Rezan Yeşilbaş: 'Sessiz'in 'S'si Çıkıncaya Kadar İnanamadım!

-
5 dakikada okuyabilirsiniz

Rezan Yeşilbaş: 'Sessiz'in 'S'si Çıkıncaya Kadar İnanamadım!

Rezan Yeşilbaş: 'Sessiz'in 'S'si Çıkıncaya Kadar İnanamadım!

Yazarımız Uğur Hüküm, Cannes Film Festivali'nde kısa metrajlı film dalında Altın Palmiye ödülü alan Rezan Yeşilbaş'la sinema ve "Sessiz" üzerine söyleşti.

22 Kasım 1977 doğumlu L. Rezan Yeşilbaş Yılmaz Güney’den tam 30 yıl sonra Türkiye’ye Kısa Metrajlı da olsa ikinci Altın Palmiye getiren sanatçımız oldu. 2008 yılında Marmara Üniversitesi Sinema-TV Bölümü'nden mezun olduktan sonra bir süre CNN Türk televizyon kanalının belgesel yapımlarında çalıştı. Oyunculuk yaptı. Ayrıca 6 filmde yapım yöneticiliği deneyimine sahip genç sinemacı kendi tasarılarının yanı sıra 2008’den beri tanınmış yönetmen Zeki Demirkubuz’un asistanlığı görevini sürdürmekte. Cannes Kısa Metrajlı Filmler yarışmasına bir arkadaşının ısrarı üzerine son gün, son kayıt tarihi olan 5 Mart’ta başvuran genç sanatçının çalışması 4500 kısa metrajlıdan seçilen 10 film arasında yer aldı. Yeşilbaş 26 Mayıs akşamı ödül töreni sırasında Jüri Başkanı Jean-Pierre Dardenne’nin ağzından “Sessiz”in “S”si çıkıncaya kadar da orada bulunduğuna bile inanmakta zorluk çektiğini söylüyor. Kariyerlerine Cannes’da kısa metrajlı ödülüyle başlayanlar arasında “Kırmızı Balon” ve “Beyaz Yele” gibi klasiklerin yaratıcısı Albert Lamorisse (1953 ve 1956), Robert Enrico (1962), Arthur Joffé (1982), Jane Campion (1986), Sam Karmann (1992), Jim Jarmusch (1993), Xavier Giannoli (1998) gibi ünlü isimler var. Hatta Cannes Nuri Bilge Ceylan’ı bile ilk kez 1995’te “Koza” isimli kısa metrajlı filmiyle tanıyor.

Uğur Hüküm – Kendinizi ifade etmek için niçin sinemayı seçtiniz?

Rezan Yeşilbaş – Çocukluğumdan beri hikâye anlatma isteğim vardı. Bir şeyleri paylaşma duygusu bende çok küçük yaşta başladı. Bu istek ve duygu 9 yaşında İstanbul’a geldikten sonra bayağı bir ivme kazandı. Orada bildiğim Kürt çocuklarına benzemeyen yeni çocuklarla tanıştım. Bizim gibi değillerdi. Kaldı ki Diyarbakır’da ilkokulda öğrendiğim Türkçe de yeterli olmaktan uzaktı. Diğer çocuklarla özel bir iletişim dili oluşturmağa başladım. Belki de bu yüzden hikâye anlatma dürtüm daha da güçlendi. Ama bunun tam olarak sinemaya denk geldiğini yaşım ilerledikten sonra fark ettim. Yoksa ifade biçimim resim de, müzik de, şiir gibi her türlü edebiyat da olabilirdi. Görsel duygum çok fazla, görsel hafızam dolmuş durumda. Kafamdakini insanların da görmesini istiyorum. Sinema bunu aktarmak açısından çok güçlü. Bu anlamda en doğru seçim.
Bir de üzerimde Yılmaz Güney’in mutlaka anılması gereken büyük etkisi var. Onun filmleri bana daima çok çarpıcı geldi. Sinemanın gücünü özellikle onu filmleri sayesinde öğrendim. Güney’in eserlerinde olduğu gibi bütün bir kültürel yapıyı, bütün bir etnik durumu, bütün bir ülkenin haleti ruhiyesini bütün insanlara ulaştırabilecek en güçlü sanat dalı diye sinemayı seçtim. Bir de tabii ki Zeki Demirkubuz. Bizim insanımızı en doğru ve gerçek yaklaşımla, özgün dille anlatan kişi Zeki Demirkubuz.
UH – Bu süreci, yapılanmanızı etkileyen başka sinemacılar, sanatçılar oldu mu?

RY – Sinemada (Akira) Kurosawa beni çok etkilemiştir. Hem naif ve hümanist, hem de evrensel bir anlatımı vardır. Kendimi ona yakın bulurum. Daha modern zamanların sinemacılarından da örneğin (Alejandro Gonzales) İnarritu’nun sinemaya yaklaşımını, bakışını çok severim. Belki bütün filmleri değil ama Tarkovski, Bergman, Antonioni’nin eserleri parça parça beni çok çarpmıştır. Dardenne kardeşleri çok seviyorum. Özellikle de gerçekçi yaklaşımları çok hoşuma gidiyor. Özellikle Rosetta’dan (1999) çok etkilenmişimdir. Ayrıca askerlik dönemi başta olmak üzere çok okudum...

UH – Güzel bir rastlantıyla Cannes’da filminizin yarıştığı Kısa Metrajlı Filmler Jüri Başkanı, ünlü Belçikalı sinema insanı Jean-Pierre Dardenne’di. Dardenne özel olarak“Sessiz”de sinema seyircisinin unutamayacağı, çok çarpıcı bir ayakkabı değiştirme sahnesinden söz ediyor. Bu sahnenin ve filmin hikâyesini paylaşabilir miyiz?

RY – Bir gün evde ailemle otururken annem safça eskide kalmış bir anıyı anlattı. Ben zaten o dönemde annemle, babamla bir sürü hikâye yaşamıştım, biliyordum. Ama annemin anlattığı bu hikâye inanılmaz derecede insanî geldi. 1983-86’da babamın yaşadığı bütün o Diyarbakır sürecini, cezaevini, şiddeti hepsini elinin tersiyle, çok çarpıcı bir şekilde dışarıya atan bir söylemi vardı. Çünkü sistem ne kadar baskı kurarsa kursun, en basit insan bile onu yıkacak, delecek çözümü kendi içinde mutlaka bulur. Hiç bir şiddet eylemi göstermeden bir mücadelenin nasıl yapılacağını, insanın inandığı bir şeyi en basit haliyle nasıl başarıya götürebileceğini anlatan bir hikâyeydi. Ben böyle yaklaşmak istiyorum. İnsanları yüreğine dokunmak istiyorum. Çünkü bizim hep konuşmaya, hep birbirimizi anlamaya çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Daha sonra beraat eden babamın hapiste olduğu üç senede devamlı onu ziyarete gidip geldik. Her seferinde bir şey dikkatimi çekiyordu. Kadınların sessizliği. Yasak nedir, pek bilmiyordum. Niçin konuşmuyorlardı? Ama giderken hep şöyle bir uyarı alırdık, “Konuşmayın!” Türkçe bilmediğimiz için biz de susardık. Psikolojik bir şiddetti o (Cezaevi ziyaretlerinde, çoğu resmi yerde olduğu gibi Türkçe dışında dil konuşulması yasaktı. UH) ve beni derinden sarsardı. Konuya ilişkin pek çok şey kendiliğinden birikmişti. “Sessiz” bunun ufak bir dışa vurumu oldu.

UH – Altın Palmiye almak nasıl bir duygu?

RY – Daha önce hiç hissetmediğim bir duygu yaşadım. Ödül töreni sırasında Dardenne’nin ağzından “Sessiz”in “S”si çıkıncaya kadar inanamadım. Çok büyük bir heyecandı benim için. Aynı zamanda üzerime büyük bir sorumluluk da getirdi. Beklenti mi diyeyim, takip mi bilemiyorum! Meselâ Dardenne ayakkabı sahnesinin sinema tarihine geçecek bir sahne olduğunu söyleyip, “Bundan sonra seni dikkatle izleyeceğim”, dedi. Bu da insan da tabii ki bir sorumluluk duygusu yaratıyor. Anlatmak istediğim o kadar güzel hikâyeler, anı ve gözlemler var ki! Bunların ortaya çıkmasıyla ilgili Altın Palmiye’nin bana çok faydası olacak. En azından onları sinemaya uyarlayabilmek için daha fazla dikkate alacağım, belki olanaklar anlamında biraz daha önüm açılacak. Bu nedenle de çok seviniyorum. Bir de açıkçası Yılmaz Güney’den tam 30 sene sonra jünyor, küçük Altın Palmiye ile başlamak çok güzel bir duygu.

Haberin Tamamı İçin: http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/rez...

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AltınCannes Film FestivaliDiyarbakırİstanbulMarmara ÜniversitesiSinemamüzik
Görüş Bildir