Zeki Bulduk Dosyasında Ne Bulduk?

 > -

Zeki Bulduk Dosyasında Ne Bulduk?

Zeki Bulduk Dosyasında Ne Bulduk?

Asım Öz / Kültür Servisi

Yedi İklim aralıklarla kültür ve edebiyat dünyasının "genç" isimlerini merkeze alan dosyalar hazırlıyor. Eskileri yeniden ve yeni zamanlarda ele alan yazılar da yayımlanmıyor değil dergi sayfalarında. Çok farklı isimlere ayrılan dosyalar üzerinde kafa yorulabilir. Her bir dosya ayrı ayrı "deşilebilir". Var olanlar kadar var olmayanlar da sorgulanabilir. Sınırları ve kapsamı bağlamında yorumlanabilir.

Dosyalarda önemli metinlerin yanında arkadaş muhabbetinin ötesine geçmeyen, ele alınan kişinin bütünlüğünü dikkate almayan yazıların geniş yer tutuyor oluşu bir handikap. Bu sayılara topluca baktığımda, gerçek anlamda analitik bakışın uzağında olunduğunu düşünüyorum. Bunu son sayı özelinde ele almak istiyorum. Yedi İklim'in yazarlara odaklanan sayıların sonuncusu Zeki Bulduk'a ayrılmış. Ahkâm kesmek veya haddini bilmezlik olarak anlaşılmasın ama derginin 271. sayısındaki dosyada sözünü ettiğim kategoriye dâhil edilebilecek metinler epey fazla: İnşa edilememiş, izlenimlere dayalı, portre yazısını aşamayan metinlerin bol olduğu bir dosya ile karşı karşıyayız. Farklı yazarların anlatımlarında ortaklaşan yalnızlık, bozkırın hikâyesi ve Kazancakis odaklı tespitler Bulduk portresinin olmazsa olmazları babında önemli.

Doksanlı Yıllar

Hatıralara yaslanan metinler içinde doksanlı yılların kültürel iklimini anlamak bakımından Ali Haydar Haksal'la Asım Gültekin'in yazdıkları dikkate değer. Lütfi Bergen ise yazısını izlenimler üzerine kurmak yerine son paragrafında dile getirdiği düşünce üzerinden Bulduk'un Bozkırın Atları Yaman Ölür adıyla yayımlanan öykülerini tahlil eden bir yazı yazsaydı takdire şayan olurdu. Haksal'ın "Bizim Zeki Bulduk" başlıklı yazısında dikkatimi çekenler şunlar: " Yedi İklim dergisine kalınca bir zarf geldi. İçinden, ilk sayfada bir mektup olmak üzere parça bölük yazılarla katlanmış bir sürü sayfa çıktı. Mektubunda öğrenci olduğunu, kitaplarımdan çok etkilendiğini, kitapları yanına alıp kentin dışında bir ormana gittiğini, orada bir ağacın altına oturup sırtını ağaca dayayarak okuduğunu yazıyordu.(...)

Kimi kurşun kalemle, kimi tükenmez veya dolma kalemle yazılmış notlar... Okumaya çabaladığım karalanmış sayfalar.... Okumalarımı bitirdikten sonra kendisine nasıl bir karşılık vereceğimi düşündüm.(...) Tam anımsamıyorum, ama belki karşılık vermediğim mektuplardan biri de o oldu. Karışık notlar arasında umut vaat eden cümleleri vardı, ama bunları işlemesi gerekiyordu.

Üzerinden çok geçmeden mektubun sahibi geliverdi. Yağız bir delikanlıydı Zeki Bulduk. Mahcup ve çekingen duruyordu."

Haksal "derinden ve sessizce boy veren arkadaşlarımızdan" dediği Zeki Bulduk'u daha çok ve öncelikle Yedi İklim'le ilişkisi üzerinden anlatırken onun öğrencilik yıllarında olduğu gibi bir yere bağımlı kalamayışına bundan dolayı da hep yalnızlığ(ın)a kaçışına değinmiş.

Asım Gültekin ise "Kaleminin Ucunda Hep Acı Var" yazısında Zeki Bulduk'la hem Yedi İklim'de hem MGV'de beraber olduklarını anlatmış. Cuma akşamları yapılan Yedi İklim toplantılarından, Kadıköy MGV'nin üniversite yurdundan söz etmiş ve Bulduk için şu cümleleri kurmuş: "Gözlerinin içindeki acı tüm kelimelerine sinerdi. Onu yazı yazıyor diye rahatsız etmemeye titizlenirdim. Ben İstanbul'un altını üstüne getirirdim, o konferans senin, bu konferans benim dolaşır geç vakitlerde gelirdim evimize; o cümlelerin altını üstüne getirirdi. Kazancakis'in mağarası olmuştu adeta Zeki'nin odası."

Nereden yola çıkılıp şimdilik hangi noktaya gelindiğini hatırlatan bu yazılar, değiniler kimi zaman bizlere, hayatın aslında birbirinden bağımsız kısa öykülerden oluşmadığını gösteriyor.

Kültürel Dünyaya İlişkin Eleştiriler

Yazarla yapılan söyleşinin yazarın eserlerine odaklanan veya kültürel dünyaya ilişkin düşüncelerini açıklamasına imkân tanıyan yönleri önemli olmakla birlikte hatıralara yaslanan kısımları dosyadaki tekrarları ve nostalji havasını arttırmış. Yedi İklim'deki söyleşide yazarın yazıyla, kitaplarla ilişkisi, bir roman yazarı olarak yarışmalara katılması, öyküleri hakkında önemli ipuçları var. Oysa bu söyleşideki 'havadan sudan" kısımları biraz geri çekilseydi kültürel dünyanın yeni hallerine, can alıcı sorunlarına yaklaşımı konusunda bir hayli sert görüşler beyan eden yazarın farklı yaklaşımlarını derli toplu ifade etmesi sağlanabilirdi. Bir başka deyişle, yazarın postmodern parçalanmanın getirdiği kimlik pazarı ve yüzeyselleşme konularına temas etmesi mümkün olabilirdi.

Hemen aklıma Bulduk'un birkaç yıl önce günümüz kültür pazarı hakkında yaptığı tespitler geliyor: "Günümüz dünyasında "saha" tabiri doğru tabir. Ama ben yine de "pazar" tabirini kullanacağım. Bu pazarda param geçmediği halde tezgâh açtım. Suskunluklarım oldu. Küsmelerim. Kaleme kırılmalarım. Yazarlara sitemlerim falan... Ama keşke yazma ve susma orucu tutabilseydim keşke! Edebiyat bir saha içerisinde en artistik hareketleri yapanların revaç bulduğu bir alana dönüştü. Savaş romanı yazandansa savaş videosu kaydeden ya da youtube'de yayınlayan daha muteber bu sahada. Ya da cemaatlere sırtını dayayan yazarlar tıpkı kulüp başkanından torpilli futbolcular gibi muteber bu sahada. Yani sahaya inmiş değilim kültür haberleri yazarak. Basılmamış romanım ve hikâyelerimi de düşünürsek, aslında muteber olanın görüntü olduğunun da ispatı. Yani simgeler halinde varız; eserlerle değil. Sahadakilerin birçoğu eserleriyle değil, sloganlarıyla ve taraftarlarıyla varlar. Kimsenin bir romanın analizine ya da bir düşünsel metnin kritiğine ayıracak vakti yok! Fatih Altaylı kurnazlığında bir dünyadayız; seviyor musun, sevmiyor musun? Diyerek kestirip atılan düşünceler var. Ve insanların düşünmeye değil aceleden seçmeye ihtiyaçları var. Sanırım ben bu sahaları pek sevmiyorum." Bence bu satırlar, insanca özünü gittikçe yitirip, donmaya doğru yol alan "kültürel" dünyayı gerçek anlamda "kültürün" dünyasına dönüştürebilmek için en azından, tartışılmaya değer.

Kendisini "tasavvufu baş tacı eden bir İslâmcı" olarak tanımlayan Zeki Bulduk yazdıklarını yazmakta olduklarını neden yazdı? Sadece bu sorunun cevabını aramak yazma eylemini bütünüyle kuşatamayacağı için eksik olabilir. Bu eksikliğe rağmen şunu söyleyebiliriz: Bulduk, yazma eylemini sorumluluk çerçevesinde ele alıyor. Fakat onun kendi yazma sorumluluğu konusunda düşündüklerini derli toplu olarak okuyabileceğimiz yazıları yok sanırım. Okumak ve yazmak yıllardır onun hayatının ayrılmaz bir parçası. Yani yazarlığa başlayışından bu yana yazma eylemi ile hayli yoğun bir alışverişi oldu ve olmakta. Bunun izini dergiler üzerinden sürmek mümkün. Bulduk'un Göçtü Kervan kitabına yazdığı biyografisi ile Yedi İklim'e yazdığını karşılaştırmak yazardaki farklılaşmayı ve durulmayı ifade edebilecek önemli bir ayrıntı bana göre. Yazarın yaşamının bir dönemecinde kendi söylemek istedikleri için bir imkan olan E dergisi ve Yol Kültürü dergilerinin adları Yedi İklim'de hiç anılmıyor. Sanırım bu bir kırılma noktası.

Züleyha'nın Ötesine Geçememek ve Postmodern Kırılma

Bulduk'u doksan kuşağına dâhil eden fakat bunun mahiyetini pek açmayan Mehmet Özger'in Züleyha romanı hakkındaki incelemesi kayda değer olmakla birlikte yazarın diğer romanları üzerine bütünlüklü okumaların yapılmaması büyük bir eksiklik. Hatta bu bakımdan dosyanın söyleşide yer alan iki soru bir yana bırakılırsa Bulduk romancılığını teğet geçen bir yanının olduğu düşünülebilir. Nedense Bulduk romancılığı denildiğinde Züleyha romanı üzerine odaklanıldığı görülmektedir. Hatta onun hakkında yazanların bütünsel bir yorum yapmak yerine dar, geliştirici olmayan ve sonrayı fark etmeyen bir tutukluk içerisinde gezinmeyi seçtikleri dikkat çekmektedir. Benim açımdan Bulduk'un Destek Yayınları arasında çıkan Ayaküstü Sevişmeler romanı bir kırılma noktası oluşturdu. Bu romanın Bulduk'u tanıyanlar ve takip edenler tarafından bile dikkate alınmadığına işaret etmek gerekmektedir. Buna mukabil Selçuk Orhan'ın 40 Hadis'i hakkında çıkan değerlendirmelerle bu roman hakkında çıkanların karşılaştırılması bazı şeyleri anlatmaktadır. Bilindiği üzere Bulduk'un bu romanı Ahmet Hamdi Tanpınar adına düzenlenen roman yarışmasında (2008) üçüncülük ödülünü almıştı. Roman adından ve bazı bölümlerinden dolayı uzun süre yayınlanamamıştı.

Yazar bu süreçle ilgili olarak şunları ifade ediyor söyleşide: " Ahmet Hamdi Tanpınar roman Armağanı, üçüncülük. Hızlı yazılmış bir romandı o. 28 Şubat üzerine bir yoklama denemesi. Daha sonra basıldı. Kimi ismine taktı kafayı, kimi içinde olmayan bölümlere. Daha sonra Marut'un Günlükleri kısmını kitaptan çıkarıp yayınlattım. Bağdat Düşerken'in devamı niteliğinde bir çalışmaydı. Balzac denli zengin bir kadroyla çalışamam. Bir Marut bir de Harut'um var işte. Romanlarımda zaman zaman kuyularından çıkıp anlatıyorlar canlarını yakan hikâyeleri." Eliflerin devletin, babalarının anlamak istemedikleri Havva denli yalnız hikâyelerine dikkat çeken romanın Bulduk romancılığının geldiği yeri görmek bakımından ama aynı zamanda roman ve toplumsallık ilişkisini düşünmek açısından önemi yadsınamaz. Bu açıdan Bulduk hakkında hazırlanan dosyada bu romana ilişkin herhangi bir değininin yapılmamış olması önemli bir eksiklik.

Romanın yayımlanması gecikmeseydi Ayaküstü Sevişmeler'deki "unutkanlık virüsü" başlıklı bölüm Oya Baydar'ın Çöplüğün Generali adlı romanında geçen unutkanlık virüsünü önceleyecekti. 28 Şubat öncesindeki heyecanı ve sonrasındaki savrulmaları değerlendirmek açısından yazarın şu ifadeleri oldukça dikkat çekici: "Bir dönem romanı yazmaya çalıştım. Günlükleri baskı aşamasında çıkardım. Eğer günlükler de olsaydı o tarihlere dair alınmış notlar, o dönemde üniversitelerde meydana gelen olaylar ve kişilerin pozisyonları daha net görülebilirdi. Roman tekniği açısından yorucu olmaması için Marut'un Günlükleri kısmını çıkarmak zorunda kaldım. 28 Şubat; ayaküstü yapılmış bir darbe. İnsanların ayaküstü yaşadıkları bir dönemde oturup ağlamasına dahi izin vermedikleri kızları okullardan yaka paça attıklarında ortaya çıkan "ayaküstü ölümlerdi". Bir çeşit ruh ölümleri yaşandı o dönemde. Unutulmaması gerektiğini düşünüp ayaküstü tacizleri oturup yazdım."

Yazarın sorumluluğunu yayımlama kararını vermenin sorumluluğu ile tamamlanması gereken bir sorumluluk olduğunu unutmamak gerekir. Yayın aşamasına varılmadan önce, kimin neyi neden yazdığını bilemeyiz. Fakat yayınlandığında onun hangi bütün içinde yer aldığını göz ardı ederek yorumlayamayız. Bu açıdan sadece Destek Yayınlarının yayınladığı kitaplara ve yazarlara bakmak yeterde artar bile. Doğrusu Bulduk'un bir romanını İlker Başbuğ'un, Çetin Doğan'ın, Özdemir İnce'nin, Merdan Yanardağ'ın, Mine G. Kırıkkanat'ın kitaplarının çıktığı bir yayınevinden okumayacağım hiç aklıma gelmezdi. Romanı yayınlatmak için çekilen zorlukların ve yayınlatamama korkusunun yazar üzerindeki etkisi ne olursa olsun kendi gerçeğine sadık kalmanın başarısızlığı olarak yorumluyorum ben bu tercihi.

Bir başka örnekle, ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim belki. Hürriyet gazetesinde yayımlanan Ayşe Arman röportajlarında yer alan isimlerden biri de Zeki Bulduk. Bildiğim kadarıyla Türbanlı Erkekler kitabından yola çıkan söyleşilerin çekimleri Destek Yayınlarında gerçekleştirildi. Bulduk'un bu söyleşide dile getirdiklerini hatırlamak meseleyi bir parça daha ileri götürmek açısından anlamalı olabilir. Bu mesele ciddi olarak ele alınabilirse problem daha bütünlüklü bir şekilde anlaşılabilir. Söyleşide dikkatimi çeken düşüncelerin birkaçı şöyle:

Yazdıklarının mahallede nasıl karşılandığına ilişkin soruya verdiği cevap şöyle: "Şu gerçeği öğrendim: Herkes, kendi kastının içerisinde. Belki siz bizim camiamıza bakıp, bir mahalle görüyorsunuz ama aslında mahalle yok. Sokaklar var. O sokaklarda da, insanlar, sadece kendilerine yakın gördükleri insanlarla görüşüyor, onları takip ediyor. Beni aykırı bulan, beni okumuyor zaten, beni silip atıyor." Tesettürlü kadınların Müslüman erkeklere dönük eleştirilerini nasıl karşıladığı konusundaki düşünceleri ise şöyle: " Haklılar. Erkekler, başörtüsü konusunda çok atıp tuttular. Ama sadece atıp tuttular. "Onlar size diplomalarınızı vermeyebilirler ama biz size şirketlerimizde iş vereceğiz!" dediler. Ve düşük maaşlarla o kızları oralarda çalıştırdılar. Çok büyük bir nimette bulunuyormuş gibi. O kızlar şimdi konuşuyor. Evet, kimisi ayarsız konuşuyor. Ama insanlara özgürlüklerini vermezseniz öyle olur." Aykırılık konusunda ise şunları söylemiş: "Ayak Üstü Sevişmeler diye bir kitap yazarsanız, aykırı olarak algılanabilirsiniz. Ama tam da hayatımız bu aslında: Hangi camiadan olursak olalım, artık ayaküstü yaşıyoruz. İlla ki sevişme olması gerekmiyor. Ben hazır kalıpları reddeden bir insanım."

Bütün bu düşünceleri ve ifade edildiği kanalları bilmek zorunda mıyız, Bulduk'un son romanını anlamak için? Emin değilim. Ben sadece bağlama dikkat çekmek istedim. Çünkü eleştiri yönelttiklerimiz kadar eleştirirken konumlandığımız yerin "algılama katmanlarının" önemli olduğunu düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, bir şeylerin başka insanlarda yankılanmasını istemenin ötesinde anlamı var gibi son romanın yayın sürecinin. Diğer taraftan yazarın bu roman bağlamında İhtiyarlar ve Doğulu Aydınları Aydınlatma Cemiyeti'nden söz ederken dile getirdiği "Bilhassa yeşil sermaye kaynaklı dernek ve vakıfların son yıllarda içinde bulunduğu durumlar... Bu konu es geçilecek bir konu değil. Bilhassa kendini dindar ya da İslamcı addeden insanların daha rikkatli yaklaşmaları gereken bir konu olduğunu düşünüyorum" eleştiriler de dâhil olmak üzere Bulduk hakkında kayda değer bir bakış açısı geliştirmeye imkân sunmuyor dosyadaki yazılar. Bol isimli dosyanın "indirgemeci" başarısızlığı demek lâzım buna.

Eleştirelliğin geri plana itildiği ve her eleştirinin eşitlendiği bir dönemde bu hususlara dikkat çekmek hoş karşılanmayabilir. Ama belli meseleleri gündeme almak için bu noktalara dikkatle bakmanın oldukça önemli olduğu görülmelidir. Eleştirel bir tutum almaktan uzak olan bu dosya her halükârda Zeki Bulduk hakkında derli toplu bir bakışın nasıl gerçekleştirilebileceğini düşünmeyi sağladı bana.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Ayşe ArmanDarbeFatih Altaylıİlker BaşbuğİstanbulKitapSavaşYoutube
Görüş Bildir