Uzun İhsan Efendi, İhsan Sait Oldu Ama İhsan Oktay Anar Değişmedi

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

Uzun İhsan Efendi, İhsan Sait Oldu Ama İhsan Oktay Anar Değişmedi

Uzun İhsan Efendi, İhsan Sait Oldu Ama İhsan Oktay Anar Değişmedi

İhsan Oktay Anar’ın yeni romanı ‘Yedinci Gün’ daha çıkmadan çok konuşuldu. Bir buçuk günde bittiğine göre ‘öncekilerden daha kolay’ bir kitap diyebilir miyiz? Evet! ‘İnsan-ı kamil’e ulaşmak önceki kitaplarda olduğu gibi Yedinci Gün’de de arka planda yürüyor mu? Evet! Yine anlatılan hikayenin ardında saklı duran birden fazla güçlü hikaye var mı? Var!

Okurun İhsan Oktay Anar’la tanışmasının üzerinden 18 yıl geçmiş. 1995′te yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası’ndan beri ‘esrarını’ koruyan, pek kendini anlatmayan, 2007′de yayımladığı ‘Suskunlar’dan beri, iyice suskunlaşan İhsan Oktay Anar, üniversiteden emekli olup, öğrencilerin arasından da elini ayağını çektiğinden beri yeni kitabı hakkında rivayet muhtelifti. Bildiğimiz, aradan geçen 6 yıla yakın süre içinde bir romanı yazıp bitirdikten sonra yayınevine göndermemiş; internetten gelen bir tehdit üzerine ‘mahremiyeti bozuldu’ gerekçesiyle word dokümanının üzerine ‘del’ tuşu ile basılmış, daha sonra da çöp kutusu boşaltmıştı…

Sonuçta ‘Yedinci Gün’ün raflarda yerini alacağı duyuldu, matbaaya gönderilen hard-copylerden biri bize de ulaştı ve kitabı daha dağıtılmadan çok satanlar listesine giren yazarın yeni ‘işinin’ tadına baktık. Bir buçuk günde bittiğine göre samimiyetle, ‘daha öncekilerden daha kolay’ bir kitap diyebilir miyiz? Evet!

Öncekiler gibi tarihsel bir kurmacayla mı karşı karşıyayız, yine eski Türkçe sözcüklerin daha hakim, dinsel ve tarihsel mitlere göndermelerin bulunduğu, eskilerine benzeyen bir kitap mı var elimizin altında? Evet!

Dünyadaki tüm felsefi kuruluşların üyelerine önerdiği, peşinde koştuğu, ‘insan-ı kamil’e ulaşmak önceki kitaplarda olduğu gibi Yedinci Gün’de de arka planda yürümüyor mu? Evet!

Yine anlatılan hikayenin ardında saklı duran çok güçlü birden fazla hikaye var mı? Var!

Peki, Uzun İhsan Efendi (Yazarın önceki üç romanında yer alan, bizzat kendisiyle özdeşleştirdiğini söylediği roman kahramanı), kendini yenilemiyor mu? Hiçbir kitabında bu kadar çok gülmediğime, hatta kahkahalar atmadığıma göre yeni kahramanımız İhsan Sait çok daha farklı bir kimlik, dolayısı ile Anar için ‘yine aynı şeyleri’ yazmış diyen edebiyatçı dostumuz yanılıyor…

İhsan Oktay Anar kitabın ön kapağını yine makine mühendislerini kıskandıracak şekilde kendi çizmiş, arka kapağa da ‘Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayallere dönüştüğü bir hikayedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikayelerin düşlere dönüşümü, zaafların asilleşmesi, erdemlerin ardındaki günahkarlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere’ diye yazmış. Erdemlerin ardına o kadar çok günah sığıyor ki anlamak mümkün değil…

ROMANIN GİZEMLİ KİŞİLERİ İki hafta önce Akşam Pazar ekinde yayımlanan; ‘Cumhuriyetin üzerinde dolaşan Osmanlı hayaleti’ başlıklı yazımıza ‘olağanüstü’ geri dönüş aldık. Bunlardan biri de o yazıda sorduğumuz; ‘Paşaoğlu Kim?’ sorusunaydı. ‘Paşaoğlu’nun kim olduğunu biraz araştırınca bulmak mümkün. İttihat ve Terakki’ye karşı özel girişimciği savunan Cumhuriyet’in ilanından sonra zorunlu olarak yurtdışına çıkarılan Prens Sebahattin’e ne kadar benzemektedir Paşaoğlu…’ demiştik. İtiraz son dönemin çok okunan yazarlarından biri olan Mehmet Coral ağabeyimizden geldi; ‘Paşaoğlu İletişim Yayınları’nın Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Paşaoğlu olmasın?’ diye soruyordu. ‘Joker’ yani ‘şakacı’ İhsan’ın romanın içine sakladığı nice kahramandan biriydi galiba Tuğrul Bey. Tanımladığı birçok kişi gibi Abdülnezakettin Bey’in kim olduğunu ancak yakın arkadaşları anlayabilirdi.

‘Galatayı kasıp kavuran, namlı bir kasa hırsızı, geceleri kuytu yerlerde gasp yapan zorlu bir haydut, muhabbet tellallarını haraca bağlayan bir ırz düşmanı, zehirli Amazon kurbağasından bin beygirlik buhar makinasına, Britanya tacında arzu edilen herhangi bir elmastan yarım okka Rus enfiyesine, patlamalı motör gövdesinden Himalaya tuzuna kadar akla ve hayale gelen ve gelmeyen her şeyi öyle ya da böyle elbette menfaat karşılığı tedarik edebilecek tıynette biriydi…’ Bu kişinin kimliğini açıklayıp dava konusu olmak istemem açıkçası…

Anar’da daha önce rastladığımız bir konu olan ‘görgüsüzlük eleştirisi’ bu kitapta da yer alıyor: ‘Her görgüsüz gibi parayı bastırıp, manzaralı bir oda tuttu…’, ‘Kafi miktarda zengin onu artık para değil başka şeyler heyecanlandırıyordu.’

İhsan Sait’in yolu zaman zaman Ali İhsan adlı saf ve temiz bir gençle de kesişiyor. Ali İhsan ona ‘baba baba’ diye seslenmektedir. Burada kim olduğunu yazarak edebiyat okurunun keyfini kaçırmayalım. Ama mesele siyas”dir bilinmeli.

HÜRRİYET NASIL GELDİ? Anar, önceki romanlarında olduğu gibi Yedinci Gün’de de sosyal yaşama bakışını satır aralarında sıklıkla yansıtmış. Örneğin Anar’ın 1908′den itibaren memlekete geldiği söylenen hürriyete yaklaşımı enteresandır:

‘Gerçi zabit bir hürriyet kahramanıydı, ama fedailerine gazetecileri öldürme emri verdiğine bakılırsa, Britanya’da 7 asır önce dokunmaya başlanan kumaştan biçilip her seçimde üzerine yeni yamalar vurulan hürriyet denilen elbise, aklen ve ahlaken yetişkin insanın ölçülerini mezurayla bir kez aldıktan sonra makas yerine giyotin kullanan ve en kötüsü, müşterilerinin bedenen ve aklen bir çocuk olduğundan habersiz Fransız terzilerine sipariş edildiğinden midir, ona fazla büyük geliyor olmalıydı. Anlaşılan ‘hürriyet’, Selanik’ten Dersaadet’e, müzik kulağı pek olmayan evde kalmış bir kız kurusuna koca bulmak için sipariş edildikten sonra, Galata Gümrüğü’nden fors ve rüşvetle geçen ahenksiz bir piyano gibi gelmişti. Britanya’da yaşlı bir fahişeden doğma o ‘bakire’ yani romantik centilmenlerin elde etmek için kendisine nazikçekur yaptıkları ve aslında İngiltere’nin gerçek ve meşrü kraliçesi olan ‘hürriyet’, Dersaadet’e geldiğinde, gayr-i müslim diye nefretle ona bakıp onunla cima etmeyenler hariç, tekamül bakımından ayılardan hallice abazan güruhları tarafından çarşıda ve pazarlarda, sokaklarda taciz ve tecavüze uğramış, Abanoz Sokak’ın yolcusu olmuştu. İngiltere’deki parlamentoda el üstünde tutulan ve Tanrı’nın değil halkın çocuklarını doğurduğu için Meryem kadar mukaddes olan bu bakire, Dersaadet’te bir kerhaneden fazla bir şey olmayan mecliste yine halk tarafından bafilenip daima piçler doğurmakta, bu da yetmiyormuş gibi durmadan ve durmadan kendi piçlerinden de gebe kalmaktaydı.’

NEDEN YEDİNCİ GÜN? İhsan Oktay Anar; ‘Suskunlar’ı yazmadan önce bir ara keman dersleri almıştı. Stradivius’lar kadar ünlü olmasa da ‘Amati’ ailesi de İtalya’nın en tanınmış keman üreticileri arasında yer almaktaydılar. Kitabın bazı yerlerinde Anar’ın Amat isimli kitabına göndermeleri bu keman üzerinden görüyoruz.

Romanın adının neden ‘Yedinci Gün’ olduğunu öğrenmek için kitabın son sayfasını çevirmek gerek. Yedinci Gün’ün bütününde de asıl olarak, adından da anlayabileceğiniz gibi, alemlerin ve insanın yaradılış efsanesi anlatılıyor. Bir de şunu unutmamak gerek; 1957′de Orhan Hançerlioğlu, Anar’la aynı adı taşıyan eserinde Tevrat’tan, Allah’ın dünyayı yarattığı 7 günle ilgili bölümleri alıntı yapmıştır. Bu alıntıların altına bölümler halinde bir insanın 7 günlük hayatını anlatmıştır…

Nedim Atilla – aksam.com.tr (22 Eylül 2012)

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İngiltereİtalyaKitapmüzik
Görüş Bildir