Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Hemingway'den Tavsiye İçin Otostopla 3 Bin Km

 > -

Hemingway'den Tavsiye İçin Otostopla 3 Bin Km

Arnold Samuelson yazar olmak isteyen bir genç adamdı ve 1934 baharında idolü Ernest Hemingway’le tanışmak üzere otostopla Florida’ya gitmişti.

Arnold Samuelson 22 yaşında bir maceraperestti. Kuzey Dakota’da Norveçli göçmen bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Minnesota Üniversitesi’nde gazetecilik konulu final ödevini tamamlamışsa da 5 dolarlık diploma harcını ödemeyi reddetmişti. Üniversite sonrasında ülkeyi gezmek istedi, kemanını bir sırt çantasına koyup otostopla California’ya ulaştı. Seyahatleriyle ilgili birkaç yazısını Sunday Minneapolis Tribune’a sattı.

Samuelson, 1934 Nisanı’nda Hemingway’in Cosmopolitan’da yayımlanan “One Trip Across” adlı hikâyesini okuduğunda Minnesota’ya geri dönmüştü. Bu kısa hikâye daha sonra Hemingway’in dördüncü romanı “Varlık ve Yokluk”un (To Have and Have Not) parçası olacaktı. Samuelson metinden o kadar etkilenmişti ki 3 bin km yol katedip Hemingway’la tanışmaya ve ondan tavsiye istemeye karar verdi. “Bütünüyle aptalca bir şeymiş gibi görünüyordu,” diye yazdı Samuelson daha sonra, “ama Büyük Bunalım sırasında yirmi iki yaşında bir avare yaptığı şeyler için fazladan neden bulmak zorunda değildi”.

Ve Samuelson çoğu aylağın kuzeye vurduğu yılın bu döneminde güneyin yolunu tuttu. Önce otostopla Florida’ya ulaştı, oradan ise anakaradan Key West’e giden bir yük trenine atladı. Bir vagonun üzerinde seyahat eden Samuelson, altında uzanan rayları değil, trenin anakaradan çıkışı boyunca kilometrelerce devam eden suyu görebiliyordu ancak. “Tren mercan resifleri arasındaki uzun köprüler üzerinden, sonunda da doğrudan okyanus üzerinden güneye akıyordu,” diye yazıyor Samuelson. “Bir an gerçeküstü bir dünyaya dalıyor—raylar yok oluyordu—sonra tekrar gerçeğe dönüyordunuz, neredeyse rüyada olduğu gibi.”

Samuelson, Key West’e vardığında orada özellikle zor zamanlar yaşandığını gördü. Sigara fabrikalarının çoğu kapanmıştı, balıkçılık ise can çekişiyordu. O gece sırt çantasını yastık olarak kullanarak rıhtımda uyudu. Okyanus esintisi sivrisinekleri uzak tutuyordu. Birkaç saat sonra bir polis Samuelson’ı uyandırdı ve şehir hapishanesinin hücresinde uyumaya davet etti. “Her gece nezarete atılıyor ve her sabah şehri terk edeceğim beklentisiyle serbest bırakılıyordum,” diye yazıyor Samuelson. Sivrisineklerin istilası altındaki hapishanede geçirdiği ilk gecesinden sonra şehrin en ünlü sakinini aramaya çıkmıştı.

Ernest Hemingway, Key West’teki evinin ön kapısını çaldığımda dışarı çıktı ve ters bakışlarıyla önüme dikilip konuşmamı beklemeye başladı. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Hazırladığım konuşmanın tek kelimesini bile hatırlayamamştım. Uzun boylu, dar kalçalı, geniş omuzlu iri bir adamdı ve bacaklarını iki yana açmış kolları yanlarında olduğu halde önümde dikiliyordu. Darbesini indirmeye hazır bir boksörün içgüdüsel duruşuyla ağırlığını parmaklarının üzerine vermiş, vücudunu hafifçe öne doğru eğmişti.

“Ne istiyorsun,” dedi Hemingway. Samuelson, sıkıntılı bir an sonrasında sırf kendisini görmek için Minneapolis’ten yollara düştüğünü söyledi. “‘One Trip Across’ adlı hikâyenizi Cosmopolitan’da okudum. O kadar beğendim ki sizinle görüşmek için buralara geldim.” Hemingway rahatlamış görünüyordu. “Lak lak etmeye geldiğini ne demeye söylemiyorsun o zaman be adam, beni yoklamaya geldiğini sanmıştım.” Hemingway, Samuelson’a meşgul olduğunu söylese de ertesi gün öğleden sonra bir buçukta tekrar gelmesini istedi.

Samuelson, hapishanede geçirdiği bir başka gece sonrasında eve döndü ve Hemingway’i üzerinde hâki pantolon ve ayağında terlik olduğu halde kuzey verandasının gölgesinde otururken buldu. Önünde bir bardak viski ve New York Times’ın bir nüshası vardı. İki adam sohbet etmeye başladı. Samuelson, Hemingway’in kendisini güvenli bir mesafede tuttuğunu hissedebiliyordu: “Evindeydiniz ama içinde değildiniz. Aşağı yukarı biriyle sokakta konuşmak gibiydi.” Hemingway’in Cosmopolitan’daki öyküsü hakkında konuşmaya başladılar, Samuelson kurmaca yazma konusundaki başarısız girişimlerinden söz etti. Hemingway bunun üzerine bazı tavsiyelerde bulundu:

“Yazma konusunda öğrendiğim en önemli şey bir seferde asla çok fazla yazmamak,” dedi Hemingway, parmağıyla koluma hafifçe vurarak. “Asla içini kurutacak kadar zorlama kendini. Ertesi güne bir şeyler bırak. Bilmen gereken asıl şey ne zaman durman gerektiği. Yazacakların tükenene kadar zorlama. Hâlâ iyi gittiğin, ilginç bir yere ulaştığın ve bir sonraki aşamada ne olacağını bildiğin an duracağın andır. Sonra yazdıklarını bir kenara bırak ve üzerine düşünme; bırak onu bilinçaltın yapsın. İyi bir uyku sonrasında kendini yenilenmiş hissettiğin ertesi sabah, önceki gün yazdıklarını yeniden yaz. Söz konusu ilginç yere gelip bir sonraki aşamada ne olacağını biliyor olduğunda oradan devam et ve bir başka yüksek ilgi noktasında dur. Bu şekilde ilerlediğinde malzemen birçok ilginç yerle dolu olacak ve bir roman yazmaya başladığında hiçbir şekilde takılıp kalmayacak, metnini ilerledikçe ilginç hale getireceksin.”

Hemingway, Samuelson’a çağdaş yazarlardan uzak durmasını ve sadece eserleri zamana yenik düşmeyen merhum yazarlarla yarışmasını tavsiye etti: “Onları geçtiğinde iyi gittiğini bilirsin.” Samuelson’a hangi yazarları beğendiğini sordu. Samuelson, Robert Louis Stevenson’ın “Kaçırılan Çocuk” (Kidnapped) ve Henry David Thoreau’nun “Doğal Yaşam ve Başkaldırı”sını (Walden) zevkle okuduğunu söyledi. “Peki ‘Savaş ve Barış’ı okudun mu hiç?” diye sordu Hemingway. Samuelson okumadığını söyledi. “Acayip iyi bir kitap. Okumalısın. Şimdi, atölyeme çıkacağım ve sana okuman gereken kitapların bir listesini yapacağım.”

Atölyesi evin arkasındaki garajın üzerindeydi. Peşine takılıp bir harici merdiven vasıtasıyla çıkılan atölyesine gittim; karo seramik zeminli, üç tarafında kepenkli pencereleri bulunan ve pencerelerin altından zemine inen uzun kitap raflarının bulunduğu kare şeklinde bir odaydı. Bir köşede düz yüzeyli büyük antika bir masa ve yüksek sırtlıklı bir antika sandalye vardı. E.H. köşedeki sandalyeyi aldı ve masanın her iki tarafına karşılıklı olarak oturduk. Bir kalem buldu ve bir kağıt parçasına yazmaya koyuldu, sessizlik süresince epey huzursuz hisettim kendimi. Zamanını aldığımı fark etmiştim, haytalık deneyimlerimle eğlendirebilirdim onu belki ama fazla sıkıcı olabilirlerdi, çenemi kapalı tutmayı yeğledim. Bana verebileceği ne varsa almak için oradaydım ve ona bunun karşılığında verecek hiçbir şeyim yoktu.

Hemingway 16 kitaplık bir liste yaptı ve Samuelson’a verdi.

“The Blue Hotel”, Stephen Crane

“The Open Boat”, Stephen Crane

“Madame Bovary”, Gustave Flaubert

“Dublinliler” (Dubliners), James Joyce

“Kırmızı ve Siyah” (The Red and the Black), Stendhal

“Of Human Bondage”, Somerset Maugham

“Anna Karenina”, Leo Tolstoy

“Savaş ve Barış” (Voyna i Mir) Leo Tolstoy

“Buddenbrooklar” (Buddenbrooks), Thomas Mann

“Hail and Farewell”, George Moore

“Karamazov Kardeşler” (Bratya Karamazovy), Fyodor Dostoyevski

The Oxford Book of English Verse

“The Enormous Room”, E. E. Cummings

“Uğultulu Tepeler” (Wuthering Heights), Emily Bronte

“Far Away and Long Ago”, W. H. Hudson

“The American”, Henry James

Hemingway daha sonra rafına uzanıp Stephen Crane’in bir kısa hikâye seçkisini aldı ve Samuelson’a uzattı. Ayrıca kendi romanı “Silahlara Veda”nın (A Farewell to Arms) bir kopyasını da verdi genç adama. “Keşke bitirdikten sonra geri gönderebilsen,” dedi Hemingway kendi kitabını kast ederek. “Bu baskıdan elimde kalan tek kopya.” Samuelson kitapları minnetle kabul etti ve akşam okumak üzere beraberinde hapishaneye geri götürdü. “Orada bir gece daha kalabilecekmiş gibi hissetmiyordum,” diye yazıyor, “ve Miami’ye giden ilk yük trenine yetişmek niyetiyle ertesi gün öğleden sonra okumayı bitirdim ‘Silahları Veda’yı. Kitapları saat birde Hemingway’in evine geri götürdüm.”

Oraya vardığında Hemingway’in söylediği şey afallatmıştı Samuelson’ı.

“Seninle konuşmak istediğim bir şey var. Gel oturalım biraz,” demişti Hemingway düşünceli bir şekilde. “Dün sen gittikten sonra teknemde kalacak birine ihtiyaç duyduğumu düşündüm. Başka bir planın var mı?”

“Hiçbir planım yok.”

“New York’dan gelecek bir teknem var. Salı günü Miami’ye gidip tekneyi teslim almam ve birini bulmam gerekiyor. Öyle ağır bir iş değil. Eğer işi istiyorsan, sabahları tekneyi temizledikten sonra bile yazacak vakit bulabilirsin.”

“Müthiş olur bu,” diye cevap verdi Samuelson ve Hemingway’in asistanı olarak bir yıl sürecek macerasına başladı. Günde bir dolar karşılığında 12 metrelik kamaralı Pilar’da kalıp tekneye göz kulak oluyordu. Hemingway her balığa çıktığında ya da tekneyi Küba’ya götürdüğünde Samuelson da ona eşlik ediyordu. Yaşadıklarını—burada alıntılanan ve aktarılanlar dahil—“With Hemingway: A Year in Key West and Cuba” adlı bir hatıratta kaleme aldı. Samuelson ve Hemingway o yıl yazma faaliyeti üzerine bol bol sohbet ettiler. Hemingway, tartışmalarını 1934’te Esquire’da yayımladığı “Monologue to the Maestro: A High Seas Letter” başlıklı yazıda anlattı.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

KitapPolisSavaşet
Görüş Bildir