Doğunun Kabına Sığamayan İkilemler Kenti: Bakü

 > -

Doğunun Kabına Sığamayan İkilemler Kenti Bakü

Doğunun Kabına Sığamayan İkilemler Kenti Bakü

Kardeş Azerbaycan’ın başkenti Bakü, yıllık 51 milyar Euro’luk gelirin etkisiyle ışıldıyor, hızla çehre değiştiriyor. Bayramda yolunuz düşerse gökdelenler ve caddelerdeki lüks başınızı döndürecek. Arka sokaklarda ise farklı bir hayatla karşılaşacaksınız.

Uçak, Gürcistan sınırına girdiğinde dağlar sıra sıra göründü. Eteklerindeki köyleri gölgeleyen yüce zirvelerdi bunlar. Kafkaslar oldum olası ilgimi çekmiştir. Kimileri, uzun yaşamın sırlarının oradaki dağ köylerinde olduğunu söyler. Zor, gizemli ve güzel dağlardır. Ve birden, uzaklarda yüce bir dağın görüntüsü pencereye yansıdı. Zirvesi karla örtülüydü, eteklerine bulut oturmuştu. Muhteşemdi. Yanımdaki, “işte Ağrı”dedi. Alnımı cama yapıştırdım. En sevdiğim, sevdalandığım Ağrı’ya yukarıdan bakmak zoruma gitti. Bugüne kadar eteklerinde bir karınca kadar küçüldüğüm dağla şimdi aynı hizadaydım. Büyülendim kaldım.

Vadiler, dağlar, nehirler, göller, köyler akıp gitti. Uçak Haydar Aliyev Havaalanı’na indi. Hava sıcaktı. Bindiğim otomobilin radyosundan Reşid Behbudov’un yanık sesi duyuluyordu. Sürücü, Behbudov’u tüm Azerbaycan’ın çok sevdiğini söyledi.

BİNALARIN DIŞINA EUROVISION MAKYAJI

Dört şeritli otoyol, uçak pisti gibi pürüzsüzdü. Simsiyah asfalt ve bembeyaz yol şeritleri. Sanki biraz önce yapılmıştı. Kente Haydar Aliyev Bulvarı’ndan girdik. Yolun iki yanında kimi eski Sovyet rejiminin görkemli mimarisini kimi de güneyli sarayları yansıtan binalar yükseliyordu. Hepsi kum rengindeydi nedense. Çoğu boştu. Bunların “Eurivision Binaları” olduğunu önceden söylemişlerdi. Uluslararası şarkı yarışması için Bakü’de bir imar seferberliği başlatılmış, havaalanı ve kentin merkezine giden yol üstündeki bütün binalara saray görüntüsü verilmişti. Yani bütün çirkin görüntüler, oymalı, işlemeli, sütunlu, kemerli duvarlarla örtülmüştü.

Bulvar’da, iki adımda bir ülkenin kurucusu, babası, lideri Haydar Aliyev’in posterlerine rastlanıyordu. Güleç yüzlü, yakışıklı, kararlı bir Aliyev görüntüleriydi bunlar. İlan panoları, kapitalizmin arzuları tahrik eden posterlerle donatılmıştı. Kiminde lüks araçlar, daireler, kiminde pahalı mücevherler, kiminde AVM’lerin cazip görüntüleri yer alıyordu. Posterler, 70 yıllık Sovyet rejiminin tüm izlerinin silindiğinin kanıtıydı.

Etrafa bakınca ilanların işe yaradığı hemen görülüyordu. Trafik karmaşası içindeki araçların çoğu jiplerdi. Diğer lüks araçların sayısı da oldukça fazlaydı. Aralarına karışan eskiler çürük diş gibi sırıtıyordu. Bakü galiba kornanın en gereksiz kullanıldığı kentlerin başında geliyordu. Çünkü yer gök korna sesiyle inliyordu.

REKORU KAPTIRAN BAYRAK DİREĞİ

Akşam olunca Bakülüler kendilerini kıyıya, Bayrak Meydanı’nda sonlanan yürüme yoluna atıyordu. Meydana adını veren bayrak, tam 2 bin 450 metrekare büyüklüğündeydi. Yani dünyanın en büyük bayrağıydı. Tam 162 metre yüksekliğinde bir direğin ucunda dalgalanıyordu. Bu direk de dünyanın en uzun bayrak direği unvanını taşıyordu. Ama Tacikistan, üç metre daha uzununu yapıp rekoru ele geçirmişti. Bu Azerbaycan’da öfkeyle karşılanmış, hatta Aliyev Tacikistan’daki bir konferansa bu nedenle katılmamıştı.

Bu meydanda bir kahveye oturduğunuzda, Bakü’nün renkli ve modern yüzünü görebiliyordunuz. 2010’da Avrupa’nın en güzel sekizinci kenti seçilmişti. Ünlü Lonely Planet dergisi de, gece hayatında en önemli destinasyondan biri unvanını yapıştırmıştı.

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in eşi Mihriban Aliyev, Kaftasların Sophie Loren’i diye anılıyordu. Gerçekten de moda dergilerinden fırlamışçasına güzel bir kadındı. Kimileri, “estetikçilerin yeniden yarattığı kadın” deseler de o, ülkedeki kadınların moda belirleyicisiydi. Bir çok Azeri kadın ona benzemeye çalışıyor, onun gibi giyiniyordu.

10 BİN LAMBALI ALEV KULELERİ

Gökyüzünün bile petrol koktuğu bu kentten, geçen yıl 51 milyar Euro’luk petrol ihraç edilmişti. Ama bu zenginlik adil paylaşılmıyordu. Tüm bu görüntüler, rakamlar canımı sıktı. Hazar’ın kıyısındaki bir parktaki bir banka oturup kenti seyrettim. Tam karşımdaki tepede, üç tane dev cam binanın yükseldiğini gördüm. Bunlar kentin yeni simgesi Alev Kuleleri’ydi, görüntüleri de alevi andırıyordu. Bu binalar geceleri 10 bin lambayla aydınlatılıyor, başta Azerbaycan bayrağı olmak üzere şekilden şekile giriyorlardı. Etkileyici manzaraydı ve akşam gittiğim bir kahvede oturanların neredeyse tümünün, konuşmadan bu binaları seyrettiğini görünce halkın gerçekten etkilendiğini anladım.

Kenti Hazar kıyısındaki merkezi, dev oteller, modern binalar, gökdelenler, lüks alışveriş merkezleriyle süslenmişti. Nedense tüm binalar kum rengindeydi. Bu binalara bakarken hep çölleri anımsadım. Arada bir Kuzey Afrika’nın bir kentinde veya Arap Yarımadası’nın küçük prensliklerinde sandım kendimi.

Tüm bu lüks ve modern görüntüler, her şeye rağmen Azerilerin kültüre düşkünlüklerini gölgeleyemiyordu. Kentte, raflarında 4 milyon 600 bin kitap ve el yazması olan dev bir kütüphane, bir çok tiyatro, opera ve konser salonu vardı. Çoğu Sovyet rejiminden miras kalan bu sanat merkezleri, kıt kanaat geçinen Azeriler tarafından tıklım tıklım dolduruluyordu.

Bir kenti iyi anlamak için kenar mahallelerde de dolaşmak gerektiğine inanırım. Taksiye atlayıp, adresi şoföre söyledim. Bakü’de kent içi ulaşımı otobüs, troleybüs, metro ve taksiyle sağlanıyordu. Devletin işlettiği taksiler mor renkli Londra taksileriydi. Hepsinde taksimetre bulunduğu için kazıklanma tehlikesi yoktu.

LÜTFEN YAVAŞ KONUŞUN

Şoför adresi anlamadı. Tane tane tekrarladım. “Okey” işareti yaptı. Azerbaycan’da her ne kadar Türkçe konuşulsa da anlaşmak zordu. Çünkü hızlı konuşunca, içinde Rusça, Farsça kelimeler uçuşan dilleri pek anlaşılmıyordu. Sık sık “yavaş konuşun” demek zorunda kalıyordum.

Ana caddelerde yavaş giden trafik, dar arka sokaklarda arapsaçına döndü. Taksiden inmek zorunda kaldım. Bu sokaklar halkın yaşantısını bir ayna gibi yansıtıyordu. Küçük derme çatma evler, tellere asılmış, yıkanmaktan yıpranmış çamaşırlar, ağlaşan çocuklar. Merkezdeki lüksten hiç iz yoktu. Konuştuğum Bakülüler, kent merkezinin de kısa süre öncesinde aynı görüntüde olduğunu, son bir kaç yıldan beri modern binaların yükseldiğini öne sürdü. Bunların pek çoğunun yarım yamalak yapıldığını, içinin döküldüğünü, az kişinin yaşadığını ekledi.

Arka sokaklardaki gezimi bir pazar yerinde noktaladım. Sebze ve meyve satanların hemen hepsi kadındı. Rengarenk tezgahlarda iştah açıcı manzaralar sergileniyordu. Tadına baktığım üzümler, incirler, özellikle narlar çok lezzetliydi. İkramsever satıcı kadınlar bana bir şeyler tattırmak yarışındaydı adeta. Her gün kurulan bu pazarda fiyatlar, merkezdekinin üçte biri kadardı. Yanıma gelen yaşlıca bir müşteri, bu pazarlar sayesinde karınlarının doyduğunu söyledi.

Ordu, Sivas, Kırklareli, Sakarya, İzmir, Bursa ve Ardahan’ın kardeş kenti Bakü, hızla Batı görüntüsüne bürünmek telaşında. Simsiyah asfalt yolların, kum rengi hoş ve boş binaların arasında dolaştıktan sonra Bakü’den hafızamda biraz zenginlik çokça fakirlik görüntüleri kaldı.

Neftçiler Caddesi lüks mağazalarıyla New York’u hatırlatıyor

Bakü’de modayı izleyen kadınların gezinti alanı Neftçiler Caddesi’ydi. Dünyanın en ünlü butikleri buraya sıralanmıştı: Tiffany, Gucci, Dior, Bottega, Veneta, Burberry, Etro, YSL... İnsan kendini, New York’taki Fifth Avenue’da, Paris’teki Avenue Montaigne’de veya Londra’daki Sloane Street’te zannediyordu. Çünkü görüntüler aynıydı. Sadece ellerindeki çalı süpürgeleriyle caddeyi temizlemeye çalışan yaşlı kadınlar biraz görüntüyü bozuyordu. Toplumun en alt tabakasına mensup olan bu çöpçü kadınlar, vitrinlere bakmaya bile cesaret edemiyordu.

Dedikodu üreticilerine göre Neftçiler Caddesi’ndeki lüks butiklerin çoğunun sahibi, Aliyev’in kızı Leyla’ydı. Sahibi kim olursa olsun gözlediğim kadarıyla bu mağazalardan alışveriş yapanların sayısı oldukça azdı. Bir çocuk elbisesinin bile 895 Manat’a (2 bin TL) satıldığı mağazanın yöneticisinin maaşı 300 Manat’ı (686 TL) geçmiyordu. Öğretmenler, polisler, memurlar, yani halkın çoğunluğu 100-150 Manat’a geçinmek zorundaydı. Aradaki açık, rüşvetle kapatılıyordu.

Etsiz sofradan kalkılmıyor dolmalar fıstık yaprağından

Azerbaycan’da et yemekleri mutfağın baş köşesinde oturuyor. Azeriler, tıpkı bizim Doğu Anadolulular gibi et yemezlerse sofradan aç kalktıklarına inanıyor. Et genellikle kebap şeklinde tüketiliyor. En ünlüsü Piti ve Lüle kebabı. Lüle kebabının yüzde 30’u kuzu eti, kalanı kuzu kuyruk yağı. Bir yağ bombası olmasına rağmen oldukça lezzetli. Hazar Denizi petrol kadar balık zengini de. Balıkların etleri de havyarları da çok lezzetli. Balıklar genellikle tavada yapılıyor. Azeriler balığı et kadar çok seviyor.

Azerbaycan ayrıca bir pilav cenneti. 100 çeşitten fazla pilav yapılıyor. Ben, bizim perde pilavını andıran, içine kestane, havuç ve kayısı konan Şah Pilavı’nı yedim ve çok sevdim. Bakü mutfağının en sevilen yemeklerinden biri de fıstık yaprağı sarması. Burada üzüm yaprağı yerine fıstık ağacının yaprağı kullanılıyor. Gerçekten de lezzetli bir yemek.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AleviAzerbaycanBursaEurovisionİzmirKitapKonserÖğretmenRengarenkSakaryaTiyatroetkadınlarmemurlarmeyve
Görüş Bildir