Her Gün 'Pazartesi' Her Yer 'Kırmızı'

-
3 dakikada okuyabilirsiniz

Her Gün “Pazartesi”, Her Yer “Kırmızı” | Ali Günay

Her Gün “Pazartesi”, Her Yer “Kırmızı” | Ali Günay

Öyküler vardır, göründüklerinin tersine zamansız ve mekânsız gibidirler. Başka bir deyişle, belirli bir zamana ve mekâna sığdırılamazlar. Mekânları hem herhangi bir yerdir hem de her yerdir. Zamanları da öyle: Herhangi bir zaman yani her zaman. Konu edilen olay dünyanın her yerinde, her zaman olabilecek türdendir. Sözünü ettiğimiz bir cinayettir. Yani sıradan değilse de olası, olağan karşılanamasa da olağanüstü bir olay değildir. Ama bu usta bir kalemden çıkma, “ilan edilmiş, kurban dâhil herkesin bildiği fakat hiç kimsenin önlemek için kılını dahi kımıldatmadığı bir cinayetin öyküsü” ise o öykü de yazarı da ölümsüzlüğü hak eder.

Bu tür öyküler, rakamlar yerine sembollerin kullanıldığı, sembollerin yerine farklı değişkenlerin yerleştirilebildiği matematik formüllerine benzetilebilir. Formülün en belirleyici iki değişkeni zaman ve mekândır. Bunlara bağlı olarak da kişilerdir, bazen kurumlardır. Matematiksel formüllerden farklı olarak, sembollerin yerine hangi değişken konursa konsun kurgu değişir, serüven değişir ama sonuç hep aynıdır: Kırmızı! Marquez’in Nobel ödüllü (1982) romanı böyle bir öyküdür. Pazartesisi yanıltmasın, kitabın özgün adı Cronica de una Muerte Anunciada ’dır (“Duyurulmuş Bir Cinayetin Güncesi”).

Kitabın “formül” niteliğindeki ilk tümcesi şöyledir: “Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı.”

Şimdi Kolombiya yerine Türkiye, küçük bir kasaba yerine dev İstanbul yazalım. Tarih sembolüne 19 Ocak 2007’yi yerleştirelim. Santiago Nasar yerine de Hrant Dink yazalım. Formül tümcemiz şöyle olacaktır: “ Hrant Dink öldürüleceği gün Agos gazetesine gitmek üzere sabah yedi buçukta kalkmıştı.”

Genel Yönetmeni olduğu, üç yüz, beş yüz kişinin izlediği gazetesine iyi niyetli bir yazı yazmış, “kanı zehirleyen nefreti” mahkûm etmek istemişti. Büyük gazetelerdeki dostlarınca yazının yaygınlaştırılması sonun başlangıcı olmuş, “ilan edilmiş cinayetin güncesi” yazılmaya başlanmıştı. Gerisi bildik hikâye: Azmettirici onu öldürteceğini açıkça duyurmuş, silah temin etmiş, tetikçi bulmuş; muhbir ilgili yerlere rapor etmiş, polis, jandarma istihbaratı durumu öğrenmiş, yazışmalar yapılmış, raporlar dosyalara, dosyalar klasörlere dönüşmüş, Mısır’daki sağır sultan bile duymuşken, İstanbul’un en büyük caddelerinden biri üzerinde güpegündüz öldürülmüştü Dink. Pazartesisi bir gün şaşmış, salıya denk gelmişti. Kırmızısı ise aynıydı.

Başka bir örnek uygulayalım formüle: “Gülşah Öğretmen, öldürüleceği gün, baba evinden çıkmış, ekmek almak üzere bakkala gidiyordu.” Kolombiya’nın küçük kasabası yerine Konya’yı koyalım bu kez.

Ayrıldığı erkek arkadaşından tehditler almıştı Gülşah Öğretmen. Okul, il eğitim ve kültür müdürlerine, valiye durumu iletmişti. Vali onu şöyle avutmuştu: “Takma kafana kızım. Çok çok ölürsün. Ölüm haktır.”

Bir politikacının “Başörtüsü perde gibidir, perdesiz ev ya kiralıktır ya da satılık”; bir yargıcın “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” dediği, bir “akademisyen”in “Kız ya erdedir ya da yerde” diye yazdığı bir ülkede yaşıyordu. Henüz o gazeteci cinayetlerin nedenini çözmemiş, “Kadınlar çalıştığı için, erkek fıtri (yaradılış) rolünü kaybedip vahşi cinayetlere sürükleniyor!” diye yazmamıştı.

Yine de öğretmenliği bırakarak okulun bulunduğu ilden ayrılmış, Konya’ya baba evine dönmüştü Gülşah Öğretmen. Peşini bırakmamıştı Azrail’i. Öldürülmeden önce “O adam beni öldürürse sorumlusu onlardır” diye yazmıştı yetkilileri kastederek.

“Ahmet, Mehmet, Ali, Veli… Öl(dürül)ecekleri gün, kömür ocağına gitmek üzere sabah ezanıyla kalkmışlardı” diye başlayabilir onların “kırmızı pazartesi”si.

Sayıştay görevlileri ocağı denetlemiş, raporlarını yazıp yetkililere sunmuşlardı. Ocakta can güvenliği olmadığına ilişkin, işçiler için ölümcül tehlikeleri belirten tam sekiz ayrı madde içeren raporlar. En başta metan gazı sızıntısı ve birikmesinin yol açabileceği zehirlenme ve patlama sonucu ölümlere vurgu yapılmıştı. “Kırmızı pazartesi”den sonra bakan tarafından açıklanmak üzere sumen altlarındaki yerini almıştı bu raporlar. Hayat da, ocaklarda çalışma da devam ediyordu.

Gazete ve TV’ler: “Beşinin cesedi çıkarıldı. Soruşturma da, üçünün cesedini arama çalışmaları da sürüyor.”

Son bir örnek: “Kaptan Cemil Özben ve arkadaşları öl(dürül)ecekleri gün işe gitmek üzere şafakla kalkmışlardı.”

Kasırgaya yakın şiddette fırtınalı bir gündü. Telefonu çaldığında kara haberi hissetti, “Hayırdır inşallah” diyerek açtı. Arayan amiri idi. Korktuğu gibi haber kötüydü. Karadeniz’de yabancı bir yük gemisi batıyordu. Tahlisiye (kurtarma) botuyla yardıma gitmesi gerekiyordu Cemil Kaptan’ın.

Asıl görevli kaptan fırtınanın şiddetli, botun yetersiz olduğunu belirterek emre karşın çıkmayı reddetmişti. Bir süre önce, göldeki adada mahsur kalan arkadaşlarını su bisikleti ile kurtarmaya gidenlerin acı sonunu öğrenmiş olmalıydı. Amiri, ya botla yardıma gitmesini ya da hemen istifa etmesini istemiş, kaptan yine de çıkmamıştı. Cemil Kaptan ikirciklendi bir an. Ekmek aslanın ağzındaydı. İşinden olamazdı. İki arkadaşıyla denize açıldı. Kısa sürede dalgalar alüminyum botu bir yumurta kabuğu gibi savurup kayalara vurmaya başladı. Bir kayaya tutundu kaptan. Arkadaşları kayıptı. Yardım bekliyordu. Yardıma gelen balıkçıyı dalgalar kayığıyla birlikte yuttu. İnsanlar karşıda birikiyor, çaresizlik içinde kıvranarak bakışıyorlardı. Saatler geçiyordu…

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İstanbulMısırNobelÖğretmenPoliskadınlarolayyumurta
Görüş Bildir