Yazar, Yapıt ve Okur Arasında | Emrah Polat

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Yazar, Yapıt Ve Okur Arasında | Emrah Polat

Yazar, Yapıt Ve Okur Arasında | Emrah Polat

Terry Eagleton, Başak Yüce’nin çevirisiyle Sel Yayınları’ndan çıkan “Edebiyat Olayı” adlı kitabı boyunca çeşitli tonlarda, anlamın oluşumunda yazar, yapıt ve okur arasındaki -kimi zaman gerilimli- ilişkiden söz eder.

Edebiyatın farklı disiplinlerle ilişkilerini betimleyen kitap, edebi dilin yapısına pek önem vermeyen edebiyat felsefecileri ile kurmacanın gerçekliğini görmezden gelen edebiyat kuramcılarının küçük bir karşılaştırmasıyla açılır. Derken özcülük meselesine gelinir. Eagelton , “Edebiyat Kuramı” adlı kitabında, “ Edebiyatın hiçbir şekilde bir özü olmaz! ” diyerek formüle ettiği özcülük karşıtı tutumunu sürdürür, ancak özcü yaklaşımın varlığının meşruluğunu da kabul ediyordur artık.

Yapıtların “edebi” olduğuna bazen de koşullandırıldığımız gerçeğini, “ Bazı eserlere özel bir dikkatle bakarız çünkü bunu hak edeceklerine dair başkalarının sözüne güveniriz. ” diyerek teslim eder.

Eagleton , edebiyattan ders çıkarılabileceği ve çıkarmamız gerektiği görüşünü savunmaz. Kuşkusuz Robinson Crusoe bir izci rehberi ya da genç girişimcinin el kitabı değildir. Onun gücü, “bundan sonra ne olacak” sorusuna yanıt arayan anlatı biçiminde ve diğer özelliklerinde yatar. (s. 74, 75)

Yani sanat, Aydınlanma rasyonalizmine alternatif bir bilme biçimini temsil ederek; bütünü de terk etmeden tikel olana sadık kalır. ” (s. 76) çıkarımıyla modern ve postmodern sosyal teoriler arasındaki genelleme yapabilmek konusunda süregiden tartışmayı yumuşatmaya çalışır. Bu görüş aslında felsefi düzlemde Eagleton ’un postmodernizm tartışmalarındaki bilinen tutumunu gözden geçirmesi olarak da okunabilir. Nihayetinde, “Postmodernizmin Yanılsamaları” adlı kitabında postmodern sosyal teorinin modern olana yönelttiği temel eleştiriyi, çizgisel tarih anlayışına karşı geliştirilen eleştiyi; “ Tarihin çizgisel olarak ilerlemediğini öne sürmek, tarihe hakim olmak demektir ki bu, modernizmin totolojisinden daha büyük bir totolojidir ” diyerek, postmodernizmi kendi silahıyla vuran Eagleton , “Edebiyat Olayı”nda iki yaklaşımı kimi zaman uzlaştıran bir tutum almaktadır.

Kurmaca ve gerçek ilişkisi

Yerinde bir tespitle, yapıtı edebi yapan şeyin yalnızca kurmaca özelliği olduğu görüşüne karşı çıkıp, “ Kurmaca ve edebiyat eşanlamlı değildir ” (s. 116) diyecektir. Sonraki sayfa boyunca anlattıkları, okur ile yapıt arasındaki ilişkiyi özetler niteliktedir: Okur bir esere kurmaca olarak yaklaşır ya da yaklaşmaz, nihayetinde bu yazarın niyetlerini belirli düzeyde aşan bir durumdur ve arzularımız, toplumsal varlık biçimlerimiz gibi durumlarca belirlenir.

Kurmaca öncelikli olarak edebi bir tür değil, ontolojik bir kategoridir ” (s. 119) diyerek “kurmacanın” tüm edebiyat türlerini yatay olarak kestiğini en azından teorik olarak kabul eder. Kurmaca ve gerçek arasındaki ilişkinin çeşitli boyutlarını ele alırken yazarın anlatıya kendi “sesiyle” girmesinin de kurmacaya dahil olduğunu savunduktan sonra, “ Kurmaca, atıf yapıyor gibi göründüğü şeylerin kendisini üretir. Tasvir ediyor gibi göründüğü şeyi gizlice biçimlendirir ” (s. 143-144) diyerek kurmaca ile onun “gerçeği” arasındaki ilişkiye dair tutumunu açıkça ortaya koyar.

Kurmaca’nın ne olduğunun fazlaca anlaşılmamasından ötürü çoğunlukla üzerinde durulmayan bir konu da inandırıcılık olsa gerek. Kurmaca bir yapıtta inandırıcılığın samimiyetten daha önemli olduğunu öne sürmek pekala mümkün. Bu bağlamda, yazarın asli görevinin roman gerçeğine okurunu inandırabilmek için çeşitli stratejiler üretmek ve bunları uygulamaya çalışmaktan başka bir şey olmadığını öne sürebiliriz.

Göreli özerklik kavramının hakimiyetindeki, “ Özerk davranmak, kanunlardan vazgeçmek değil, kendisi için bir kanun olmaktır ki ‘özerk’ de bu demektir. ” (s. 146) cümlesiyle Eagleton, edebiyatın ve genel olarak sanatın “gerçekle”, diyelim dış dünya gerçeğiyle kurduğu ilişkideki pozisyonunu belirler ve strateji bölümünde de bu görüşünü açarak pekiştirir. O bölümün en çarpıcı ve özetleyici cümlesi belki de şudur: “ Eserin kendisi, dışsal olan bir tarihin yansıması olarak değil, stratejik bir işçilik olarak görülmeli… ” (s. 174)

Roman gerçeğini kurarken içsel tutarlılığın önemli bir etken olduğu apaçık. Eagleton ’ın konuyu, aynı zamanda somutlaştıran görüşü şudur: “ Eğer gerçekçi bir roman birinci sayfada kahramanının adını Bridget koymaya karar verirse, on üçüncü sayfada ona belirli bir neden olmadan Gertrude demeye başlayamaz. ” (s. 149)

Kitap boyunca açıkça belirtilmese de anlamın oluşumunda metin, yazar ve okur merkezli yaklaşımlar arasında denge kurmaya çalışıldığını görmek mümkün: Yazarın niyetleri, amaçları elbette önemlidir, ama her zaman için niyet edilenle gerçekleştirilen birbiriyle örtüşmeyecektir. Metin bir kez yazarın elinden çıktı mı anlambilimsel bir özerklik kazanır. Edebiyat eserinin alımlanma sürecinde okurun rolüne gelirsek, aslında yapıtın tekilliğini muhafaza ederek her bir okumada yeniden yaratıldığını iddia öne sürmek abartılı olmayacaktır. Yapıt ancak okunduğunda, ondaki çağrıya kulak verildiğinde var olan bir şeydir. Dolayısıyla okur olmadan yapıt da yoktur. Zaten son cümleyi destekleyecek biçimde, “ Kitaplar olarak bilinen bazı maddi nesnelere karşın, okurun ‘gerçekleştirmesinin’ olmağı hiçbir edebi eser yoktur… ” (s.194) diyerek incelikli bir biçimde ontoloji ve epistemoloji ayrımı yapar.

Kısacası konuyla ilgili okuru, edebiyat kuramı üzerine yeniden düşünmeye ve Eagleton ’ın görüşlerindeki kimi değişimleri tanımaya çağıran önemli bir yapıt “Edebiyat Olayı”. Terry Eagleton ’un 9 Kasım’da “Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi” konulu bir oturuma katılacağını da anımsatmak isteriz.

Terry Eagleton’dan “Edebiyat Olayı” üzerine (Bölüm 1)

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Kitap
Görüş Bildir