Peride Celal'i Kaybettik...

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

Peride Celal'i Kaybettik...

Türkiye edebiyatında iz bırakan yazarlardan Peride Celal hayatını kaybetti.

Peride Celal 1916 yılında İstanbul’da doğdu. Saint Pulchérie Fransız Okulu’nda okudu.

Bir süre İsviçre’de Bern’de Basın Ataşeliği’nde çalıştı.

Yazı hayatına Yedi Gün dergisinde yayımladığı bir öyküsüyle başladı (1935), bunu Son Posta, Cumhuriyet, Tan, Milliyet gazetelerindeki öykü, röportaj ve romanları izledi.

Yazı hayatının ilk on beş yılında aşk ve serüven romanlarıyla tanındı.

Bu romanlar arasında Sönen Alev (1938), Yaz Yağmuru (1940), Ana Kız (1941), Kızıl Vazo (1941), Ben Vurmadım (1942), Atmaca (1944), Aşkın Doğuşu (1944), Yıldız Tepe (1945), Dar Yol (1949) vardır.

Daha sonra Peride Celal’in yazarlığında büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Bu yeni dönemde daha gerçekçi, daha toplumsal bir bakışla yazdı: Üç Kadının Romanı (1954), Kırkıncı Oda (1958), Gecenin Ucunda (1963), Güz Şarkısı (1966), Evli Bir Kadının Günlüğünden (1971), Üç Yirmi Dört Saat (1971), Jaguar (1978), Bir Hanımefendinin Ölümü (1981), Pay Davası (1985), Üç Kadın (1987), Kurtlar (1991), Mektup (1994), Melahat Hanım’ın Düzenli Yaşamı (1999), Deli Aşk (2002).

Peride Celal, Üç Yirmi Dört Saat adlı romanıyla 1977 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, Kurtlar adlı romanıyla da 1991 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı.

1996’da Selim İleri ’nin hazırladığı ve on dokuz yazarın katıldığı Peride Celal’e Armağan adlı kitap yayımlandı.

Edebiyat Haber

Haberin Tamamı İçin:

Türk Edebiyatının Gizli Ustasıydı

Keskin gözlem ve çözümlemeleriyle Türk romanında müstesna bir yere sahip yazar Peride Celal’i 97 yaşında kaybettik. Dünyadan ve insanlardan nefret ettiğini söylemişti bir keresinde. Küçük insanların arasında rahatladığını...

“Çetin bir mücadeledir onunkisi: Kendi söyleyişiyle ‘ekmek pa­rasını çıkarmak uğruna’ boyuna yazmaktadır. Zorunlulukla, 'piyasa'nın taleplerine uzak duramaz. Sürekli yazdığı için kalemi bilenmek­tedir ama, gönlünce yazmamakta, yazamamaktadır” diyor Selim İleri, Zaman gazetesinde yayımlanan “Ustam Peride Celal'le yıllar” yazısında.

“Hayatla barışmadım”

Yazıdan devam edelim...

Röportajlardan, tanıtımlardan, televizyon çekimlerinden hep uzak durdu Peride Celal. Romancının, eserini yayımlattıktan sonra, okurdan uzak durması gerektiğini düşündü. 1996'da yalvar yakar gerçekleştirdiğim söyleşimizde, geçmiş için şunları söylemişti: "Geçmişe baktığım zaman... hele ilkgençlik... bir kere geçmişte o kadar sıkıntı çektim ki ben, yokluk, yalnızlık, maddî sıkın­tılar... Karamsar bir çocuktum. Sanki herkesin üzerinde bir yük­tüm. Üvey babam elbette değerli, çok iyi bir insandı. Annem olsun, üvey babam olsun, çok uğraştılar. Ama babasızlığın verdiği müthiş bir yalnızlık vardı. (...) Ben hiçbir zaman kendimle barış­madım. Hâlâ barışmadım. Hayatla barışmadım."

Üç Kadın'la yeni bir dönem

Dar Yol, geleceğin usta Peride Celal'ini haber veren romandır. Behçet Necatigil Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nde şöyle yorumluyor Peride Celal'i: "Romancılığının, ilk on beş yılında aşk ve serüven romanlarıyla tanındı. (...) Daha sonra gözlem ve çözümleme yatırımlarıyla, öncekilerden çok ayrı ve Türk romanının gelişim çizgisi üzerinde ağırlığı olan romanlara geçti." Necatigil yeni dönemi Üç Kadın'la başlatır.

Peride Celal'le tanışmaya Bebek'teki eve giderken Güz Şarkısı'nı da okumuştum. Güz Şarkısı yine önce Cumhuriyet'te tefrika edilmiş, sonra kitap olarak yayımlanmıştı. O artık son tefrika örneklerindendi. Bir gün güzelim tefrika roman geleneği hayatımızdan el ayak çekti...

Söylemem yersiz: Önemsediğim bir romancıyla tanışacağım için enikonu heyecanlıydım. Üstelik o romancı yazdığım bir roman sebebiyle beni tanımak istiyordu.

Yaz sonu, güz başlangıcı. Ev cadde üstünde, yanlış hatırlamıyorsam en üst kat. Geniş bir balkon. Balkon apartmanın bahçesine, caddeye, ötedeki koya bakıyor.

(Şimdi burada bir ayraç açıyorum: Geçen zaman belleğe ne oyunlar ediyor! Peride Hanım'a giderken, yenilerde çıkmış romanı Üç Yirmidört Saat'i yanıma almıştım o gün. Ve imzalatmıştım. Üç Yirmidört Saat'in ön sayfasına demin baktım, imzanın altındaki tarih 3 Şubat 1977!)

Ölçülü, uzak, hatta mütehakkim

Okuduğum Peride Celal'den sonra gördüğüm Peride Celal'i nasıl anlatmalıyım? Ölçülü, uzak, hatta mütehakkimdi. Ne var ki gözlerinden sevecenlik okunuyordu.

Diyebilirim ki, çevremdeki kişilere, artık aralarına katılmış olduğum öteki edebiyat insanlarına benzemiyordu. Davranışlarından beysoyluca bir tutum algılıyordunuz. Bana 'siz' diye hitap etmişti.

Uzun yıllar sürdü bu siz. Sebebini şöyle açıklıyordu Peride Hanım: "Bir yazarsınız, 'sen' diyemem." 'Selim' de demiyordu, ille 'Selim İleri'. Ancak çok sonra, ricalarım yüzünden, Selim'e razı oldu.

Bebek'teki ev görgüyle inceliğin eşliğinde döşenmişti, tıpkı sonra Valikonağı'ndaki, Etiler'deki evlerde olduğunca. Hem zarafet söz konusuydu, hem de bu zarafete aldırışsızlık.

Peride Hanım yazları Burgaz'a giderdi. Biz de Vedat Hoca'yla ve bazı başka dostlar, mutlaka bir iki kez konuğu olurduk. Son vapura kadar süren güzel yaz akşamları. Baştan beri hayranı olduğum romancı Peride Celal, şimdi bana en yakınlarımdan biri gibi geliyordu. Belki çok sık görüşmüyorduk ama, telefonla haberleşiyorduk.

1981'de Bir Hanımefendinin Ölümü yayımlandı. Burada "Ada" öyküsünde öykü kişisi- Eser'in on yedi yaşındaki kızı için şunlar yazılıdır: "Dünyadan ve insanlardan nefret ettiğini söylemişti. Paralarından, bilgilerinden, kurumlarından iğreniyormuş seçkin burjuvaların. Küçük insanların arasında rahatlıyormuş. Sevdiği bir iki kişi, Gandhi, Yunus Emre, Nâzım, Dağlarca. Selim İleri biraz da."

Nasıl şaşırmış, nasıl sevinmiştim...

Peride Hanım'ı Beyoğlu Nikah Dairesi'nin taraçasında hatırlıyorum. Kızının nikâh töreninden sonra konukları geçiriyordu. Solgun çağla yeşili yapraklı, şifonu andırır uçucu bir kumaştan giysisiyle. Yüzü makyajsızdı. Saçları kızıl ve tek bir beyaz meç. Soyluluğuna, inceliğine, alımlılığına bakakalmıştım.

Sonradan saçlarını büsbütün bembeyaz bıraktı.

Peride Celal 1985 sonrasında demin andığım eşsiz Kurtlar'ı yazmaya başladı. Atıf Bey'i kaybetmişti. Romanı yazarken sancılı bir çalışma içindeydi. Yazıyor, yazdıklarından vazgeçiyor, yeni baştan yazmaya koyuluyor. Magritte'in röprodüksiyonlarıyla bezeli çalışma odasındaydık; dosyalarını göstermişti: Nice defa kaleme getirilmiş, dinlenmeye bırakılmış bölümler.

Remzi Kitabevi Kurtlar'ı fazla "kalın" bulmuş. Peride Hanım alınmıştı. Can Yayınları'nı, Erdal Öz'ü salık verdim. Samiye ve Erdal çok sevindiler.

“Beni kıskıvrak yakalamıştı”

Kurtlar'da roman kahramanı bile oldum. Bir romanda sizden yola çıkılarak yazılmış kişiyi okumak bambaşka bir duygu. Peride Hanım "genç romancı" diyordu bana, bazan da "genç yazar".

Önce ben miyim değil miyim diye şüpheye düştüm. Ne var ki heyecanla okuyordum. Sonunda Bodrum Kalesi'ndeki çanı çalma sahnesi çıkagelince şüphem kalmadı. Çünkü bu sahne Her Gece Bodrum'daki sahneye apaçık bir göndermeydi. Romanın, Kurtlar'ın anlatıcısı, genç yazardan söz açıyor; onun gibi, Bodrum Kalesi'ndeki çanı çalıp Bodrum'daki yankısını dinlemek istiyordu...

O an ne hissettiğimi sözcüklere dökemem. Bir başkası sizi yazıyor ama, siz bir başkası gibi değil, kendinizin yazdığı biri gibi okuyorsunuz yine de. Peride Celal beni kıskıvrak yakalamıştı.

Oysa ne bu sahne için, ne yaradılışım için bir gün olsun konuşmamıştık. Konuştuklarımız hep, yıllar boyu, her zaman, kişiselliğe açılmaz, sanatın, edebiyatın sınırları içinde kalırdı.

İstediğiniz kadar kendinizi saklamaya çalışın, usta bir yazar sizi ergeç 'yakalar'. Az sonra Kurtlar'dan alıntılayacağım. Romanın anlatıcısı yaşlı kadın evde yalnızdır. 12 Eylül öncesinin kâbusu hüküm sürmektedir. Romanın kişilerinden bir eleştirmen telefon eder, anlatıcıyı meyhaneye çağırır, genç yazar da meyhanededir. Anlatıcı o ortamı düşünür, bıkkın, usançlıdır; gitmez. Sonra şu satırlar:

"Genç yazar, içki masasında mutsuzluğunu gizlemeye yarayan şakaları, gevezelikleriyle gözlerinin derinlerinde saklar acılarını."

Böyleydi. Gençliğim orada, Kurtlar'ın incelikle saptayan birkaç satırında.

Bu gelgeç dünyada sizi iyi ki tanıdım sevgili büyüğüm, ustam Peride Celal...

Hayatı ve eserleri

1916 yılında İstanbul’da doğdu. Saint Pulchérie Fransız Okulu’nda okudu. Bir süre İsviçre’de Bern’de Basın Ataşeliği’nde çalıştı. Yazı hayatına Yedi Gün dergisinde yayımladığı bir öyküsüyle başladı (1935), bunu Son Posta, Cumhuriyet, Tan, Milliyet gazetelerindeki öykü, röportaj ve romanları izledi.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AşkBodrumİstanbulİsviçreKitapaşk
Görüş Bildir