Aygün Güçer'den “Yılbaşı” Adlı Öykü

 > -

Aygün Güçer'den “Yılbaşı” Adlı Öykü

Aygün Güçer'den “Yılbaşı” Adlı Öykü

Başı mıydı kutlanan, sonu mu?

Her yıl, 31 Aralık gecesi, aklımı kurcalayan bu soruyu kime sorsam aynı yanıtı alıyordum. “Elbette başı!” diyorlardı, üzerinde düşünmeye bile gerek duymaksızın.

Dünyanın en saçma sorusuyla karşı karşıya kalmışçasına, yüzüme dikilen bakışlardaki şaşkınlığı artık kanıksamıştım. Gecenin hangi saatinde sorduğuma ve tüketilen alkol miktarına bağlı olarak, o iki kelimeye birkaç özlü söz eklendiği de oluyordu. “Başı da bir, sonu da bir; ne fark eder, eğlenmene bak!” temasını işleyen bu sözlerden sonra kutlanan olay ve mekândan soyutlanıp bu kez de “eğlenmek” kavramına takılıp kalıyordum. Sahi, neydi eğlenmek? Hoşça vakit geçirmek mi, oyalanmak mı yoksa alay etmek miydi? Ben bu sorularla boğuşurken yavaş yavaş yanımdaki sandalyeler boşalıyor, masanın bir ucunda yapayalnız kalıveriyordum.

İnsanların vefasızlığıydı içime dokunan. Başlangıçları bu kadar önemsiyorken sonlara karşı nasıl bu kadar ilgisiz kalabildiklerini bir türlü anlayamıyordum. Başlayan bir şey, henüz ne olup, ne olmayacağı belirsiz bir taslakken alkışlanıp buyur ediliyor, tamamlanıp bittiğinde ise bir kenara atılıveriyordu. Yaşam, derin bir açlık ve tokluk duygusuydu sanki. Masalar büyük bir coşkuyla donatılıyor; insanlar, tıka basa yiyip içtikten sonra, tadını öve öve bitiremedikleri yiyeceklerin kalanlarını hiç acımadan çöpe döküyordu. O çöplerle beraber yaptığım ve yapacağım her şey anlamını yitiriyor, başlayamadan tükeniyordum.

Tükeniyordum evet, bu gece otuz beş yaşıma veda edecektim. Annemin dediğine göre yılbaşı akşamında doğmuştum. “Saat tam on ikiydi, havai fişeklerin sesine karışmıştı çığlıklarım,” diye anlatır dururdu. Belki de ne başı ne de sonuydu yılın. Tam ortada, Araf’ta kalmıştım.

İnsan, otuz beşine gelince şöyle bir durup düşünmeden edemiyor. Şairin sesi, uğursuz bir nakarat gibi gelip yerleşti bile dilimin ucuna. Evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak, evdekilerin dırdırından kurtulmak gerek. Henüz çok erken, daha vakit var, dönemlerimi çoktan aştığımın farkındayım. Yolun yarısını kendi istediğim gibi yaşamışken, kalan yarısında da (kaldıysa tabii) onları memnun edebilirim. Bu kez yılbaşı akşamını herkes gibi kutlamaya, sevgilimi elimden kaçırmamaya niyetliyim. Erdal, benden bir yaş kadar küçük ama olgun, iş güç sahibi, tutarlı ve bir damat adayında olması gereken özelliklerin çoğuna sahip bir erkek. Üç ay önce tanışmış olmamıza rağmen, nişanlı değilse de, sözlü sayılabilecek ciddiyete doğru ilerleyen bir ilişkimiz var. Birlikte sinemaya gidiyor, yemeğe çıkıyoruz. Zamanı olmadığı için pek fazla kitap okuyamadığından şikâyetçi ama gösterimdeki hiçbir filmi kaçırmıyor. Bense zihnimde, sinemada geçen iki saati, yolda geçen zamana ekleyip dakikada kaç sayfa okursa kitabın neresine gelebileceğini hesaplarken ona hiçbir şey belli etmemeye çalışıyorum. Başarıyor olmalıyım ki, bu yılbaşı akşamına özel bir önem veriyor. Bekâr arkadaşlarıyla değil, geçen yıl evlenen arkadaşı Mustafa ve Meltem’le beraber, beş yıldızlı bir otelde, canlı müzik eşliğinde şahane bir gece geçireceğimizi müjdeliyor. Çok sevinmiş ve etkilenmiş görünüyorum. Kararlıyım, ben de onlar kadar eğleneceğim, o melun soruyu değil sormak, aklımdan bile geçirmeyeceğim.

O gece, otelin önünde, arabadan inerken vale, elinde çadır kadar şemsiyesiyle koşarak geliyor. Amaç hizmet; hizmet, bizi kardan korumak! Yine o soru takılıyor aklıma: Peki ama nedir eğlenmek? Yün bere ve atkılarla sarınıp sarmalanıp, botlarımızla karlara bata çıka yürürken koltuğumuzun altına sıkıştırdığımız şişeden şarap içip ışıklandırılmış ağaçların altında kar tanelerinin dansını izlemek mi; Aralık ayazında, ince topuklu ayakkabılarla, karda düşmeden yürümeye çalışıp kuaförden çıktığı için bozulmaması gerektiği düşünülen saçlarımı o güzelim havadan sakınmak mı?

Vestiyere paltomuzu verirken yağan kara sırtımı dönsem de kış ortasında sahte bir yaz gecesi yaşamaya çalışmanın anlamsızlığı yüreğimi acıtıyordu.

Salon gereğinden fazla sıcaktı. Şık tuvaletli kadınlar, açıldıkça açılmış; fularlar çıkarılıp şallar omuzlardan düşürülmüştü. Erkeklerse henüz ceketlerini çıkaracak cesarete sahip olacak kadar sarhoş olmadıkları için buram buram terlemekle meşguldüler. Meltem’le Mustafa erken gelmişler, ikinci kadehi yarılamışlardı bile. Geciktiğimiz için özür dileyip oturduk. Bir hafta önce birlikte gittiğimiz yemek dışında ortak bir konumuz olmadığından konuşacak bir şeyler bulmaya çalışıyor, sessizlik anlarında müziği dinliyormuş gibi yapıp parmaklarımı masaya vurarak ritim tutuyordum. Orkestra hareketli parçalar çalıyor; bir kadın, çatal bıçak seslerini bastırmak için, çığlık çığlığa şarkı söylüyordu. Fazlasıyla zengin ordövr tabağı, sürekli yenilenen ara sıcaklarla tepeleme doluyor, garsonlar boşalan kadehleri doldurmak için oradan oraya koşuşturup duruyordu.

Kadehler kim bilir kaç kez kalkıp indi. Tabaklar doldu, boşaldı. Midelerdeki açlık sinyalleri nihayet susturulup, kulaklar müziği duydu, dans başladı. Daracık pistte yüzlerce insan, ritimsiz, yersiz yurtsuz, amaçsız salınıp durdu. Dört ayaklık bir yer bulup, biz de kalabalığa katıldık. Sırt sırta, omuz omuza süren mücadele, müziğin aniden hızlanmasıyla son buldu, yerimize döndük. Tam oturuyorduk ki “Erdal Abiii, bu ne hoş sürpriz!” diyerek gelen genç ve işveli sesle irkildim. Tanıştırıldık: Ebru Hanım, Erdal’ın babasının arkadaşının kızı. Kızın arkasından yetişen babası Erdal’a sarılıp sarılıp öpüyor, annesi iki masa öteden gülerek el sallıyor. Hepsi bu karşılaşmadan memnun, en çok da Ebru’nun işine gelmiş görünüyor, ailesiyle aynı masada oturmaktan sıkılmış, kaçacak yer arıyorken bizi buluyor. Yuvarlak masamıza üç kişilik servisi sıkıştırmaya çalışıyor garson. “Başka bir arzunuz var mı?” diye soruyor taşıma işini bitirip. Feyyaz Bey, “Sağ ol evladım,” deyip avucundaki parayı garsonun cebine el çabukluğuyla koyuveriyor.

Kadehler tokuşturuluyor, içki su gibi akıyor, Ebru, Erdal’a doğru kayıyor, Feyyaz Bey beni esir almış, kimlik bilgilerimi sorguluyor. Annesi Sevim Hanım, hâlâ gülümsüyor. Ebru, yüksek lisansını tamamlayıp Amerika’dan dönmüş, yeni yılı ailesiyle geçirmek istemiş. Feyyaz Bey hemen lafa dalıyor, “Öyle zamane kızlarına benzemez benim kızım,” diyor. “Hem böyle gecelerde evladını sokağa bırakıp kurda kuşa yem edecek göz var mı bende?” derken neden bana bakıyor anlamıyorum. Bizim garson şişe şişe içki taşıyor. (Artık o bizim oldu, masamızın etrafında dönenip duruyor. Her dönüşte cebi daha bir şişkinleşiyor.) Erdal, sünger gibi içtikçe içiyor; Ebru, hiç de ondan aşağı kalmıyor. Eski günleri yâd ediyorlar; bir zamanlar aynı apartmanda oturmuşlar. Ebru, küçük bir kızken Erdal’a âşıkmış, anlatıp gülüyorlar. Kız gülerken oturduğu sandalyesi bile kıkırdıyor.

Orkestra, oyun havalarına geçmiş; pistte, karışık dalgalı bir hareket var. İçki şişede durduğu gibi durmuyor. Herkes, içindeki müzik eşliğinde, alabildiğince özgür, sallanıp duruyor. Müzik sussa da fark etmeyip dansa devam edeceklerinden adım gibi eminim. Ebru, kıkırdayan sandalyesinde, fıkır fıkır oynamaya başladı bile. Amerika’da oryantal dans dersleri de almış, yüz bulsa masanın ortasına çıkıp gösterecek hünerlerini ama anne gülümseyerek engelliyor kızını. Kadın ilginç bir gülümseme diliyle konuşuyor sanki.

Gece yavaş yavaş tükeniyor. Doğum günüm şerefine getirilen şampanya patlatılıyor. Herkes Erdal’ın jestine övgüler düzerken gözlerim fırlayan mantarın peşine takılıp salonu dört dönüyor. Ebru, can alıcı soruyu sormakta gecikmiyor: Kaç yaşına girdiniz? Sitemkâr gülümseme , kızının gözleriyle buluşup soruyu örtbas ediyor. Bense o gülümsemelere pabuç bırakmayacak kadar içmişim, “Otuz beş!” diyorum, hiç çekinmeden. Sesim, boş bir otuz beşlik şişe gibi düşüyor masaya. Ortalık cam kırıklarıyla dolu. Erdal, suçlayarak bakıyor gözlerimin içine. İnsanlar neden rahatsızlık duyuyorlar bir kadının yaşını alenen söylemesinden anlayamıyorum. Cam kırıkları yüreğime batıyor. Hızımı alamayıp devam ediyorum. Buraya geçen yılı değil de gelecek yılı kutlamaya geldiğimize göre, otuz altı yaşım şerefine kaldırabiliriz kadehleri deyip, masadaki suskunluğun tadını çıkarıyorum. Şimdi roller değişti, eğlenen benim.

Sessizlik fazla uzun sürmüyor. Gecenin son saniyeleri geri sayımla tüketiliyor. On, dokuz, sekiz… (Hayır, o şapkayı takmayacağım başıma.) Yedi, altı… (O maskeleri takınca dünya gözlerinize daha mı farklı görünüyor?) Beş… (Hayır söndürmeyin yılın son ışıklarını!) Dört, üç… (Bitiyor, bitiyor bir yıl daha…) İki, bir… (Her son, bir başlangıç mıdır?)

Mutlu Yıllaaaarrrrrrr…

Sarmaşıklar gibi dolandık birbirimize. İlk kez görüşüyormuşçasına sarılıp öpüşüyoruz. Erdal’ı Ebru’nun kollarından güçlükle çözüp veda eder gibi kucaklıyorum. Yeni yılın şerefine bu kez Feyyaz Bey’in açtırdığı şampanyadan sonra damarlarımda eser miktarda kan, bolca alkol dolaşıyor. Kulaklarımda ziller çalıyor diye düşünürken çılgınca bir alkış kopuyor; bir dansözümüz eksikti, o da geliyor, artık her şey tamam. Feyyaz Bey, koca göbeğini hoplata hoplata piste fırladı bile. Ebru, dansözün zillerini taktı parmaklarına, değme oryantale taş çıkartıyor. Bayan gülümseme , devirdiği kadehlerden sonra etkisiz hale gelmiş, sandalyesinde uyukluyor. Meltem, Mustafa’ya fısır fısır bir şeyler anlatıyor, Mustafa’nın kulağı onda ama gözleri dansözde. Erdal, ceketini beline bağlayıp atladı piste, Ebru’yla kalça tokuşturuyor.

Geçip giden yıla kimsenin aldırdığı yok. Yeni yıla nasıl başlarsan öyle geçer inancıyla sahnede kurtlarını döküyor herkes. Sarhoş gülümseme bile kalkmış, kocasına göz süzüp, gerdan kırıyor. Benim kurtlarımsa kafamda, beynimi kemiriyor, dökülmeye hiç niyetleri yok.

Çantamı açıp vestiyer fişini Erdal’ın telefonunun yanına bırakıyorum. Görevliye yüklü bir bahşiş verince numaramı söyleyip paltomu almam sorun olmuyor. Kapıda bekleyen taksilerden birine atıyorum kendimi. Şoför, aynadan gözlerimi bulup “Nereye?” diye soruyor.

“Yalnızlığıma,” diyorum, ne düşüneceğini umursamadan. “Mutlu yalnızlığıma…”

Kar, usul usul yağıyor.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

KitapŞarapkadınlarmüzikolayoyun
Görüş Bildir