Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Kaikenin Keskin Ağzı

 > -

Kaikenin Keskin Ağzı - Haluk Kalafat

Jean-Christophe Grangé yeni romanı Kaiken’le Doğu’ya doğru yolculuğunu biraz daha ilerletiyor. Bu kez Japon kültürünün ayrıntılandırıldığı bir roman var karşımızda.

Jean-Christophe Grangé bir “episodlama ustası”. Teknik olarak böyle bir deyim var mı ya da yeterince açık mı bu ifade bilmediğim için kısaca açıklayayım: Grangé romanlarında bölümlerarası geçişleri öyle meraklı noktalarda sonlandırıp yeni bir bölüme geçiyor ki; elinizdeki kitap, takip etmekten geri duramadığımız dizi filmleri andırıyor. Okumaktan yorulsanız bile elinizden bırakamıyorsunuz; üstelik aslında kitabın bitmesini de istemiyorsunuz. Karmaşık bir tat bırakıyor. Dolayısıyla Grangé’nin sevdiğim romanlarını şöyle bir düşündüğümde aklıma gelen ilk tanım bu oluyor.

Bir hikâyeyi merak uyandıracak biçimde bölümlere ayırmak çoksatar romanlar için olmazsa olmaz taktiklerden biri. Ama her yazar bunu Grangé kadar iyi becerebiliyor mu, bilemiyorum. Taktiğini çok iyi kullanıyordu. Her bölümde olaylara zikzak çizdirip öyle meraklı anlarda nokta koyuyor ki, sonraki bölüme ister istemez geçiyorsunuz. Bu elinize aldığınız kitabı sabahlara kadar elinden bırakamama sendromu yaratabiliyor. Ben bunu Kızıl Nehirler , Taş Meclisi ve Leyleklerin Uçuşu ’nda yaşadım. Ama itiraf edeyim sonraki romanları için durum biraz karışık.

Hızlı akmaya başlayan nehir

Jean-Christophe Grangé romanları bu bakımdan bir nehir gibi akıyor. Ancak şöyle bir sorun var, yazarımız hikâyelerini derinleştirmek için o kadar çok ayrıntı koyuyor ki; bir süre sonra bazı ayrıntılar gereksiz bilgiler kategorisine giriyor ve bunlar nehrin içinde debiyi engelleyen taşlar haline gelebiliyor. Bir çoksatar roman için bu kadar detaya ne gerek var peki? Muhtemelen bu sorunun yanıtını onun asıl mesleği (ya da ilk mesleği demek daha doğru) olan gazeteciliğine bağlayabiliriz.

Nehir eğretilemesini sürdürelim, Jean-Christophe Grangé romanları kaynağından hızla fırlayan bir akarsu gibi; okumaya son hızla başlıyorsunuz. Hemen sarıveriyor sizi, elinizden bırakmak zor oluyor. Ancak gittikçe yavaşlıyor ve çoğu kitabında başlangıcın anına yakışmayan çözüme / sona ulaşıyor. Bu eğretilemeye yakışan ifadeyle, denize yaklaştıkça su iyice sığlaşıyor.

Denize ulaşırken su sığlaşıyor

Aslında bu akış onun kariyerinde de benzer bir eğilim gösteriyor. Polisiye yazarlığı kariyeri Leyleklerin Uçuşu ile 1994’te başlıyor. İlk kitapta büyük bir satış yakalıyor. Hemen TV dizisi çekiliyor.

Bir ilk kitap olarak hiç fena değil Leyleklerin Uçuşu . Fransa’dan yeni bir usta geliyor yorumları dillendiriliyor. İkinci roman için beş yıl geçince; “hızlı üreten, çoksatar klişelerini zorlayacak bir yazarla karşı karşıya olabilir miyiz” sorusu akıllara geliyor.

Bu iyi niyetli yorum tabii. Kötü niyetle bakıldığında “tamam tek atımlık barutu varmış” yorumu yapılabilirdi. Ancak Kızıl Nehirler barutu biriktirdiğini gösterdi. Yirmi dile tercüme edilen, büyük ses getiren, ilk kitaptan daha fazla satan ve şu ana kadar yazdıkları arasında bence en iyisi olan bu roman, Grangé isminin tez elden ustalar arasına katılmasına neden oldu. Bir yıl sonra Taş Meclisi bu yargıyı güçlendirdi.

Bu iki kitap hemen sinemaya uyarlandı. Fransa’dan çıkan bir polisiye yazarı için kolay görülmeyen bir başarıydı. Bu ardından 2003’te Kurtlar İmparatorluğu geldi. O da iyi sattı ve sinemaya uyarlandı. Ancak kurgunun yavaştan aksamaya başladığı, hızın düşmeye eğilim gösterdiği hissediliyordu. Ardından yazdığı beş romanla gittikçe sıradanlaşan bir yazar haline geldi Grangé.

Türkiye onu çok sevdi

Ancak tüm bu yavaşlama sırasında bile okur bulmakta güçlük çekmedi. Özellikle Kurtlar İmparatorluğu’yla Türkiye’yi işlemesiyle ülkemizde ona duyulan ilgi çok azalmadı. Romanları en geç bir yıl gecikmeyle Türkçeye tercüme edildi.

Yeni kitabı Fransa’da 2012’de yayımlanmıştı. Kural bozulmadı, Kaiken bir yıl sonra Türkiye’de raflara yerini aldı. Dağıtımı Gezi Parkı direnişlerine denk geldiği için yaklaşık on gün gecikmeyle yapılsa da Grangéseverler, Kaiken ’in çıkışına sevinmiş olmalı.

Kaiken ile biraz daha Doğu’ya

Kaiken ile yazarımız Doğu’ya doğru yolculuğunu biraz daha ilerletiyor. Bu kez Japon kültürünün ayrıntılandırıldığı bir roman var karşımızda. Grangé bu yolculuğu esnasında akışın yönünü de değiştirmiş görünüyor. Bu kez yavaş başlıyor akıntı. Çarpıcı giriş, bir noktadan başlayarak yayılan olay dizgisini değil; birkaç noktadan başlayıp ana kola ilerleyen bir anlatı denemiş Grangé. Kaiken benim için hikâyenin ortalarına ulaştıktan sonra hızlandı.

Kaiken Samurayların kullandığı 20-25 santimlik bir bıçak türü. Samuray sınıfından kadın ve erkeklerin taşıdığı geleneksel bir savunma silahı. Kimonolarının cebinde taşıdıkları kaikenleri kadınlar savunma ve seppuku için taşır. Bir kadın evlenirken kendi kaikeniyle kocasının evine gelir ve onu taşır.

Kitap adını bu gelenekten alıyor. Kitabın klasik sert polis kahramanı, bir Japon olan Naoko ile evlenir. Naoko kocasının evine kaiken ile gelir. Sert polis Olive Passan ise tutku düzeyinde Japon kültürüne bağlıdır. Kitabın kötü adamı ilginç olduğu kadar aslında tanımlanmasıyla Grangé hakkında acaba bir miktar “homofobik bir tarafı mı var” dedirtecek kadar sorunlu bir tip olarak çizilmiş bir hermafrodit olan Guillard’dır.

Kan ve gen

Grangé bu romanında da başta kan olmak üzere vücut sıvılarına olan takıntısını yineliyor. Bu kez hem kan hem de hormon üzerinden bir bağlantı kuruyor. Ve tabii yine genetik özellikler de fotoğraftaki yerini alıyor. Örneğin Passan ile Naoko çiftinin çocuklarını şöyle tanımlıyor: “İki solgun yüz, ipeksi siyah saçlar… Onlarda Naoko’nun gizemli güzelliği bulunuyordu. Dünyanın bu tarafında bilinmeyen bir duruluk. Ne tür bir gendi? Ne tür bir kaynaktı? Ne tür bir yaratılıştı?”

Kaiken ’de hikâyenin büyük bölümü Fransa’da geçiyor ve tıpkı Kurtlar İmparatorluğu ’nda olduğu gibi yazarın aktarmayı seçtiği kültürün merkezine bir yolculuk yapılıyor. Aslında bu Grangé klişesine Doğu kültürünün Batı’daki uzantısının doğduğu topraklarla bir Batılının hesaplaşması ya da biriktirdiği bilgiyi temize çekmesi olarak bakılabilir. Keza sonuçta düğüm Doğu’da çözülür ama çözen bir Batılıdır. Nihayetinde asıl yolculuk/çözüm geri dönüşle olacaktır.

Kaiken ’in gittikçe hızlanan kurgusu sonlara doğru tempo yitiriyor. Hatta ortalarda ciddi bir kırılma yaşanıyor. Üstelik yazarın öykünün genelindeki coşkuya tezat “basit final” hastalığı bana sorarsanız devam ediyor. Ama artık onuncu romanda bu bir “beceriksizlik” olarak değil bir “tercih” olarak görülmeli sanırım. Bu tür bir tercihin çoğu okuru bugüne kadar tatmin ettiği açık.

“Peki ya kaikenin bu öyküde önemi nedir” diyenler için küçük ipucu: Yazarımız öykünün bir yerinde bir silah gösterilmişse mutlaka kullanılmalı kuralını unutmamış tabii ki...

KAİKEN

Jean-Christophe Grangé

Çeviren: Tankut Gökçe

Doğan Kitap

2013, 384 sayfa, 23 TL.

Gazetecilikten yazarlığa

1961 Paris doğumlu Jean-Christophe Grangé. İlk mesleği gazetecilik. Serbest gazeteci olarak çalıştı. “Paris-Match” için gezi-macera röportajları, “Figaro Magazine” için bilimsel röportajlar yaptı. İlk romanı Leyleklerin Uçuşu sekiz bölümlük bir TV dizisi haline getirildi. Asıl ünün ikinci romanı Kızıl Nehirler ile yaptı. Zaten Türkçeye ilk önce bu kitabı tercüme edildi. Bu kitap o kadar çok beğenildi ki hemen aynı yıl yani 2001’de üçüncü kitabı Taş Meclisi yayımlandı. Leyleklerin Uçuşu Türkçeye ancak 2002’de çevrildi. Ama asıl çeviri hızı rekoru Kurtlar İmparatorluğu’nda kırıldı. İçinde Türkiye’nin de geçtiği dördüncü kitap, Kızıl Nehirler ve Taş Meclisi gibi sinemaya uyarlandı. Bu filmlerde Jean Reno, Vincent Cassel (Kızıl Nehirler), Monica Bellucci ve Catherine Deneuve (Kurtlar İmparatorluğu) gibi Fransa sinemasının önemli oyuncuları rol aldı.

Sinemayla ilgisini senaryo yazarlığı yaparak da sürdürdü. 2001’de gösterime giren ve Gérard Depardieu’nun rol aldığı Vidocq’un senaryosunu Pitof adıyla bilinen sinemacı ve görsel efekt uzmanı Jean-Christophe Comar ile birlikte yazdı. Ancak Grangé romanlarının hızındaki düşüşü sinemada da yaşamış görünüyor. Taş Meclisi’nden sonra bir Kanada yapımı olan Switch’in diyalog yazarlığını yaptı sadece.

Grangé’nin romanlarını bir senaryo gibi düşünüp kurguladığını gösteren başka bir yönü de çizgiromana da merak salması. Taş Meclisi’ndeki hikâyeden yola çıkarak yazdığı üç bölümlük Zener’in Laneti (La malédiction de Zener) adlı bir çizgiroman serisi var.

Türkçede Grangé

Leyleklerin Uçuşu (2002)

Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu

Kızıl Nehirler (2001)

Çeviren: Doğan Kitapçılık Çeviri Kurulu

Taş Meclisi (2001)

Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu

Kurtlar İmparatorluğu (2003)

Çeviren: Şevket Deniz

Siyah Kan (2005)

Çeviren: Şevket Deniz

Şeytan Yemini (2007)

Çeviren: Şevket Deniz

Koloni (2009)

Çeviren: Tankut Gökçe

Ölü Ruhlar Ormanı (2010)

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

FransaGezi ParkıJaponyaKitapPolisTercihdizikadınlarolay
Görüş Bildir