Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Kültürün Temelleri

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Kültürün Temelleri - Semih GÜMÜŞ

Kültürün Temelleri - Semih GÜMÜŞ

Kültür, insanın doğanın içindeki varlığını, onu ötekileştirmeye başladığı anda uç verdi ve insan paylaşmayı öğrendiğinde oluşmaya başladı. Hem olumsuz, hem de olumlu bir başlangıç var orada.

Kültürden söz ettiğimizde özgün bir hayat alanından söz ederiz. Önce bütüncül karşılıkları ararız. Etnik ya da ulusal kimliklere göre değişebildiği gibi, toplumun birbirinden ayrı kesimlerini de anlatabilir kültür. Egemen olanın üst, ötekinin altkültürü anlattığını hem biliyoruz, hem de bugünlerde Türk ve Kürt kimliklerinin birbiri karşısına geçirilmeleri yüzünden bu hiyerarşi gözümüze de sokuluyor. Siyaset, kültürü hiyerarşiye sokarken altın, üstün egemenliğini kabul etmesini de dayatıyor. Tarihi yazan olgulardan biri oldu bu.

Egemen olan, kendi çevresinde altkültürler de mi yaratır, yoksa altkültürler sahip oldukları konumları egemen olana karşı savunarak mı yaşamayı sürdürür? Doğrusu, hikâyenin başlangıcını bulmak kolay değil. Kültür, insanın doğanın içindeki varlığını, doğayı ötekileştirmeye başlayarak gösterdiği anda uç verdi ve insan öteki insanla paylaşmayı öğrendiğinde oluşmaya başladı. Demek hem olumsuz, hem de olumlu bir başlangıç var orada. Zaman içinde insan farklılaşıp kendine kendi gibi insanlarla çok çeşitli topluluklar kurdu, böylece kültür atomlarına ayrılmaya başladı. Her biri kendine özgü bu altkültürlerin bazıları kısa, bazıları uzun ömürlü oldu. Toplumsal ve kültürel değişim hangi altkültürlere daha uzun hayat hakkı tanıyacağını da kendiliğinden gösterir.

Kültürü uygarlık ile yer değiştiren bir terim olarak anlamak yaygın bir düşünme biçimi. Bir yanılsama değil bu. Arada yakın bir ilişki ve benzerlik var. Bakış açınıza göre, bu ilişki biçimi de değişir. Uygarlığı bir hiyerarşiyle birlikte görüyorsanız, pekâlâ uygar olmayan ama özgünlüğünü yadsıyamayacağınız kültürler bulabilirsiniz. Uygarlık, eskisini örterek yeni olanı öne çıkaran bir kesintisiz değişim süreci olarak anlaşılıyorsa, sürekli yanıltacaktır. Çünkü ölmemekte direnen azınlık kültürleri hep var olabilir. Belki asıl ayrım noktası, uygarlığın insandan görece uzakken kültürün insana görece yakın oluşu. Uygarlık dışsallaştıran, kültür içine alan iki dünya gibidir.

Kültür ile tarih arasında, oluşma biçimi ve zaman ile ilişkileri bakımından bir koşutluk bulunabilir. Doğa ile kültür arasındaki ilişki ikisini de başlatır: “Karşıtlık, ‘doğa’nın kendiliğinden oluşan ve gelişip değişen nesne ve olgular alanı sayılmasına karşılık, ‘kültür’ün daima ‘doğa’da sonradan belli yarar, niyet ve amaçlar doğrultusunda insan eliyle oluşturulan bir alan olmasında kendini gösterir.” (Doğan Özlem) Tarihi başlatan da insanın doğayı eğip bükme becerisi değil mi? Kendiliğindenlik (doğa) ve yapma (kültür), doğa ile insanı karşı karşıya getirir.

Kültürün başlıca oluşturucuları

Değil mi ki o topluluğun ortak yapımından söz ediyoruz, kültür, kendisini oluşturan insan topluluğunun eştürdenliğini arar mı? Her kültür bir topluluğun karşılığı olduğuna göre, buna eştürdenlik demeyelim ama özellik ortaklığı diyebiliriz. Kültür bunu arar. Yoksa ortaya çıkamaz.

Bunun gibi, bir dili de vardır kültürün, kendini var etmek için zorunlu olduğu dil. Yalnızca sözcüklerden oluşan iletişim dili –ya da yazı dili– anlaşılmamalı bundan, bir düşünme, davranış, kendini gösterme biçiminden söz ediyorum. Öyle ki, nitelikli edebiyat ile popüler edebiyatın dillerinin birbirinden ayrımları, belki bunu da iyi açıklayabilir. Hem metni var eden yazınsal dilden söz etmiş oluyoruz, hem de tavırdan, bakış açısından.

O kültürün varlığını sürdürebilmesi için zorunlu araçlar ve maddi dayanaklar ve bunların bütününün oluşurduğu dizgesel yapı da ayakta durmak için aranan temeli oluşturur. Hem varlığını ayakta tutmak, hem de kimliğini sürdürmek için gerekli yapı, bu arada elbette geliştirilmeye açık da olacaktır.

Kültürden ne anladığımızı sorguladığımız zaman aklımıza önce maddi olanlar mı geliyor, yoksa düşünsel olanlar mı? Günlük hayatta kültürden söz ettiğimizde daha çok düşünsel bir olgu gelir, bu arada sanat ve edebiyat da o düşünsel alanın büyük bölümünü doldurur. Bunu böyle kabul etmekte sorun yok ama yeterli değil. “Dil, mitos, sanat ve din bu evrenin parçalarıdır.” (Doğan Özlem) İnsan yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz insan.

“Kültürün kendisi, zaten bilişsel ve normatif tarzların iç içe geçtiği tüm insan etkinliklerinin alanıdır,” diyor Doğan Özlem de. Aklımıza ilkin, bu iç içelik geliyor ve kültürü hep bilişsel dolayımlar içinde düşünüyoruz.

Sonra bir basamak yukarı çıkınca ne görünür? Yalnızca düşünsel olan havada kalabilir, ayakları yere basmayınca. Hayat kültürü deyince anladığımız. Nasıl yaşadığımızı, zevklerimizi, ne yiyip içtiğimizi, çalışırken nasıl davrandığımızı, evde nasıl oturup kalktığımızı, eğlence anlayışımızı, kadın erkek ilişkilerini, doğayla ilişkimizi ve bunlara benzer bir dizi küçük alanı düşününce, düşünce dünyamızdan söz etmiş oluyoruz. Oysa bir hayat kültürü, bizim yaratmadığımız şu hayatta dik durabilmenin önkoşullarını sağlamak zorundadır. Zorunlu, bazen tek ya da belirleyici neden olmayabilir ama maddi koşullara enaz düzeyde sahip olmadan kendimize özgü bir yaşama kütürü oluşturmak, yersiz bir iyimserliktir.

Doğan Özlem, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsesi ’nde, “Dilthey, kendisinden sonra Cassirer’in de benimsediği bir yönde, insanın esas dünyasının kültür dünyası (tinsel dünya) olduğunu, insanın kendi tarihine ve kültürüne yönelme biçiminin, kendi kültürel/tarihsel konum ve donanımından hareketle geçekleşen bir anlama edimi olduğunu belirtmişti,” diyor. “Tarihi ve kültürü bilmek demek, onu anlamak demektir. Anlama, ne var ki, mevcut tarihsellik/kültürelliğimizden bağımsız bir edim olamayacağından, hep bir yorumlama edimidir de.”

İnsanın kültürle kurduğu ilişkiyi de anlatan bu yorumun yerinde olduğu söylenebilir. İnsanın kendi seçimi olmadan içine doğduğu kültürle daha baştan yaralanıp bereleneceği de düşünülürse, kültürü benimsemek ve yadsımak, onun hayatla kurduğu ilişkide çok önemli bir yer tutacaktır. İnsanın kendisini anlama etkinliği (edimi) onun hayat serüvenini de bir yola girmeye zorlar.

Kültür, egemen ya da azınlık, kesintisiz bir değişim içinde yaşanır. Eskiyen ve yok olan da olacaktır, kendisini yadsıyarak başkalaştıran da. Demek bugün olanı veri alarak geçmiş kültürlere bakan bir kültür tarihi böyle yazılır. Azınlık kültürünün değişimi ne kadar kolaysa, çoğunluğunki de o kadar zor olur. İlki ötekiyken ve değişime açıkken ikincisi iktidardır ve tutucudur çünkü.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Altındizi
Görüş Bildir