajını nefrete ve şiddete çevirip adına İslam diyorlar. Cahil insanları arkalarından sürüklüyorlar. Biraz önce nişanını aldığınızı anlattığınız Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın finansmanıyla bu noktaya geldikleri yönünde ciddi bir kanaat var. İslam devletleri sonuçta bu tür doğrudan ya da dolaylı desteklerle radikallere prim vermiş olmuyor mu? Bunların finansmanı çok büyük kaynaklardan geliyor. Gayrimeşru silah trafiğinden, narkotik trafiğinden, Afrika’daki köle trafiğinden, aşırıcı uçları destekleyen işadamlarından geliyor. Bunlar bizim görebildiklerimiz. Bir de göremediğimiz karanlık güçler var. Dünya bunlarla mücadele etmede maalesef başarısız oldu. İşte Afganistan’daki durum, Irak’taki durum, Suriye’deki durum. Sizin biraz önce hatırlattığınız benim 9 sene boyunca verdiğim mücadele bunların dinle ilişkisini koparmak içindi. Çünkü bunlardan İslam sıfatını aldığınız zaman çıplak kalıyorlar. Tetikçi, terörist olarak kalıyorlar. Ama İslami cilayı kabul ettirdikleri zaman esas tehlike orada. ‘İslam Devleti kurduk’ diyorlar şimdi. Bu terör devletidir. El Cezire’ye verdiğiniz bir mülakatta söylediğiniz ‘Homofobi evrensel bir mesele değildir’ lafı arşivlerde duruyor. LGBTİ bireylerin hakları ve toplumdaki konumlarıyla ilgili görüşünüz nedir? Tabii bu çok hassas bir mesele. Bir taraftan bu insanların toplumda yer aramalarıyla ilgili insan hakları boyutu var, bir de toplumun hassasiyetleri var. Bu iki parametre arasında düşünüp ele almak lazım. O denge nasıl bulunur? Toplumdaki homofobiyi aşacak formül nedir sizce? Nedir homofobi? LGBTİ bireylerini kabullenmeyen, hatta onları dışlayan aşırı yaklaşımı özetleyen bir kavram diyebiliriz. İşte bu hassasiyetleri ele almamız lazım. Birdenbire sert bir şekilde bir tarafın üzerine gitmek doğru olmaz. Bir de şu var; bizim toplumumuz muhafazakâr bir toplum. Muhafazakâr toplumun hassasiyetlerini düşünmemiz lazım. Türkiye’de 76 milyon insanın değerlerine saygılı olmamız lazım. Bir taraftan bu şekilde davranan insanlar var ve kendi haklarını müdafaa ediyorlar. Cinsel yönelimlerini özgürce tanımlamalarını hakları olarak görüyorsunuz o halde, öyle mi? Bir taraftan buna karşı olan bir ekseriyet de var. Şimdi benim bunu böyle ayaküstü, hem de havaalanına yetişecek bir anda söylemem mümkün değil. T24
Gazze'de Geçici Ateşkes
İsrail ordusu Gazze'de 4 saatlik insani ateşkes uygulayacağını duyurdu. Ateşkes Türkiye saatiyle 15.00'da başladı. Açıklamada ateşkesin belli bölgelerde 'insani yardım amacıyla' geçerli olacağını belirtildi. Hamas'tan yapılan açıklamada, ateşkesin yalnızca belli bölgelerde uygulandığını vurguladı ve bir 'medyanın gözünü boyamak için yapıldığı' yorumunu dile getirdi. Hamas sözcüsü Sami Ebu Zühri, 'Bu ateşkesin hiçbir değeri yok çünkü Gazze sınırındaki pek çok sıcak çatışma alanını dışarıda bırakıyor. Bu süreçte o bölgelerdeki yaralılara yardım edemeyeceğiz' şeklinde konuştu. İsrailli bir yetkili, 'İsrail ordusu Gazze Şeridi'nde insani ihtiyaçların giderilmesi için belli bölgelerde operasyona ara verdi. Ancak bu ateşkes, İsrail askerlerinin operasyona devam ettiği bölgelerde uygulanmayacak' dedi.   BM: Okul saldırısı karşısında kelimeler kifayetsiz Bu sabah Gazze'de BM'ye ait bir okula İsrail tarafından saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda en az 15 kişi hayatını kaybetti. BM'nin Filistinli mültecilere yardımdan sorumlu örgütü UNRWA'nın Başkanı Pierre Krahenbuhl, bu saldırı karşısında öfkesini ve kızgınlığını ifade edecek bir sözcük bulamadığını söyledi. İsrail ordusu ise, bilerek okulu hedef almadıklarını, askerlerin okulun yakınlarından gelen bir ateşe karşılık verdiğini savundu. BM yetkilisi, okulun yeri konusunda İsrail ordusunu 17 kez bilgilendirdiklerini vurgularken, ''Okulumuza yönelik bu, altıncı saldırı oldu'' dedi. Krahenbuhl, Cebeliye mülteci kampındaki okulun saldırıya hedef olduğu sırada 3 bin 300 kişiye barınak sağladığını kaydetti.Ölü sayısı artıyor Gece yaşanan can kayıplarıyla birlikte İsrail'in Gazze saldırılarının başlamasından bu yana hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 1200'ü aştı. Ölenlerden çoğunun sivil olduğu belirtiliyor. İsrail ordusu ise çatışmalarda şu ana kadar 53 askerinin öldüğünü açıkladı. İsrail'in çatışmalardaki sivil kaybı ise 2. BBC'nin sorularını yanıtlayan UNRWA'nın Gazze'deki Direktörü Bob Turner de, okulun İsrail tankları tarafından açılan ateşle vurulduğunu söyledi. Turner, okulda binlerce sivilin barındığı konusunda İsrail'i defalarca uyardıklarını ifade etti. Birleşmiş Milletler, Gazze'deki barınakların hedef alınmaması için sivillerin sığındığı binaların koordinatlarını İsrailli yetkililere bildiroyor. Olayı 'utanç verici' sözleriyle niteleyen Turner, tüm tarafların bir daha sivillerin barındığı sığınaklara benzer saldırıların olmaması için çaba sarfetmesi gerektiğini ifade etti.İsrail 'inceliyoruz' dedi Günün ilk saatlerinde İsrail'in hava saldırıları ve tank bombardımanının Cebeliye mülteci kampında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yönetilen bir okulu vurduğu haberi geldi. Binlerce Filistinli okulu sığınak olarak kullanıyordu. İsrail ordusundan gelen ilk açıklamada, okulun vurulmasından önce bölgeden İsrail askerlerine ateş açıldığı ve askerlerin de buna karşılık verdiği belirtildi. Açıklama 'Konu araştırılıyor' ifadesiyle devam etti. Daha önce yapılan açıklamalarda İsrailli yetkililer Hamas'ı okul ve hastane gibi sivil binaları 'canlı kalkan' olarak kullanmakla suçlamıştı.Arabuluculuk çabaları Filistin'deki grupların temsilcilerinin bugün Kahire'de toplanması ve olası bir geçici ateşkesi görüşmesi bekleniyor. Mısırlı yetkililerin daha önceden masaya getirilen ancak reddedilen bir geçici ateşkes anlaşmasını revize ederek görüşmeye açacağı belirtiliyor. İsrail hükümeti ise, Hamas'ın Gazze ekonomisini ayakta tutmak için açtığını iddia ettiği kaçakçılık tünellerinin aslında bir tür terör altyapısı olduğunu savunuyor. İsrail ordusu bir ateşkes ilan edilse dahi Gazze'deki tünelleri imha etme çalışmalarının devam etmesini istiyor.Gazze'nin çöken altyapısı Gece düzenlenen İsrail saldırılarıyla birlikte Salı günü hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı da 100'ü aştı. Dün sabahın erken saatlerinde Gazze'nin tek elektrik santrali vurulmuş ve tüm bölgede elektrikler kesilmişti. Santralin Genel Müdürü BBC'nin sorularını yanıtlarken tesisi tekrar çalışır hale getirmenin en az bir yıl süreceğini söyledi. Şu ana kadar Hamas'a ait televizyon ve radyo binaları, üç camii, dört fabrika ve hükümet binaları İsrail tarafından vurulmuş durumda. BBC'ye bilgi veren Filistinli yetkililer Gazze limanının da saldırılar sonucu kullanılamaz hale geldiğini ifade etti. İsrail ise, sadece Salı günü 110 hedefin vurulduğunu söyledi. BBC Türkçe
10 Soruda ‘Suriyeli Mülteciler’ Meselesi
Suriye’deki savaş ortamı, yaklaşık 5 milyon Suriyeliyi evinden ederken, dünyanın en büyük mülteci gruplarından birisi haline gelen Suriyelilerin en çok göç ettiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. ‘Açık kapı politikası’ ile Suriyeli mültecilerin gelmesi için sınırları açan Türkiye, son dönemde bu insanlara karşı yoğunlaşan gösteriler ve saldırılara sahne oluyor. Agos gazetesinden Emre Can Dağlıoğlu ‘Suriyeli mülteciler’ meselesi hakkında en çok merak edilenleri, Bahçeşehir Araştırma Yöntemleri Koordinatörlüğü’nden Doç. Selçuk Şirin, MÜLTECİ-DER İdari Genel Koordinatörü Pırıl Erçoban, Helsinki Yurttaşlar Derneği Mülteci Destek Projeleri Koordinatörü Hakan Ataman, göçmen hukuku uzmanı Avukat Taner Kılıç, Avustralya Bond Üniversitesi’nden Suriyeli göçmenler üzerine çalışan Doç. Lisa Khalid, mülteci kampları üzerine araştırmalarıyla tanınan Dr. Bilge Şentepe ve çatışma çözümleri uzmanı Ali Zeynel Gökpınar’a sordu.  Kaynak: Agos
New York Times: 'Davutoğlun'nun Dış Politika Varsayımları Geçersiz'
Amerikan gazetesi New York Times’da yayımlanan bir makalede, AKP’nin başbakan adayı olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dış politikasına eleştiriler yağdırıldı. Davutoğlu’nun ‘ statejik derinlik’ ve ‘komşularla sıfır sorun’ politikasının dayandığı varsayımların hepsinin geçersiz olduğu savunulurken, ” Davutoğlu başbakanlığı üstlendiğinde de, Türkiye muhtemelen onun yarattığı ve inşa ettiği sorunlu dış politikayı sürdürecektir ” yorumu yapıldı. İngiliz Birleşik Kraliyet Enstitüsü’nde (RUSI) uzman olan Aaron Stein’in kaleme aldığı ‘ Türkiye’nin başarısızlığa uğrayan dış politikası ‘ başlıklı makalenin tam çevirisi şöyle: 'Artık Batı'da tartışma konusu' AKP yeni dış politikasının işlenmesi için 2002′de, o dönem az tanınan bir akademisyen olan Ahmet Davutoğlu’nu seçmişti. Davutoğlu 2009′da dışişleri bakanı oldu ve kısa süre içinde de ülkenin bir dizi krizine çözüm için el attı. Onun dış politika vizyonu, Türkiye’nin Arap Baharı ayaklanmalarına yönelik yaklaşımının yönünü belirledi ve Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşı ele alış biçiminin temelini oluşturdu. Dışişleri Bakanlığı onun yönetimindeyken, Türkiye hem İslami dünya için bir demokrasi neferi olarak selamlandı, hem de yabancı savaşçıların kendi topraklarından Suriye’ye geçmesine izin verdiği için ‘ sorumsuz bir bölgesel güç’ olarak kınandı. İlk baştaki övgülerin ardından, Davuoğlu’nun kararları Batı’da tartışma konusu haline geldi. Ve Ortadoğu’da da, Türkiye dini açıdan muhafazakar siyasi hareketleri kucaklayarak bir dizi Körfez ülkesinin yanı sıra şimdi de Mısır’la ters düştü. Tüö bunlar, siyasi tecride katkı sağladı. Zamanla haklı çıkacağına inanıyor Şimdi Davuoğlu, cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan’ın yerine yükseldi. Ne yazık ki, Türkiye’nin başarısız olan dış politikasında değişiklik yaşanmasını beklememeliyiz. Davuoğlu, kendi vizyonunun zaman içinde haklı çıkacağına inanıyor. Davutoğlu uzun zaman boyunca, Türkiye’nin emperyal Osmanlı geçmişini kucaklaması ve kendine özel coğrafyasını da Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya’daki nüfuzunu genişletmek için kullanması gerektiğini savundu. Bu ‘stratejik derinlik’ , ülkenin Batı’daki NATO müttefikleriyle yakın ilişkileri sürdürmeye tarihsel olarak yaptığı vurgudan ayrılmak anlamına geliyordu. Davutoğlu, bir noktada hayata da geçirilen bu politika vizyonunun zaman içinde Türkiye’nin ‘ komşularla sıfır sorun ‘a sahip olmasına yol açağını tasavvur ediyordu. Varsayımları sorunlu Türkiye’nin bu yöndeki çabalarının sorunlu olduğu açık. Ülkenin şu an Suriye, Mısır veya İsrail’de büyükelçisi yok. Dahası, AKP’nin Müslüman Kardeşler’e deği nedeniyle Ankara’nın Körfez ülkeleriyle ilişkileri gergin. Ve Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin tarafında yer alıp Kürt petrolünün Bağdat’ın onayı alınmadan ihraç edilmesine kolaylık sağlaması nedeniyle Irak’la diplomatik ilişkiler de neredeyse sıfıra indirgendi. Yeni başbakanın yaklaşımı dört varsayıma dayanıyor. Öncelikle, Davutoğlu Ortadoğu’da ‘milliyetçilik çağı ‘nın sona ereceğine ve yeni bir nesil muhafazakar liderlerin ortaya çıkacağına inanıyor. İkincisi, dini açıdan muhafazakar olacak bu liderlerin, siyasi ilham kaynağı olarak Türkiye’ye, daha özelde de AKP’ye yöneleceğini düşünüyor. Üçüncü varsayım, bu daha geniş kapsamlı muhafazarlığın, Türkiye’nin kendisi gibi düşünen devletlerle paylaştığı dini kimlik üzerinden nüfuzunu artırmasına izin vereceği yönünde. Ve dördüncü varsayım da, Batı’nın, özellikle de Amerika’nın bölgede demokratik değişimde çıkarı olduğu tezine dayanıyor. Mısır'da sıfır nüfuz AKP’nin Arap baharından bu yana bölgede yaşanan gelişmelere yönelik anlayışının altında bu varsayımlar yatıyor. Tunus’ta Zeynelabidin Bin Ali’nin, Mısır’da da Hüsnü Mübarek’in hızla devrilmesi ve yerlerine Müslüman Kardeşler’le bağlantılı siyasi partilerin gelmesi Davutoğlu’nun öngörülerinin teyidi olarak yorumlandı. AKP, demokratik dönüşümlerden geçen devletlerle kendi deneyimlerini paylaşabileceğine inandı. Fakat Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e laik bir anayasa taslağı yazması için yardım etme girişimi reddedildi. Ankara’nın Kahire’deki siyasi süreci etkileme yönündeki istekli çabaları, Mısır’ın egemenliğine saldırı ve potansiyel bir siyasi zayıflık kaynağı olarak görüldü; Müslüman Kardeşleri’in muhalifleri bu durumu, hareket güç yoluyla devrilmeden önce, partiyi ‘dış etki altında kalmakla ‘ suçlamak için kullandı. Şu an Türkiye’nin Mısır’da neredeyse sıfır nüfuzu var. AKP'nin 'demokratik' olduğundan hareketle... Fakat AKP, Mısır, Irak ve Tunus’taki Müslüman Kardeşler bağlantılı partileri kucaklamasının sağduyulu, ahlaken doğru ve demokrasi yanlısı bir tavır olduğuna ve bunun, Türkiye’nin yurtdışındaki nüfuzunu güçlendireceğine inanıyor. Bu yaklaşım, AKP’nin Türkiye iç politikasında bir dönüşüme nezaret ettiği ve Türkiye’yi daha demokratik bir yer haline getirdiği fikrine dayanıyor. Türkiye’nin Gazze’deki Hamas’a desteğini de aynı mantık açıklıyor. AKP, bu militan grubun 2006′da seçimleri kazandıktan sonra tecrit edilmesinden Batı’yı sorumlu tutuyor ve haklı olarak da, Filistin’deki karmaşanın sebeplerinden birinin bu tecrit olduğunu savunuyor. Fakat Türkiye’nin İsrail-Filistin ihtilafında arabuluculuk çabaları, artık tarafsız görülmemesi nedeniyle başarısız oldu. Aynı şekilde, Türkiye Mısır’da Temmuz 2013′te yapılan darbeyi ele alış biçimi nedeniyle ABD’yi, Suriye’ye müdahale etmekteki isteksizliği nedeniyle de Batı’yı azarladı. Siyah-beyaz görüyoz AKP, Körfez ülkelerini yolsuz, meşruiyetten uzak ve devrilmeye mahkum olarak görüyor. Davutoğlu, Arap isyanlarına yol açan dinamiklerin hala var olduğuna inanıyor; dolayısıyla, Batı’nın bütün meşruiyetlerini kaybetmiş küçük bir yolsuz siyasi ve askeri seçkinler kadrosundan medet umarak bölgenin eski otokratik statükosunu yeniden tesis etmeyi umduğu bir dönemde, Türkiye’nin Filistin ve Mısır’da mücadele eden İslamcı güçleri destekleyerek ‘uzun vadeli’ bir oyun oynadığını düşünüyor. Davutoğlu bu meseleleri siyah ve beyaz olarak görüyor: Demokrasiyi ya desteklersiniz, ya da desteklemezsiniz. Türkiye ‘tarihin doğru yerinde’ duruyor ve bölgede demokratik değişim için sesini yükseltiyor. ABD ve Avrupa’ysa bunu yapmıyor. Milliyetçilik kolay sönmez Bu varsayımlar sorunlu. Öncelikle, ortak bir dini kimliğin milliyetçiliğe üstün geleceği fikrine dayanıyorlar. Türkiye’nin Mısır’da yakın zamanda yaşadıkları, bunu söylemesinin yapmasından daha zor olduğunu ortaya koyuyor. İkincisi, Davutoğlu’nun başarısız olacağını varsaydığı milliyetçilik, ilk başta öngörüldüğünden çok daha dirençli çıktı. Üçüncüsü, Türkiye’nin ‘doğal hinterlandı’nda bulunduğu belirtilen ülkelerde, bu milliyetçi hareketler çoğunlukla sömürge yönetimlerinin reddi üzerind eyükseliyor, ki buna Osmanlılarınki de dahil. Dolayısıyla, Türkiye’nin nüfuzunu genişletme çabası o kadar da kolay değil. Bununla birlikte AKP caymıyor. Kendi stratejik ve ahlaki dürüstlüğüne inanıyor, son yaşadığı sorunların geçici olduğunu düşünüyor. Davutoğlu başbakanlığı üstlendiğinde de, Türkiye muhtemelen onun yarattığı ve inşa ettiği sorunlu dış politikayı sürdürecektir.Diken
"Yargıya Müdahale Girişimleri Endişeyle Karşılanmaktadır"
Adli Yıl açılışı töreninde konuşan Yargıtay Başkanı Ali Alkan, kuvvetler ayrılığı ilkesine ve yargı bağımsızlığına dikkat çektiYargıtay Başkanı Ali Alkan, iktidarın yargıya müdahale girişimlerini sert sözlerle eleştirerek 'Yargıyı yıpratmak kimseye bir yarar sağlamaz. Adaletin güçlü olması, hâkimler için değil herkes için güvencedir. Bu husus hiç unutulmamalı, yargı mensupları polemiğe zorlanmamalıdır' dedi. Alkan, 'Yargıyı isteğe göre dizayn etmek için yargı kurumları üzerinde baskı oluşturulmak istenmesi, yargının kendi içerisinde yapacağı seçimlere ilişkin müdahale girişimleri endişeyle karşılanmaktadır' ifadesini kullandı.'Yargı kararlarındaki hataların yine yargının kendi denetim sistemi içerisinde giderilmesi beklenmelidir' diyen Alkan, 'Son zamanlarda Yargıtay Kanunu ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile yargıya müdahale girişimleri, sorunları çözmekten çok artıracak niteliktedir' dye konuştu.Ali Alkan, Adli yıl açılış töreninde konuştu.Alkan'ın konuşmasının tam metni şöyleSaygıdeğer Konuklar,Kıymetli Meslektaşlarım,Basınımızın Değerli Temsilcileri;1943 yılından beri süregelen ve bu sene 71’incisini düzenlediğimiz Adli Yıl Açış Töreninde, sizleri aramızda görmekten mutluluk duyuyor, 2014-2015 adli yılını, ülkemize adalet, barış ve huzur getirmesi dileğiyle açıyorum.Milletimizin 30 Ağustos Zafer Bayramını kutluyor, bu vesileyle bize Cumhuriyetimizi armağan eden Ulu Önder Atatürk ve aziz şehitlerimizi rahmet ve şükran duygularıyla anıyorum.Geçen yıl yitirdiğimiz değerli meslektaşlarımızı rahmetle anıyor, emeklilik ya da başka sebeplerle aramızdan ayrılanlara Türk Yargısına yapmış oldukları hizmetleri nedeniyle teşekkür ediyor, bundan sonraki yaşamlarında sağlık ve mutluluklar diliyorum.Devlet işlerinde kişilerin geçici, makamların ise kalıcı olduğu gerçeği “Mahkeme kadıya mülk değildir” özdeyişi ile kültürümüzde çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir.Dolayısıyla burada dile getireceğim hususlar yargının görev ve sorumluluklarına yönelik sorun ve isteklere ilişkindir. Bu istek ve eleştiriler şahıstan şahsa değil, makamdan makama iletilen hususlar olarak değerlendirilmelidir.Sayın Konuklar,İnsanların bir toprak parçası üzerinde tesis ettikleri egemenliğin meşruiyeti ve modern anlamda devlet olarak kabulü hukuk ile mümkündür.Tarih boyunca devletin, kendi sınırını zorlayan karakteri ile hukukun, adaleti sağlamak, hak ve özgürlükleri korumak için sınırlayan ve denetleyen yapısı çatışmış, çatışmanın getirdiği arayışlar insanlığı demokrasi ve hukuk devleti dediğimiz denge ve kontrol sistemine ulaştırmıştır.En üstün varlık olarak kabul edilen insanın, huzur ve güvenliğini sağlamak için oluşturulan devletler, adalet üzerine kaim olurlar. Tarihte, Osmanlı Devleti gibi uzun süre yaşamış devletlerin adil oldukları sürece varlıklarını devam ettirdikleri bilinmektedir. Öte yandan devlet işleyişinin sürekli ve etkin biçimde denetlenmesi devletlerin ayakta kalmalarının önemli kriterlerinden birisidir.Sayın Konuklar,Anayasanın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin demokratik, laik ve sosyal bir devlet olması yanında “hukuk devleti” olduğu da açıkça belirtilmiştir.Hukuk devleti, bireyi esas alan, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı, denetlenebilen, hak ve özgürlükleri güvence altına alan, vatandaşlarına hukuk güvenliğini sağlayan, yönetimde keyfiliği engelleyen ve kendisini hukukla sınırlayan devlettir. Hukuk devleti, hukuku olan devletten daha ileri bir anlam ifade etmektedir. Bu anlam, normları ve yüksek standartları sözleşmelerle kabul edilmiş uluslararası toplumun, ya seçkin ve örnek gösterilen ya da sorunlarını hâlâ aşamamış bir üyesi olma konusundaki bir tercihi içermektedir.Hukuk başlı başına bir amaç değil, adalet için bir araçtır. Soyut bir kavram olan adalet, hukuk sistemi içerisinde yer alan ve hukuka meşruiyetini veren temel ilkeler üzerinde somutlaşır. Bu temel ilkeler hukukun genel prensipleri ve insan haklarıdır. Bu ilkeler, hukuku asırdan asra, toplumdan topluma değişen, sübjektif ve göreceli bir kavram olmaktan çıkararak ona evrensel bir adalet anlayışı üzerinde objektif varlığını kazandırır.Hukuk, nihayetinde birey, toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen bir mekanizma sunar. Bu düzen öncelikle kuvvetler ayrılığı ile sonra uluslararası güvencelere bağlanmış insan haklarını koruma mekanizmaları ile sağlanır. Birincisi devlete, devlet içinde bir sınırlama oluştururken, ikincisi devlete yine devletin rızası ile dışarıdan bir sınır çizer. Günümüzün modern devletleri için her iki tür sınırlama da devletin hukuk içerisinde kalmasının en büyük güvencesidir.Hukuk devletinde bir davranışın karşılığı, kamu görevlilerinin keyfi tutumlarına veya konjonktüre göre değil önceden belirlenmiş açık, anlaşılır ve herkese eşit uygulanan kurallar çerçevesinde görülür. Hukuki güvenlik ilkesi bu koşullar altında sağlanır.Sayın Konuklar,Hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi, insan haklarının güvence altına alınması ve özgürlüklerin Demokrasinin vazgeçilmez ilkelerinden birisi de kuvvetler ayrılığıdır.Anayasamızca da benimsenmiş olan kuvvetler ayrılığı ilkesi, egemenlik yetkisinin devlet erkleri arasında hiyerarşik olarak değil işbölümü ve işbirliği içerisinde kullanılması olarak tanımlanmıştır. Bu ilke devlette farklı erklerin bulunduğu, özgürlüklerin güvence altına alınabilmesi için de bu erklerin birbirinden ayrı ve müstakil organlara verilmesi gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri önceleri tek bir otorite tarafından kullanılırken; demokrasi düşüncesinin gelişmesiyle erklerin birbirinden bağımsız çalışması olgusu gerçekleşmiştir. Bu ilkenin temel amacı, egemenliğin bir kimsede, bir zümrede, bir erkte toplanmasına izin verilmemesidir.Anayasa’ya göre “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir”. Egemenliği Türk milleti adına doğrudan kullanma yetkisi yalnız yasamaya hasredilmiş olmayıp yargı da bu yetkiyi bağımsız mahkemeler aracılığıyla Denetim, ileri demokrasinin teminatıdır. Yargının bağımsızlığını ortadan kaldırmak veya yürütmeye bağlı bir yargı oluşturmak, yargı denetiminden kaynaklanan meşruiyeti hafife almak olacaktır. Hâlbuki yürütmenin üstlendiği yetkinin kullanılma koşullarından ve meşruiyet kaynaklarından biri de, millet adına karar veren bağımsız yargı denetimidir. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan seçimler de yargıç güvencesinde yapılmaktadır. Yargının en küçük ilçedeki biriminden yüksek mahkemelerine kadar kullandığı yetki, egemenlik yetkisidir. Yargı bu yetkiyi Anayasa gereğince milletten alır ve başka bir erkin onayına ihtiyaç duymadan millet adına kullanır.Tarih, hukukla sınırlanmamış bir yönetimin vatandaşları için büyük bir tehdit haline geldiğine pek çok defa tanıklık etmiştir. Hukukun bu sınırlayıcı işlevinin tek güvencesi kuvvetler ayrılığı ve bunun doğal sonucu olan yargı bağımsızlığıdır. Denetim ve denge sisteminin en önemli sacayaklarından biri olan bağımsız yargı da, demokratik sistemlerde bireylerin hak ve özgürlüklerinin çoğunluğun tahakkümüne karşı en büyük güvencesidir. Yürütmenin etkisi altında olan bir yargının, keyfi ve hukuka aykırı eylem ve işlemlere karşı gerçek bir denetim ifa etmesi beklenemez. Böyle bir sistemde hiç kimsenin hak ve özgürlüklerinin koruma altında olduğu da söylenemez.Sayın Konuklar,Anayasa, yürütme organının sorumluluğu ile yargı ve yasama organlarının sorumluluklarını birbirinden ayırmıştır. Bütün ileri demokrasilerde olduğu gibi ülkemiz anayasasında da yasama organı ile yargı organı doğrudan icra organları olmadığından vicdani rahatlık içerisinde çalışabilmeleri için birtakım hak ve yetkilerle donatılmışlardır. Yasamanın sahip olduğu ve yasama dokunulmazlığı olarak ifadesini bulan bu hak, yasama üyelerinin görevlerini yaparken hiçbir baskı altında olmadan hareket etmelerini amaçlamaktadır. Yargı erkinin sahip olduğu hak ise yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı olarak ifade edilmiştir.Kuvvetler ayrılığının tabii sonucu olarak yargı erkinin diğer erkler üzerinde denge ve denetleme görevini yerine getirebilmesi için bağımsız olması gerekmektedir. Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin yasama ve yürütme dâhil hiçbir makam, merci veya kişiden emir ve talimat almadan ve hiçbir baskı hissetmeden Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verebilmelerini ifade eder.1943 yılından beri yapılan adli yıl açış konuşmalarının ortak noktasını kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı oluşturmuştur. Bu konuda Anayasa ve yasalarda düzenlemeler yapılsa da demokratik hukuk devleti diye tanımladığımız ülkelerdeki yargı bağımsızlığı standartlarını bir türlü yakalayamıyoruz. Yürütmenin bir kısım temsilcileri, yetkili soruşturma makamları tarafından verilmiş bir talimat olmadan yargıya polis operasyonu yapılabileceğini kamuoyu önünde açıklayabilmektedir. Yargıyı isteğe göre dizayn etmek için yargı kurumları üzerinde baskı oluşturulmak istenmesi, yargının kendi içerisinde yapacağı seçimlere ilişkin müdahale girişimleri endişeyle karşılanmaktadır. Buna karşılık yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti olmadan gelişmiş ülke olunamayacağına ilişkin düşünce sahiplerinin olması da bizleri ümitlendirmektedir.Yargı kararlarındaki hataların yine yargının kendi denetim sistemi içerisinde giderilmesi beklenmelidir. Bu hususlar yargı bağımsızlığına müdahale için gerekçe yapılmamalıdır. Son zamanlarda Yargıtay Kanunu ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile yargıya müdahale girişimleri, sorunları çözmekten çok artıracak niteliktedir.Yargı bağımsızlığına müdahale niteliği taşıyan konularda, yargının susmasını ve sadece kararları ile konuşmasını beklemek, ancak; demokrasiye, kuvvetler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne gerçek anlamda bağlılığın yaşandığı ortamlarda haklılık kazanabilir. Evet, yargı sadece kararlarıyla konuşmalıdır. Çünkü yargının millet adına karar verme fonksiyonu, gündelik tartışmaların uzağında, sakin ve korunmuş bir ortamda çalışmasını gerektirmektedir. Zira o, yasama ve yürütmeyi denetleyen bir erk olarak mehabetini korumak durumundadır. Yargının sükûnet ihtiyacına gerekli özen gösterilmiyorsa veya bu ihtiyaç umursanmıyorsa, sessizliği korumak nasıl mümkün olacaktır? Mehabet dediğimiz olgu, biraz da muhataplardan beklenmesi gereken bir özene işaret etmez mi?Bir yasa önerisinin yüksek yargının yere indirileceği şeklinde sunulması, birkaç sene önce verilmiş bir Yargıtay kararının güncel bağlamda yakışıksız bir biçimde anılması, yargısal kararlarla kabul edilmiş olguların mevcut olmadığının ilan edilmesi, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek yakıştırmaların alenen yapılıp soruşturmacıya hukuka uygun tek bir delil sunulmaması, yüksek yargı için öngörülen yapısal değişikliklerin kurumsal görüşler alınmadan gerçekleştirilmesi, yüksek yargıdaki muhtemel seçim süreçleri ve yüksek yargıçların seçime ilişkin özgür tercihleri önemsenmeden takvim öngören yasalar yapılması, Yargıtay’daki unvan ve görevler için yıllar içinde yerleşmiş ve kabul gören sürelerin müktesepler dikkate alınmadan ve hiçbir ihtiyaca dayanmadan değiştirilmesi, idari nitelikli takdire bağlı tasarruflara bile müdahale edilmesi gibi hususlar, yargıyı konuşmaya zorlayan uygulamalar değil midir?Hiç endişe edilmesin, genel olarak ülkemizdeki yaklaşımın, özel olarak da içinden geçtiğimiz ortamın bir yargıçlar devletine yol açma ihtimali; yargının, yargısal denetimin, hâkim ve savcıların etkisizleştirildiği bir Türkiye ihtimali yanında, pek zayıftır.Yargının bağımsızlığı en başta yargı kurumlarının organizasyonlarında ve işleyişinde kendini gösterir. Yargının teşkilat yapısı ile yargısal alan; beklentilerle, ani gelişen olaylar üzerine, makul, meşru ve haklı gerekçe içermeden, tek taraflı olarak düzenlenebilecek bir alan olmamalıdır. Özellikle anayasayla yargıya tanınan demokratik seçim hakkının kullanılması sonucunda oluşacak temsile, yeni bir yasa değişikliği ile müdahale düşüncesi kabul edilemez.Yargıtay 146 yıllık bir kurum olarak, kurallarla, seçimlerle, kurullarla, müzakerelerle, yıllar içinde oluşturduğu güçlü kurumsal yapısı ve kültürü ile en önemlisi de iyi yetişmiş insan kaynakları ile sorunlarını kendi içinde çözebilecek imkân, tecrübe ve kabiliyete sahiptir. Sorunların çözümü adına, Anayasal düzen içerisinde bir dış katkıya ihtiyaç duyulduğunda, bu ihtiyaç kurumlar düzeyinde dile getirilecektir.Yargı bağımsızlığı, yargının her türlü eleştiriden ve sorgulamadan azade olduğu anlamına gelmediği gibi, yargıyı kamusal sorumluluktan muaf tutan bir dokunulmazlık zırhı olarak da görülmemelidir. Asıl işlevi denetim olan yargının, denetim dışı olmak gibi bir talep ve arayışı olamaz. Ancak bağımsızlık ile hesap verebilirlik dengesinin iyi kurulması gerekmektedir.Halkın, yargının hiçbir etki altında kalmadan, özenle, bağımsız ve tarafsız bir şekilde hareket ettiğine olan inancı sarsılmamalıdır. Bu inancın sarsılması, halkın başvurabileceği son merci olan yargıdan hakkını alamayacağı düşüncesiyle hukuk dışı bir takım girişimlere başvurmasına, dolayısıyla kamu düzeninin bozulmasına sebep olacaktır. Bugün yargıya güvenin zedelendiğini, azaldığını söyleyenlerin, bunun nedenleri arasında yargı bağımsızlığının önemli ölçüde azalmış olduğunu görmeleri gerekmektedir.Tüm devlet düzeni ile birlikte yargıda da devamlılık ve tutarlılık esastır. Adalet nihai olarak kesinleşmiş yargı kararlarında, kesin hükümlerde somutlaşır. Adaletin gücü ve etkisi kesin hükmün otoritesiyle ilişkilidir. Hükümler, aleniyet içerisinde, milletin huzurunda verilir. Neticeye etki edebilecek bir söze ve bu sözü söyleyebilecek bir konuma sahip olup da, bunu hükümden sonraya bırakmak; hükme, hükmün konusuna ve ilgilendirdiği kimselere haksızlık olacaktır.Yargıtay’ın münferit bir kararı ele alınarak kararın değil, kararı veren kişilerin, dairelerin ve kurulların yıkıcı bir üslupla eleştirilmesini, eleştirilerin yıpratma kampanyası haline dönüştürülmesini, eleştirirken de herkesin kendi siyasi düşüncesini ölçü almasını doğru bulmuyoruz.Yargıyı yıpratmak kimseye bir yarar sağlamaz. Adaletin güçlü olması, hâkimler için değil herkes için güvencedir. Bu husus hiç unutulmamalı, yargı mensupları polemiğe zorlanmamalıdır.Sayın Konuklar,Hâkimlerin görevlerini adalete uygun biçimde özgürce yapabilmeleri için, yargı bağımsızlığı yanında hâkimlik teminatının da tam olarak sağlanması gerekir. Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı; hâkimleri her türlü baskı, tehdit, tavsiye ve yönlendirmeye karşı koruma sağlayan güvencelerdir.Hâkim bağımsızlığı ve teminatı özel önemi nedeniyle Anayasa’da kapsamlı bir şekilde düzenlendiği gibi, uluslararası sözleşmelerde de yer almıştır. Hâkim bağımsızlığı ve teminatı, yargılama işlevini yerine getiren hâkimler için bir ayrıcalık olmayıp, yargılananlar için adil yargılanma hakkının güvencesidir. Bağımsız ve teminatlı olmayan bir mahkemenin adalet dağıtması, hak ve özgürlükleri koruması mümkün değildir. Adalet dağıtanların elindeki bu güvencelerin alınması, hâkimi değil, yargı eliyle hakkına kavuşacak insanları mağdur eder.Yargı bağımsızlığını teminat altına almak için hâkimlere tanınan anayasal güvencenin, yürütmeden bağımsız bir otorite tarafından hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu durum, hâkimlerin karar alma süreçlerindeki bağımsızlıklarını, görev süreleri ile coğrafi teminatlarının güvenceye alınmasını ve ekonomik anlamda kendilerini bağımsız hissetmelerini sağlamayı içerir.Sayın Konuklar,Hukuk devletinin temel gereklerinden birisi de yargının tarafsızlığıdır. Tarafsızlık, hâkimin baskı altında kalmadan, etkilere kapalı, objektif olarak yargılama yapması, hukuka ve vicdanına göre karar vermesidir. Bu anlamda tarafsızlık herkes için bir güvencedir. Hâkim, önüne gelen davada görüş ve inançlarından sıyrılarak günlük siyasetin ve tartışmaların etkisinden uzak kalarak karar vermelidir.Hâkimler de bu toplumun içinde yaşamaktadırlar. Bu nedenle farklı görüş ve tercihlerinin olması doğaldır. Ancak, hâkimler bu bireysel düşüncelerinin etkisiyle karar veremez ve siyasal düşüncelerini kararlarına yansıtamazlar. Hâkimler, tarafsız oldukları kadar özel ve mesleki yaşamlarındaki davranış ve söylemleri ile de tarafsız görünmek zorundadırlar. Hâkimlerin siyasallaşması, siyasallaştırılmak istenmesi veya siyasete konu yapılması, görevlerine yansıtmadıkları bireysel görüşlerinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulması hukuk devletinde kabul edilemez. Hâkim ve savcılar, menfaat ve baskı gruplarından herhangi bir beklentiyle de karar veremezler.Yargının tarafsızlığının sağlanması öncelikle yargı görevini yerine getirenlerin sorumluluğundadır. Bununla birlikte yasama ve yürütme erklerinin temsilcileri de hakimlerin tarafsızlığı konusunda şüphe uyandırabilecek her türlü beyanattan kaçınmalıdırlar. Tarafsızlığın zedelendiği bir ortamda verilen kararlara güvenilemeyeceği için adalet duygusu tatmin olmayacaktır.Sayın Konuklar,Demokrasi, sadece bir kişi bile olsa her düşüncenin kendisini ifade imkânına ortam sağlanan bir rejimdir. Unutulmamalıdır ki her önemli ve büyük düşünce ortaya çıktığı çağın azınlık düşüncesidir. Hiçbir düşünce topyekûn olarak doğmamış ve hemen kabul görmemiştir. Otoriter yönetimlerin en fazla karşısında durdukları özgürlük, ifade özgürlüğü olmuştur. Bazılarına göre ifade özgürlüğü, hoşlarına gidecek sözlerin söylenmesinden ibaret olsa da bu özgürlük, sadece hoşa giden ifadeler için değil; en fazla da yadırganan ifadeler yönünden bir güvencenin sağlanmasıdır. İfade özgürlüğünün bulunmadığı bir yerde demokratik süreçlerin işlemesi imkânsızdır.İfade özgürlüğü de sınırsız bir hak değildir. Bu sınırlar siyasi iktidarların ifade özgürlüğü karşısındaki tutumlarına göre değil; uluslararası bir mutabakatın meşru saydığı gerekçelere bağlı olarak tayin edilir. Türkiye'nin tarafı olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri, ifade özgürlüğü hakkının sınırlarını şimdiye kadar oluşturmuş olduğu bir içtihadi hukuk zenginliği ile belirlemiştir. Ne var ki uluslararası hukukun kriterleri gözetildiğinde ülkemizin arzulanan bir yerde olmadığı açıktır.Siyasi iktidarlar, ulusal güvenlik, kamu düzeni gibi gerekçelerle bu hakkın kullanılmasını engelleme eğilimindedirler. Hâlbuki ifade özgürlüğü demokratik bir sistemde iktidarı denetlemenin en önemli araçlarından birisidir. Bu yönüyle özgür basının da varlığı başta olmak üzere aykırı düşüncelerin ifade edilmesi sağlıklı bir işleyiş için de sigorta niteliğindedir. Dolayısıyla, ifade özgürlüğünün en geniş tanındığı alan, devlete, kurumlarına ve politikalarına karşı yöneltilen eleştirilerdir. Bundan sonra da, siyasilerin ve kamusal kişiliklerin kamusal tartışma platformunu ilgilendiren tüm düşünce ve yaşam alanları gelmektedir.Sayın Konuklar,“Adalet, devlet düzeninin temelidir” deyişinin ışığında hukuk düzenimize ilişkin yaşanılan diğer bir kısım sorunlara da değinmek istiyorum.Son dönemde yaygın olarak yapılan haber ve yorumlarda adalete olan güvenin ve inancın azaldığından bahsedilmekte ve bunu yansıtan istatistiki bilgiler yayımlanmaktadır. Ancak bu güven eksikliğinin nedenleri üzerinde hiç durulmamakta, güvensizliği dile getiren kesimlerin bu konuda ne gibi olumsuz etkilerinin olduğu değerlendirilmemektedir. Mahkemeler ve kararları kanunla teminat altında olduğu halde kamuoyunda açık ve aleni bir şekilde sert ve yıkıcı bir üslupla eleştirilebilmektedir. Bu durum; mahkemelerin sanki kanuna ve delillere göre değil de konjonktüre göre kararlar veriyormuş algısı ve inancını oluşturmaktadır. Hukuki güvenlik ilkesinin hayata geçirilmesi ve korunması, hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağına ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağına ant içmiş yasama ve yürütme mensupları ile “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatine göre hüküm verecek olan” yargı mensuplarının ödevidir.Sayın Konuklar,“Yasalar soyut ve genel olarak hazırlanır” temel hukuk ilkesine karşın özel amaçla yasa çıkarma anlayışı, aynı yasalarda sık sık değişiklikler yapılması ve yasalar çıkarılırken anayasaya uygunluğu konusunda gerekli özenin gösterilmemesi adalete olan güveni sarsmakta, yargı ve yönetimde de tıkanmalara neden olmaktadır. Bu, ülkemizin ve milletimizin barışı ve huzuru için tehlikeli bir durumdur.Yargı, yürürlükteki yasalara göre, belge ve delillere bakarak kararını verir. Buna rağmen kesinleşmiş mahkeme kararları dosya içerikleri bilinmeden siyasi mülahazalarla tenkit edilmektedir.Hukuk sistemimizde yaşanılan bu olumsuzluklar yıllardır üye olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği ve diğer demokratik ülkelerce de izlenmekte, diplomatik bir şekilde yapılan uyarıların ülkemiz hakkında hazırlanan uluslararası raporlara yansımaları görülmektedir.Sayın Konuklar,Yargının, seçilmiş organları denetlemesinin vesayet olarak algılanması da doğru değildir. Vesayet, kendi görevini tam ve layıkıyla yerine getiremeyeceği düşünülen kişi veya kurumlara bir temsilci atanmasıdır. Hukuk devletinin olmazsa olmaz şartı yargısal denetim; yargısal denetimin olmazsa olmazı ise, verilen yargı kararının gereklerinin yerine getirilmesidir. Başka bir deyişle, yargısal denetim sürecinde ve sonucunda verilen yargı kararları uygulanmadıkça, gerçek anlamda bir hukuk devletinden bahsetmek mümkün değildir.Yargı kararları, hak arama özgürlüğünün somut yansımasıdır. Hak arama özgürlüğü, yargı kararları ile korunan bir hakkın sahibine kazandırılması ile gerçekleşir. Yargı kararları, hukuka aykırılığın saptandığı birer belge olmaktan ibaret olmayıp uygulanmak için vardır ve uygulanması zorunludur. Ülkemiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi aritmetiği, temsil oranı ve sosyal mutabakat bakımından yıllar sonra yakalamış olduğu yeni bir Anayasa yapma fırsatını maalesef yine kaçırmıştır. Bir yandan, Anayasayı pek çok olumsuzluğun kaynağı olarak göstermek, diğer yandan yeni bir Anayasa yapma konusunda yeterince istekli olmamak tutarlı görünmemekte, olumsuzluklardan kurtulmak yerine onlardan yararlanma tercihini akla getirmektedir. Demokratik Anayasa kavramının ruhuna uygun, hak ve özgürlükleri esas alan, kuvvetler ayrılığı vurgusu güçlü, yargı bağımsızlığı ve yargı denetimi güçlendirilmiş, azınlık haklarını koruyan, çoğulcu bir mutabakatla oluşacak yeni Anayasaya, toplumsal barış ve huzurumuz, dirlik ve düzenimiz, demokrasimiz açısından her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Böyle bir Anayasa yeni bir toplumsal sinerjinin dinamiği olacaktır.Sayın Konuklar,Önceki yıllarda da dikkat çektiğimiz ve bir asayiş sorunu olmanın ötesinde cinsiyet ayrımcılığına dayalı bir insan hakları sorunu olarak ele alınması gereken kadına karşı şiddet olgusu ve her türlü çocuk istismarı maalesef ciddiyetini korumaktadır. Gençliğimizi tehdit eden uyuşturucu kullanımı giderek artmakta, kullanım yaşı hızla düşmekte ve kullanıcılara yönelik tedavi hizmetleri, bir mahkeme ilamına bağlı olduğunda bile etkin olamamaktadır.Mülkiyet hakkını ilgilendiren hırsızlık suçları ile iş ve çalışma hayatını ilgilendiren hukuksal uyuşmazlıklara ilişkin davaların sayısı da hızla artmakta, Yargıtay'daki iş yükünün ciddi bir kısmını bu tür davalar teşkil etmektedir. Dava sayısı üzerinden izleyebildiğimiz bu artışlar nedeniyle, toplumsal sorunlarımızın niteliği ve özellikle de hak duygumuzun aşınmasına ilişkin olarak düşünmeli ve yüzümüzü sorunun asıl kaynağına, özellikle eğitime bakan yönüne çevirmeliyiz.Sayın Konuklar,Yargıtay'ın iş yükünden de kısaca bahsetmek isterim. Sıklıkla vurguladığımız gibi adaletin gecikmesi toplumsal huzuru bozmaktadır. Oysa hukukun temel amacı toplumda barışı tesis etmektir. Son üç yıldaki yoğun çalışma tempomuza hız kesmeden devam etmekteyiz. Geçen yıllarda da örnek verdiğim Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin boşanma davaları hakkında karar verme süresi 2010 yılında iki yıl, 2011 yılında bir buçuk yıl, 2012 yılında dokuz ay, 2013 yılında altı ay iken bu yıl itibariyle dört ay gibi makul bir süreye gelmiş durumdadır.Rakamlarla ifade etmek gerekirse Yargıtay’da 2008-2010 yılları arasında yıllık ortalama çıkan dosya sayısı 550.000’lerde iken 2011 yılında yapılan değişikliklerden sonra bu sayı 900.000’lere ulaşmıştır. 2014 yılına devreden dosya sayısı 520.000 olup eğer dairelerimiz 2011 yılında yapılan değişiklikler doğrultusunda çalışmalarını artırmasaydı bu sayı 1.500.000’i aşmış olacaktı. Bu vesileyle tüm Yargıtay çalışanlarına teşekkür ediyorum.Son üç yılda yaklaşık % 40 oranında artan dosya sayısına karşılık, Yargıtay olarak inceleme süreleri konusunda ulaştığımız standartlardan geriye gitmeme çabası içerisindeyiz. Yapılan açıklamalara göre 2014 yılı Kasım ayında Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle Yargıtay'a gelecek dosya sayılarında önemli bir azalmanın olacağı muhakkak ise de; Bölge Adliye Mahkemeleri yönüyle benzer sorunların bir iki yıl içerisinde yaşanması ihtimali çok yüksektir. Gerek ülkemiz ölçeğinde gerekse daha küçük ölçekteki yargı sistemlerinde uyuşmazlıklar ilk aşamada ve yüksek oranlarda arabuluculuk, uzlaşma ve tahkim gibi alternatif uyuşmazlık çözüm yolları ile sonuçlanmaktadır. Bu iş yükü sorununun azaltılması için alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının etkin bir şekilde uygulamaya konulması gerekmektedir.Yargıtay'ın içtihat üretme ve uygulama birliğini sağlama temel görevini yerine getirebilmesi için uygun şartların sağlanması önemlidir. Bu gün itibariyle ilk derece mahkemelerinde açılan dava dosyalarının yaklaşık beşte biri önümüze gelmekte ve son denetim mercii olarak burada çözümlenmektedir. Gelen bu dosyalar arasında nitelik itibariyle temyiz incelemesinden geçmesi mutlak zorunluluk içeren uyuşmazlıklar olduğu gibi hem nitelik hem de nicelik olarak ilk aşamada sonuçlanması gereken uyuşmazlıklar da bulunmaktadır. Enerjimizin oldukça fazla miktarı, doğru filtreleme olmamasından dolayı bu ikinci tür dosyalara harcanmaktadır. Sistemin verimli olarak çalışma ortamına kavuşmasının gerekliliği çok açıktır.Yargıtay Başkanlığı verdiği kararlarda şeffaflığı ve uygulama birliğini sağlamak amacıyla icra iflas hukukuna ilişkin 200.000’i aşkın kararı kişisel verilerden temizleyerek herkesin erişimine açmış olup, bu çalışma diğer dava türlerine ilişkin kararlar için de sürdürülmektedir. 1975-2012 yılları arasındaki Yargıtay Kararları Dergisi’nin tamamı internet ortamında erişime açılmıştır. Ayrıca ilgililere de internet üzerinden siyasi parti üyelik kaydı sorgulama, tebliğnamelere ve Yargıtay kararlarına erişim imkânı sunulmuştur. Ceza Genel Kurulu ve Hukuk Genel Kurulu kararlarının tamamı yayımlanmaktadır.Başta ilk derece mahkemelerinde görev yapanlar olmak üzere tüm meslektaşlarıma sesleniyorum.Hâkim ve savcı olmak, bizim için en büyük onur ve şeref kaynağıdır. Hiçbir makama, unvana ve göreve tamah ve tenezzül etmeyiniz. Yargının hepimizin bildiği iç sorunlarını kendi içinizde, kendiniz çözünüz. Görevinize ve temsilinize müdahale ettirmeyiniz. Bağımsızlık ve teminatınıza el uzatan hiçbir çözüme rıza göstermeyiniz, başınızı dik tutunuz. Sizler, ülkemizin farklı köşelerinde, üstün vasıflarınız, mütevazı yaşamınız ve vicdanlarınızdan süzdüğünüz kararlarınızla, yargının yüz akısınız. Mesleki dayanışmanızı ortaya koyma biçimlerinizi, çok sesliliğinizi ve mesleki örgütlenmelerinizi takdirle izliyor, sizleri sevgi ve saygıyla kucaklıyorum.Yargının tüm kademelerinde görev yapmakta olan çalışanlara 2013-2014 yılında gösterdikleri üstün gayret ve çabaları nedeniyle teşekkür ediyorum. Yeni adli yılın yargı bağımsızlığı ve hukuk güvenliği adına daha güzel günler getirmesi dileğiyle açılışımıza onur veren konuklarımıza ve meslektaşlarıma en derin saygılarımı sunuyorum.2014-2015 Adli Yılı, JW Marriott Otel'de düzenlenen törenle başlıyor. Hükümet üyeleri Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'Metin Feyzioğlu konuşacaksa ben yokum' dediği törene protesto ederek katılmadı. Muhalefetten ise HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu törene katıldı.Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın da katıldığı törende Feyzioğlu'nu Yargıtay Başkanı Ali Alkan karşıladı. T24