Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Evrenin İlk Günü ve İlk Gecesi

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Evrenin İlk Günü Ve İlk Gecesi

Evrenin İlk Günü Ve İlk Gecesi

İlk Gün yakın zamanda uluslararası oyuncu kadrosuyla filme çekilirse kimse şaşırmaz. Indiana Jones stilinde arkeoloji ve gizem karışımı, bol kovalama sahneleriyle romandan çok senaryoyu andırıyor.

İşin en zor yanı, ticari romanlar hakkında yazmak. Konusunu anlattıktan sonra geriye fazla söyleyecek söz kalmıyor, zira bu romanlar okurun düşünmesini istediği her şeyi okura söylerler, geriye düşünce üretecek malzeme kalmaz.

Geçenlerde bir dostum bir romanı çok satanlar listesine sokan öğelerin ne olduğunu sordu. Elbette tek bir neden olamaz ama birkaç unsur birlikte işlediklerinde yüksek satışı garantilenebilir kitabın. Bazen bir yazar etrafında yaratılan sansasyondur; bazen çarpıcı bir konudur; bazen sınırlı bir türün alanından çıkıp genel okura ulaşmasıdır (örneğin, Harry Potter serisi çocuk kitabından genel okura, Grinin Elli Tonu erotizmden genel okura kayma yaparak çok satanlara girdiler); bazen de içinde moda öğeleri barındırdığı için ( DaVinci Şifresi gibi) olabilir. Marc Lévy’nin İlk Gün ve İlk Gece adlı iki ciltten oluşan romanı bu türden: uluslararası suç örgütleri, din, gizemli bilimsel araştırmalar, cinayetler, kovalamacalar ve tabii bir de, aşk.

Romanın kahramanı Adrian, kara deliğin gizemini araştıran bir astrofizikçidir. Evrenin yaratılış (ya da oluşum) sürecinin ilk anını araştırır. Ekibiyle And dağlarında yaptığı araştırma sırasında yüksek basınç etkisiyle hastalanır ve evine, Londra’ya, dönmek zorunda kalır. Bu arada Adrian’ın eski sevgilisi, Fransız asıllı (ama babası İngiliz) arkeolog Keira, Orta Afrika’da, Omo vadisinde ekibiyle kazı yapmaktadır. Büyük bir fırtına kazıyı örter ve araştırmaları için para bulamadığı için mecburen kazıya son verip, o da Paris’e evine döner. Fakat Keira Afrika’da bulunduğu sıralarda anne ve babasını kaybetmiş küçük bir çocukla tanışmış, ona çok yakınlaşmıştır. Çocuk Keira’ya bir taş hediye eder. Keira Paris’e döndüğünde boynunda bir kolyenin ucuna asmıştır çocuğun verdiği bu hediyeyi.

Biri Londra’da diğeri Paris’te bu iki bilim insanı araştırmalarını sürdürebilmek için bir bilim vakfının ödülüne başvururlar. İki milyon Euro değerindeki ödülü Keira kazanır fakat eski sevgilisi Adrian ile karşılaşmış, aşkları yeniden alevlenmiştir bu arada. Keira ayrıca yeni bir dost edinmiştir Paris’te, emekliliği yaklaşmış yaşlı bir bilim adamı, özellikle Keira’nın boynundaki kolye ile çok ilgilenir. Nasıl bir madde olduğunu araştırmak üzere önce Almanya’ya ardından Amerika’ya yollarlar fakat gerçekte, maddenin ne olduğunu görür görmez anlamıştır yaşlı adam ve uluslararası gizli bir örgütü harekete geçirmiştir bile.

Oluşumun ilk nedeni

Roman, Adrian’ın sorusuyla başlar: “Gündoğumu nerede başlar?” Adrian bu soruyu aslında bir çocukken sormaya başlamış ve yıllar sonra hayatını hâlâ bu soruyu yanıtlamak üzerine kurulmuş şekilde yaşıyor. Güneş sistemi dışındaki yıldızlar onun uzmanlık alanı fakat asıl merak ettiği, her şeyin nasıl başlamış olduğu. Benzer bir soruyu Keira da soruyor: nasıl başladı her şey? Bunu yanıtlamak için ilk insan fosillerinin peşine düşüyor. Biri gökyüzüne diğeri yeraltına bakıyor olsa da, gerçekte iki sevgili aynı şeyi arıyorlar: evrenin başlangıcını. Bu arayışları onları birleştiriyor ve peşlerinde Rus, Hollandalı, İngiliz, Çinli, İspanyol ve daha nice gizli ajan takılmış şekilde dünyanın bir ucundan diğerine gidiyorlar. Çin’den Yunan adalarına, Myanmar’dan Afrika çöllerine, sürekli hareket halindeler. Canlarına kast etmiş azılı katiller var peşlerinde ama onlar bir şekilde her seferinde kurtulmayı başarıyorlar.

Karşılarına ilginç insanlar çıkıyor yolculukları sırasında. Örneğin Çin’de ıssız bir yol üzerinde giderken tanıştıkları yaşlı bir dilenciyi arabalarına alıyorlar; karşılaştıklarında el kol işaretiyle anlaştıkları bu adam ertesi gün onları manastırına götürüyor ve sonradan anlıyoruz ki yaşlı adam Budist manastırının başrahibi ve Fransızcayı kusursuz konuşuyor. Neden karşılaştıklarında Çince anlaşmaya çalıştıkları, rahibin neden konuşmadığı ise açıklanmıyor. Başrahip onları kusursuz bir misafirperverlikle ağırlıyor, üstelik aradıkları şeyi bulmaları için onları Hua Dağına yolluyor. Hua Dağı’na vardıklarında toprak altında binlerce yıl (hatta milyonlarca yıl) kalmış olan objeyi hemen bir yeri kazıyarak buluyorlar.

Elbette romanı okurken bu kadar saçma gelmiyor kahramanların maceraları, belli bir mantıkla hep bir sonraki maceraya atılıyorlar. Mantıksız gelen, gizli örgüt ajanlarının neden onların elinden bu değerli taşları bir türlü alamadıkları. Maceralar sırasında bir sürü masum insan öldürülüyor, kahramanlarımız ise bir şeyden şüphelenmedikleri için kolay hedef oluşturuyorlar. Örneğin, uzun süren Hollywood tarzındaki kovalamaca sahnelerinden sonra arabalar yuvarlanıyor, amaca ulaşılmış görünüyor; tam o anda takip eden arabadan inip, istedikleri objeyi alacak durumdayken, bu nasıl oluyorsa, kimsenin aklına gelmiyor.

Marc Lévy çok aldırmıyor bu türden kurgu hatalarına. Roman bir bakıma Hollywood senaryosunu andırıyor zaten. Lévy’nin ilk romanlarından biri, “ Et si c’était vrai ” ( Keşke Gerçek Olsa ) kitap olarak piyasaya sürülmeden, sinema hakları Steven Spielberg’in sahibi olduğu Dreamworks tarafından çok yüksek bir ücrete satın alınmıştı. İlk Gün de yakın zamanda uluslararası oyuncu kadrosuyla filme çekilirse kimse şaşırmaz. Indiana Jones stilinde arkeoloji ve gizem karışımı, bunun yanı sıra bol kovalama sahneleriyle romandan çok senaryoyu andırıyor gerçekten de.

Aslında bu kadar söylendiğime bakmayın, bin sayfaya yakın iki cilt kitabı, iki gün içinde, başımı kaldırmadan okudum. Arada sıkıldığım yerler oldu, bazen sürekli aynı sahneyi okuyorum izlenimine kapıldım; aynı kahveyi içip, aynı insanı arayıp, aynı konuşmayı yapıyorlardı sanki. Buna karşın, romanın bence asıl ilginç olacak konusu, kahramanların bulgularının sonucu Tanrının varlığının sorgulanması, daha merkeze alınabilirdi fakat ne yazık ki bu konu romanın sonunda birkaç sayfayla geçiştirilmiş. Sonunda kahramanlara yöneltilen soru şu şekilde dile getiriliyor: “Eğer elinizde Tanrının var olmadığına dair kanıt bulunsaydı, insanların o kanıtı öğrenmek isteyeceğinden emin misiniz? Böyle bir haberin yayılmasının sonuçlarının ne olacağını iyice tarttınız mı?” Konu nasıl bu noktaya geldi anlaşılmıyor doğrusu, çünkü ellerindeki kanıt bununla ilgili değil. Metafizik bir sorgulama zaten yok bu romanda, ulaştıkları bilginin ne olduğunu da romanın heyecanını azaltmamak için söylememeliyim.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaBilimCasusÇinFırtınaHarry PotterİngiltereKitapSinemaYunanistanaşket
Görüş Bildir