Türk'ün ve Türkçülüğün Şövalyesi Ruh Adam: Hüseyin Nihal Atsız

-

12 Ocak, Atsız'ın 113. doğum günü. Hep ölüm gününde hatırlanır, anılır, dualar okunurdu. Bense onu doğum gününde hatırlamayı tercih edenlerdenim. Bu sayede tekrar yad etmiş olalım BÜYÜK TÜRKÇÜYÜ.

Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.

İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye ye yazıldı.

Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır.

Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesi'nin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağrılmış, Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası'nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası Mehmet Fuad Köprülü'nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur.

Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.

Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır.

Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.

Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.

1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav'ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir.

19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.

Reşid Galib, Atsız Mecmua'nın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız, Edebiyat Fakültesinin Dekanını Tokatlıyan Otelindeki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız'a bu hadise için hiçbir şekilde tepki gösterilmemiştir.

Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

Atsız, Edirne'de iken Atsız Mecmua'nın devamı mahiyetindeki aylık Türkçü dergi Orhun'u (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934, sayı 1-9) yayımlamıştır. Orhun dergisinde, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarında bulunduğunu iddia ettiği yanlışları ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933'te bakanlık emrine alınmıştır ve Orhun dergisi de 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız'ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur Atsız ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra Atsız adlı iki oğlu olmuştur. Atsız, ikinci eşi Bedriye Atsız'dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.

Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi'ne geçen Atsız, burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız, 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

Atsız, Boğaziçi Lisesi'nin Türkçe öğretmeni iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper'in de teşvikiyle Orhun dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944, sayı:10 ile 16 arası, 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.

1944 Irkçılık-Turancılık Davası

II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye'de komünist faaliyetlerin arttığını düşünen Atsız, Orhun'un Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında, daha önce 5 Ağustos 1942 tarihli meclis konuşmasında "Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir." diyen devrin Başbakanı Şükrü Saracoğlu'na hitaben bir açık mektup yayımladı.

Atsız, Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda, Şükrü Saracoğlu'na hitaben ikinci açık mektubunu yayımlayarak Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel'in Marksist faaliyetlerde bulunduklarını ve Millî Eğitim Bakanı'nın "komünistleri kolladığını" ileri sürerek devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'i istifaya çağırdı Bu ikinci açık mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep olarak başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok şehirde, antikomünist gösterilere yol açtı. Bunun üzerine Hasan Âli Yücel, 7 Nisan 1944'te Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verdi.

Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.

Sabahattin Ali'nin arkadaşı ve Atsız'ın da yakın arkadaşı olan Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Şaik Gökyay'ın arabuluculuğuna rağmen dava açmak zorunda kaldı. Aleyhine dava açılan Atsız, trenle Ankara'ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edildi.

Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır. Davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali'ye "vatan haini" dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız'ın cezası hâkim tarafından "millî tahrik" gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir. Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.

19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.

Aralarında Alparslan Türkeş gibi subay, üniversite profesörü, öğretmen, doktor ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu sanıklar, sorguya çekilmişler; Atsız dahil sanıklar, daha sonra tabutluk diye adlandırılan hücrelerde işkence gördüklerini belirtmişlerdir. 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış, 'Irkçılık-Turancılık davası' adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6 yıl 5 ay hapse mahkûm olmuştur.

Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Kenan Öner-Hasan Âli Yücel davası adı ile tanınmıştır)[kaynak belirtilmeli], 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.[12][13] Bu dava ile ilgili Hayri Yıldırım tarafından 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası adında bir kitap yazılmıştır.

Dava Sonrası

Nisan 1947'den Temmuz 1949'a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi'nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan "Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir" adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

Atsız'ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız'ı 25 Temmuz 1949'da Süleymaniye Kütüphânesi'ne "uzman" olarak tayin etmiştir.

Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950'de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin olmuştur.

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi'nde vermiş olduğu "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet gazetesi, Atsız'ın aleyhine haberler yayımlamıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız'ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden "muvakkat" kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi'ndeki görevine tayin edilmiştir.

31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

Atsız, 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği’ nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Gaziantep'e giderken bir işçinin kendisine "idareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözlerine karşılık, "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür." demiş; Atsız bunun üzerine, Ötüken'in Nisan 1967'de yayınlanan 40, sayısından itibaren "Konuşmalar, I" (Sayı 40), "Konuşmalar, II" (Sayı 41), "Konuşmalar, III" (Sayı 43), "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası" (Sayı 43), "Doğu Mitinglerinde Perde Arkası" (Sayı 47) ve "Satılmışlar-Moskof Uşakları" (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde, Marksistlerin Doğu bölgelerinde gizli çalışmalarda bulunduklarını iddia etmişti. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmış fakat Atsız'a hiçbir suçlamada bulunulmamıştır.

Ancak bu yazılar üzerine, Ankara sokaklarında Atsız aleyhine hazırlanmış, ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler dağıtılmış[kaynak belirtilmeli] ve aynı günlerde Adalet Partisi Diyarbakır senatörlerinden biri, Senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.

Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.

Uzun duruşmalardan sonra mahkeme, Ötüken'in sahibi Atsız'ı ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek'i on beşer ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1'lik ekseriyetle verilen bu karar, temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1'lik kararda ısrar edince, Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek "Tashih-i karar" isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

Kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne yatan Atsız'a, Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından "cezaevine konulamayacağı" kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde değiştirilmiştir.

Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız'ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi'ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiştir.

Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.

Atsız, suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, kendi yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affetmiştir.

22 Ocak 1974'te Bayrampaşa Cezaevi'nden tahliye edilen Atsız, 1.5 yıllık cezasının 2.5 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın tarifi ile "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" Atsız, ateşli ve keskin bir üslûba sahip idi.

Ölümü

Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir.

13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.[14]

Osman Ağa Camii'nde cenaze namazı kılındıktan sonra İmam'ın ''Merhumu nasıl bilirdiniz?'' sorusuna Fethi Gemuhluoğlu yüksek sesle: ''Bu musalla taşı, Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, hoca efendi!'' demiştir.

Siyasi görüşleri

Nihal Atsız, çocukluk döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yılına, gençlik döneminde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına tanıklık etmişti. Yaşadığı dönemde yükselişe geçmiş olan Türk milliyetçiliğinin etkisi altına girmiş ve bu fikir akımının sıkı bir savunucusu olmuştur. Atsız, kendisini Türkçü, milliyetçi ve Turancı[16] olarak tanımlamıştır. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda çokça destekçi bulmuş olan sosyalizm akımına ve İslamcılığa şiddetle karşı çıkmıştır ve bu akımların karşısında bulunmuştur. Yaşamı boyunca sol görüşlü kimseler tarafından kendisine pek çok kez "faşist" olduğu suçlamasında bulunulmuştur fakat Atsız kendisinin bir faşist olmadığını, yalnızca bir Türkçü-Turancı olduğunu yinelemiştir. Türk-İslam sentezini savunan Ülkücülerle ortak çalışmada bulunmamıştır. Öz Türkçülüğün savunucusu olmuştur.

« Hakkımda türlü türlü sözler söyleyen insanlara ve hakiki fikrimi soranlara şunu söylemek isterim ki ben ne faşistim, ne demokratım. Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk’üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülüktür. »

Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:

« ...Hamit Şevket bunları biliyor mu? Bilmiyorsa benim Hitlerizme tabi bir adam olduğuma nereden hükmeder? Saçlarım benzermiş... Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler'in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki onbinlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya... Hamit Şevket asla unutmasın ki bu vatana bağlılıkta kendisini benimle bir tutamaz. Çünkü ondan fazla olarak ben bu toprağa ecdadımın kanı ve hatırasıyla bağlıyım. »

Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.

« Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. »

« Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülük’ten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçüler’ce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir. »

Kitapları ve Çıkardığı Atsız Mecmua ve Orhun/Orkun Dergilerinin İlk Sayıları

Ruh Adam

Deli Kurt

Bozkurtların Ölümü 

Bozkurtlar Diriliyor

Yolların Sonu

Dalkavuklar Gecesi/Z Vitamini

Türk Tarihinde Meseleler

Aşıkpaşazade Tarihi

Türk Ülküsü

Çanakkale'ye Yürüyüş

Türk Edebiyatı Tarihi

Üç Osmanlı Tarihi: Oruç Beğ - Ahmedi - Şükrullah

Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar

Türk Ansiklopedisindeki Yazıları

İstanbul kütüphanelerine göre üç bibliyografya: Birgili Mehmed Efendi bibliyografyası, Ebussuud bibliyografyası, Âlî bibliyografyası

Turancılık Milli Değerler ve Gençlik

Tarih, Kültür ve Kahramanlar

İçimizdeki Şeytan: En sinsi tehlike ; Hesap böyle verilir

Atsız Mecmua: https://tr.scribd.com/doc/24799868/Ats%C4%B1z-Mecmua-Say%C4%B1-1

Orhun Dergisi: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/orhun-dergisi-1-nisan-1944.html

Orkun Dergisi: https://issuu.com/canerkara/docs/orkun__ii__-_1._say__

Hüseyin Nihal Atsız'ın bildiği diller

Çok iyi derecede bildiği diller:

Türkçe(Tarihteki tüm lehçeleriyle birlikte)
Fransızca
Arapça
Farsça

İyi derecede bildiği diller:

Çince
İngilizce

Orta derecede bildiği diller:

İtalyanca
Almanca

Yazılarından da anladığımız kadarıyla dinle arası pek yok ve deist olarak hayatını sürdürmüş.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kuruluş tarihini ortaya çıkarmış (M.Ö. 209), alanında tek kaynak olan Aşıkpaşazade Tarihini yazmıştır.

Atsız'ın Vasiyetnamesine Oğlunun Yazdığı Yazı

Bir önceki yazımda internete girerek orada “kendimi” yâni Yağmur Atsız maddesini arayıp hayretlere düşdüğümü belirtmişdim.

Neden hayret etdiğimi orada kısaca anlatdım. Fakat ayrıca dikkatimi çeken bir başka husus, Babam Nihâl Atsız’ın “Vâsiyetnâme”sinin de bu yazılanlar arasında aşırı derecede büyük bir rol oynaması oldu. Bu üçyüz küsur bin “girme”nin (entry karşılığı kullandım. Nasıl?) tabii ki ancak rastgele bir bölümüne göz atabildim ama edindiğim izlenim tamâmı içinde en az yarısının bu “Vâsiyetnâme”ye değinmeden edemediği yolunda.

Belki bilmeyenler vardır, tabii artık kaldıysa. Atsız 1941 târihli bu metinde, o zamanlar henüz birbuçuk yaşında olan bana hitâb ederek özetle, aşağı yukarı akla gelebilecek bütün milletleri “bizim düşmanlarımız” olarak tavsîf ediyor ve bunların hepsiyle boğuşmak zorunda kalacağım için bana Tanrı’dan kolaylıklar diliyordu.

Vasiyetnâme yazmasının sebebi ise o günler Almanya ile harbe tutuşmamız bir an meselesi gibi olduğundan silah altına alınacak ve Trakya’da cereyân edecek çok kanlı muhârebeler sırası büyük bir ihtimalle şehid düşeceğini tahmîn etmesiydi.

Pazartesi sabahı (Şu internet olmasa hayatda ne halt edecekmişiz acabâ?) yine âletin başına oturarak “Nihâl Atsız” diye girdim. Rahmetli Peder hakkında ise altıyüz küsur bin madde var! Madde bağımlısı olmamak işden değil!

Onların fevkalâde büyük bir bölümünde de yine bu “Vâsiyetnâme”den bahsedildiğini tesbît etmek beni şaşırtmadı, tahmîn ediyordum.

Bu “Vasiyetnâme” muhabbeti onyıllardır, yaklaşık 55 yıldır, bir türlü peşimi bırakmadığı için bu konuya biraz sarâhat getirmem artık farz değilse bile sünnet oldu diyebiliriz:

Efendim, ben bu “vasiyetnâme”nin varlığından, onüç ondört yaşlarında bir öğrenciyken o zamanki ünlü “Akis” Dergisi’ndeki bir story vâsıtasıyla haberdâr oldum. O yorumlu haberin sonunda “Oğlum, işte senin baban gibi sivri akıllılar...” şeklinde bana da bir direkt hitab vardı. Ömrümde bu yoldan aldığım ilk mesaj olduğu için heyecanlandım. Pek olumlu bir hava taşımadığı, beni düpedüz küçümsediği için biraz da bozuldum.

Bu “Vasiyetnâme”nin orijinalini görmüş değilim. Çünki 1944 Tevkıyfâtı’nda Babam Ankara’da içeri alınırken sivil polisler bizim İstanbul’daki eve de gelerek yazılı ne kadar kâğıt varsa el koyup götürmüşlerdi. O evrakdan bir daha hiç haber alamadık. Ne de olsa “Millî Şef” devriydi. Öyle fazla ukalâlığın lüzûmu yokdu.

Netîceten bu belge hâlâ yüce devletimizin arşivlerinde olsa gerek.

Tabii çokdan yırtıp atmadılarsa...

Fakat işin asıl ilginç tarafı bu “vasiyetnâme” diye yarım asırdan uzun süredir laklakıyyâtı yapılan metnin Nihâl Atsız’a âid vasiyetnâme ile bir alâkası bulunmamasıdır!

Gerçi son tahlilde bu da bir “vasiyet”dir, zîrâ “Evlâdım, git o milletlerin hepsini tepele!” diyor.

Diyor ama “Oğlum Yağmur, vasiyetnâmeyi biraz önce bitirdim.” cümlesiyle başlıyor!

Asıl vasiyetnâme olsa “bunu biraz önce bitirdim” diye mi başlar?

Velhâsıl vasiyetnâme-vasiyetnâme diye bir şamatadır gidiyor ama insan biraz da okuduğunu anlar, değil mi?

Bakınız beni nelerle uğraştırıyorlar!

NOT: Bir bakanımızın üç gün evvel Türkiye’nin yaz saatini kışın da muhâfaza etmesi için bir yasa önerisi hazırlayacağını okuyunca “lâhavle” çekerek bunun akıl kârı olmadığını belirtmiş ve diğerleri meyânında meâlen şu gerekçeyi de göstermişdim:

“Üstelik bu yüzden, çok yakın ilişkilerimiz bulunan düzinelerce ülkeyle aramızdaki saat farkları biraz daha açılacağından böylece bir sürü ekonomik problemle de karşılacağız. Çünki müşterek mesâî saatleri daha da eksilecek. Meselâ İngiltere ile Türkiye arası saat farkı ikiden üçe çıkacak ve böylece bizde saat 08.00’de çalışmaya başlayan bir firma Londra’daki partneriyle ancak saat 11.00’den îtibâren temâsa geçebilecek.”

Dün, başda ihrâcatçılar olmak üzere pek çok meslekî kuruluş Değerli Bakan’a aynı yoldaki îtirazlarını bildirerek kendisini “akıl ve iz’an” yoluna dâvet etdi. Bence tamâmen haklı olarak mûmâileyhe “Arab Ligi’ne mi gireceğiz?” suali de tevcîh edildi, zîrâ bu uygulamanın “en elle tutulur” sonuçlarında biri, Türkiye’nin Suûdî Arabistan’la “birhizâya” gelmesi olacakdı.

Demek ki yanlış hesab sâdece Bağdad’dan değil, Londra, Paris ve Berlin’den filan da dönebiliyormuş!

Hattâ oralara ne hâcet, İstanbul’dan!

Sizi belki henüz bu mevzûda bilgilendirmediler ama Türkiye kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ köyü değil, Sayın Bakan!

Yağmur Atsız

Kaynak: http://www.star.com.tr/yazar/Atsizin_Vsiyetnmesi-yazi-634487/

Kafatasçılık Muhabbetine Yazdığı Yazı

“Bugün fazla ciddî konulara girmeyerek neş'eli birşeyler yazayım istiyordum ama kısmet değilmiş. Her işin başı kısmet, Kardeş... Bu karârımı değiştirmeme Rahmetli Peder sebebiyet verdi. Evet, o olmasaydı niyetimi gerçekleştirebilecekdim ama birileri tutup yine yok "kafatasçı" yok "kan tahlilcisi" filan diye girince canım sıkıldı. Aslında bu tür iddialarla uğraşmamaya, onları yok saymaya da karar vermişdim ama bâzen dayanamıyor insan. Onun için Nihâi Atsız'ın "ırkçılığı" meselesini, bu sefer inşallah hakıykaten son olarak bir kere daha ve "kendi kaleminden" olmak üzere ele almak zorunda hissediyorum kendimi!

Bakınız mûmâileyh ne demiş: "Irkçılık, birtakım şarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kan tahlîl etmek, kafatası ölçmek veya yedi ced saymakla alâkalı değildir. Irkçılık, yabancı hiçbir şuuru benimsememek, ona sâhip çıkmamak dâvâsıdır!" Tamam mı? Yetmediyse bir de şu satırlara göz atalım: "Türk soyundan gelenlerle kendini bir Türk kadar Türk hissedenlere Türk denilir." Yâni Adam daha nasıl söylesin?

Ha, bakın, Atsız gerçi kan tahlîli yapmazdı ama kafatası ölçer ve bundan bayağı keyif de alırdı! Bunun için yaklaşık 50/55 santim uzunluğunda ve uçları içeriye doğdu mukavves, yâniyâ kavisli, pergele benzeyen bir âlet kullanırdı. Sap tarafında ise bir gösterge ve üzerinde hareket etdiği işâretler bulunuyordu. Âletin uçları oynadıkça bu ince ok da hareket ederek o işâretlerden birini gösteriyordu. Atsız genellikle kafatasını ölçtürmekden zevk alan ve bunu bir tür salon oyunu gibi telâkkî eden konukların başlarını; önden ve yandan olmak üzere bu âletle ölçer, sonra elde etdiği rakamları, kendisinden başka kimsenin okumasına imkân olmayan kargacık burgacık bir yazıyla bir kâğıda çiziktirir, esrârengiz bâzı hesablar (!) yapar ve sonra "netîce"yi bildirirdi: "Ooo, Hanımefendi, siz tasavvurun fevkinde bir Türksünüz! Bu ölçülere göre son iki üç yüz yıl boyunca âilenize saf Türklerden başkası karışmamış!" Yâhut: "Hımmm, Filanca Bey Kardeşim, tuhafdır, ben sizi daha saf bir Türk çıkacak tahminiyle ölçmüşdüm ama keşke bundan sarfı nazar etseymişim... Mâmâfih derd edinmeyin, mukadderât!.." Gerçekde o "kafatası ölçme âleti" Mânevî Babası Dr. Rızâ Nur'dan kalma bir havsala ölçme âletiydi. Yâni, hâmile kadınların rahat doğum yapabilip yapamayacaklarını anlamak üzere leğen kemiklerini ölçmek üzere kullanılan bir tıbbî cihaz... Rahmetli'nin tuhaf bir mizah anlayışı vardı. Kısacası, ömrü boyunca ırkçı olduğunu vurgulamakdan geri kalmadı ama böyle kan tahlîli, kafatası ölçümü vs. gibi "bilimsel" (!) metodlara da metelik vermedi. Dediğim gibi, ben bu konuya girmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyordum ama birileri yine durup dururken kurcalayınca tersime gitdi. Be adamlar! Bir şey iddia ediyorsunuz ama meseleyi daha kendiniz anlamamışsınız, oturup ahkâm kesiyorsunuz! Rahmetli Arkadaşım Uğur'un dediği gibi bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olan güruh... Önce bir aç oku da sonra konuş, n'estpas? Sevâbına birkaç mısrâ ile bitirelim: "Herşey düzelecek diye başladık hayâta! Herşey düzelecek ama elif-be-te, mâlûmât, cehil... Ve mütehassisen kaçmadan ifrâta Bir uzman arama safhasındayız ehil!"

Yağmur Atsız

Kaynak: https://odatv.com/babam-kafatasi-olcmekten-keyif-alirdi-1308131200.html

Nihal Atsız-Yaşar Kemal Dostluğu

ALMANYA'ya geldiği zaman, Yağmur Atsız-Ayşim Alpman çiftinin Köln'deki evinde kalan ünlü bir konuk vardır: Yaşar Kemal. Genç çiftin ‘Yaşar Ağabey' olarak seslendiği Yaşar Kemal, bir akşam ‘uzunca sayılabilecek bir süre' Yağmur Atsız'ı süzdükten sonra, ‘Biliyor musun, ben senin babanla rakı içerdim' diye konuşur. Yağmur Atsız doğal olarak inanmayıp ünlü romancının şaka yaptığını sanır ve ‘Ağabey, koskoca Atsız sizin gibi çulsuz bir gomonistle oturup rakı içmeye tenezzül eder miydi ki?' diye sorar. Bunun üzerine Yaşar Kemal şunları anlatır:

‘Ederdi, ederdi.. Hem öyle ahım-şahım yerlerde değil, ikindi üzerleri zaman zaman Sirkeci'deki meyhanelerde buluşup rakılar ve laflardık. Sonra o Karaköy'den karşıya geçerdi. Ben de kendi işime giderdim.

- Peki ne münasebetle tanıştınız?

- Benim İnce Memed'i okumuş ve çok hoşuna gitmiş. ‘Ben bu gençle tanışmak istiyorum' demiş. Götürüp tanıştırdılar. Birbirimizden hoşlandık. O tabii ki benim komünist olduğumu biliyordu. Ben de onun Türkçü olduğunu. Ama yine de iyi anlaşırdık. 

(Yağmur Atsız, Ömrümün İlk 65 Yılı, s.101)

***

Önümüzdeki hafta çıkacak olan “ÖMRÜMÜN ILK 65 YILI” adlı kitabımın bâzı bölümlerini “TÜRK EDEBIYÂTI” Dergisi’nde yayınlamışdım. O bölümlerden birinde Atsız ve Yaşar Kemâl’in pek bilinmeyen dostluk hikâyesini, arada buluşup nefîs öğle rakıları içdiklerini, tamâmen zıd dünyâ görüşlerine rağmen birbirlerini pek sevdiklerini v.s. anlatıyordum. 

İnce Mehmet telaşı

BUNLARIN bana, 1970 sonları adamakıllı sık görüşdüğüm ve bâzen Köln’deki evimizde haftalarca misâfirim olan Yaşar Ağabey yine bir rakı sofrasında anlatmışdı. Ama 1955 Sonbahârı “İNCE MEMED” ilk piyasaya çıkdığı vakit Atsız’ın bunu nasıl telâşla getirdiğini ve bana da okutduğunu çok iyi hatırlıyordum.

Benim bu yazım, kâinâtı Karagöz göstermeliği gibi İKİ BOYUTLU, yâhut sâdece AK VE KARA olarak görmekden ilerisine yetenekleri bulunmayan birtakım zevât tarafından öfkeyle karşılandı. “Büyük Atsız Yaşar Kemâl gibi bir komünistle nasıl dostluk edebilirdi ki?” Bu öfkelerini bana karşı, nezâket sınırlarını adamakıllı aşan ifâdelerle duyurmalarına rağmen yine de omuz silkip geçecekdim. Netîceten Yaşar Ağabey çok şükür hâlen ber-hayât. Ona sorulabilir. Ama yine hâlen ber-hayât ve Merkez Bankası Yönetici Kadrosu’ndan Dr. Mehmet Özdemir de bana bu konuya ilişkin bilgiler verince bunları kamuoyuna iletmek istedim. Sayın Özdemir bana aynen şunları anlatdı:

“Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın İmralı’dan Topkapı’daki Anıt Mezar’a nakli töreni için İstanbul’a geldim. Turban Kilyos Oteli Müdürü Ahmet Mostar da yanımdaydı. Akşam yemeğinde, Abant Turban’dan tanışdığım ve bana “Mehmet Çavuş” diye hitâb eden Yaşar Kemâl’le tesâdüfen buluşduk. Bütün gece içip sohbet etdik. Bir ara ‘bir tür yurdseverlik olarak telakkıy etdiğini algıladığım- Marksizm’den bahsetdik. Ben, Türkçü olduğumu ve Atsız’ın fikirlerini benimsediğimi anlatınca dedi ki ‘Ben Atsız Ağabey’i çok severdim. Onunla o kadar çok hâtıramız var ki! Berâber içmeğe gider, saatlerce konuşurduk. O BENİ BU DÜNYÂDA ANLAYAN TEK İNSANDI!’ “...Sonra Zülfü Lîvâneli ile de küs olduklarını, eşi Tilda’nın bile ona kızdığını anlatarak çok duygulandı ve ilâve etdi: ‘Yaşasaydı şimdi de gider onunla derdleşirdim. Beni yine bir tek Atsız Ağabey anlardı!’...”

İki insanın dost olabilmesi için ille aynı ideolojiyi paylaşmaları gerekmediğini bâzı kimselere anlatmak zâten imkânsız, onlara sözüm yok. Ben belge olması için not etdim.

(Yağmur Atsız, H.O. Tercüman Gazetesi, 26 Eylül 2005 Pazartesi)

Merhum Galip Erdem'in, Devlet Gazetesi’nde 21 Ocak 1974 günü yazdığı ‘’Baht Utansın’’ adlı makalenin giriş kısmında Atsız’ı şöyle anlatıyor:

‘’Nihal Atsız Bey: Türk Milliyetçiliğini belli bir dönemin, özellikle 1938 sonrası ezilmişliğinden kurtaran; ‘’Yeniden Doğuş’’un öncülüğünü yapan yiğit bir ülkücü. Büyük heyecanların, çetin yolların, Türk Tarihi’ni parçalanmaz bir bütün olarak görmeyi öğretmenin temsilcisi ve Türk Birliğinin dev inançlı bekleyicisi. Kimse inkar edemez: Yaşayan Türk Milliyetçilerinin hemen hepsinde emeği ve yetiştirilmelerinde unutulmaz payı vardır.’’

Attila İlhan, edebiyat hocası Hüseyin Nihâl Atsız'ı anlatıyor:

"1941′di galiba, İzmir’deki bir liseden komünistlikten dolayı kovuldum. Belge aldığım için hiçbir yerde okuyamıyordum. Özel bir lisede okuyabilir mi diye, beni İstanbul’a yolladılar. Boğaziçi Lisesi’ne geldim. Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat hocam kimdi, biliyor musunuz? Nihâl Atsız idi. Ben, “eyvah” dedim, “bu adam beni hemen mimleyecek ve perişan edecek.”

Ne bekliyorum biliyor musunuz, bir Hitler bekliyordum ben. Geldi, hiç de öyle bir adam görmedim ben. Derli toplu, aklı başında, işini ciddiye alan bir adamdı. Her çocuğun İstiklâl Marşı‘nı baştan aşağı ezbere bilmesini isterdi. Onu yapamadın mı, sıfırı alıp oturuyordun.

Ve sınıfta bu işi yapan tek adam ben çıktım. “Sen kimsin, nereden çıktın yahu?” dedi. “Ben şuyum.” dedim. “Sende iş var.” dedi. Birkaç soru daha sordu ve bizim Nihal Bey ile öğrenci-hoca ilişkisi çok büyüdü. Derslerinde hiç politik telkinde bulunduğunu hatırlamıyorum. Sadece, İslam önce Türk tarihinden daha çok bahsederdi. Yani onunla daha çok ilgilenirdi.

Çok sonra, okudukça fark ettim ki, Gaspıralı da aynı yolda. Gaspıralı, “Dilde, fikirde, işte birlik” der. Neden, çünkü bulunduğu yerde Hristiyan, Musevi Türkler de vardır. “Dinde birlik” demek. Böyle dersen müslüman olmayanı dışlamış oluyorsun…"

Yıldırım Bayezid ve Mehmet Akif Hakkındaki Görüşleri

"En büyük Türklerden birisi olan yıldırım Bayezid’in anası Türk değildir. hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif’in babası Arnavut olduğu halde hangi Türkçü Mehmet Akif için Türk değildir demiştir? Mesele Yıldırım Bayezid veya Mehmet Akif kadar Türk olabilmektir."

Yaşamından iki anısı da şöyle:

İlkokulu 6 yaşlarında Kadıköy'de bir Fransız okulunda okumuş. Dil bilmediği için derdini kimselere anlatamazmış. Bu yüzden okul onun için sıkıcı geçermiş. Bir gün tenefüs sırasında kendinden bir kaç yaş büyük bir Rum çocuğu tarafından kafası duvara vurularak dövülmüş. Atsız'ın kafasından kanlar akmaya başlayınca korkan Rum çocuğu suçu İstavri adında başka bir Rum çocuğa atmış. Öğretmen de İstavri'yi dizlerinin üstünde yere çökmüş bir şekilde, dizlerinin altına da daha çok acı çeksin diye cetvel koyup ders sonuna kadar cezalandırmış. Atsız bu haksızlığın çocuk ruhunda kopardığı fırtınalar sonucu 'şu mektep yansa da kurtulsam' diye beddua etmiş. Birkaç gün içinde okul tesadüfen çıkan bir yangınla kül olmuş ve Atsız sevmediği bu mektepten böylelikle kurtulmuş.

O dönemin en meşhur dergilerinden solcu çizgideki hayat dergisi, Nihal Atsız'a röportaj teklifinde bulunuyor. Atsız'ın bu teklifi kabul etmeyeceğini varsayan dergi yöneticilerinin asıl amacı Türkçülerin fikirlerini savunacak cesaretleri olmadığı için birebir tartışmalardan kaçtıkları iddiasını ortaya atmak. Atsız da bunu biliyor ve röportaj teklifini kabul ediyor. dergiden bir bayan, bir de erkek muhabir geliyor; erkek olanı atsız ile tartışırken bayan olanı ise bunları dergide yayımlanmak üzere not ediyor. Röportaj sürerken bayan muhabir hayretlere düşüyor ve dehşet içerisinde şöyle diyor:

- Siz gördüğüm en büyük ırkçısınız.

Atsız gülümseyerek yanıtlıyor:

- İltifat buyurdunuz, teşekkür ederim.

Merhum Sami Yavrucuk'un Atsızla Anısı

"1952'de Türk Milliyetçiler Derneği Ankara Şubesi Başkanı olarak, ay başlarında kira borçlarını ödeme zorluğu çekiyordum. Bir vesile ile durumdan haberdar olan devrin başbakan yardımcısı Samet Ağaoğlu'nun makamına çağrılmış ve o günkü değerine göre 44.000 bin lira, bugünkü değeriyle 25 milyar lira olan büyükçe bir yardım teklifi ile karşılaşmıştık. Bu parayı, makbuz karşılığı başbakanlık veznesinden gidip ben alacaktım. Makamdan çıktıktan sonra, arkadaşımla beraber parayı almadan önce büyüklerimize danışmaya karar verdik. O günlerdeki mevzularla birlikte bu işi de görüşmek üzere İstanbul'a gittik. Atsız Hocanın evindeki görüşmelerde gündem "Başbakanlığı Yardımı" maddesine gelince ben, becerimin meyvesini almak amacı ile durumu ballandırarak ve övünerek on beş-yirmi kişilik arkadaş grubuna anlattım. Sözümü bitirdiğim an, Atsız Bey aynen: 'Sami bey, Türk milliyetçiliğini satmaya ne zaman karar verdiniz?' diye beni azarladı ve biz, 715 kuruşluk Ankara-İstanbul tren biletini almakta müşkülat çeken insanlar, o büyük miktardaki parayı almayı bile düşünmedik."

Atsız Soyadının Öyküsü

Bir kere şunu söyleyeyim ki ben devletin bana bahşedeceği soyadına muhtaç değilim, onu soysuzlar düşünsün. Devletin, yani o zamanki Halk Partisi’nin (CHP) kabul ettiği soyadı kanunu yanlıştır. Çünkü Türklerde soyadı isimden sonra değil, önce gelir. Dilin yapısı da böyledir. İlle de Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadını sona almak, şuur altına işlenmiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan değiliz. Buz gibi Asyalıyız ve hepsinden üstün olarak da Türk’üz… Anladın mı monşer? Avrupalı olmak meziyet olmadığı gibi, Asyalı olmak da kusur değildir. Unutma ki Arnavut Avrupalı fakat Japon Asyalıdır.

Bizde soyadı kanunun çıktığı zaman Anadolu Türklerinden yüzde doksan beşinin soyadı vardı ve bu soyadları çoğu defa “oğlu” ile bitiyordu. Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Göcenoğlu falan, Mızrakoğlu filan… Tarihimizde de bu tür soyadları bol bol vardı: Osmanoğlu Murat, Aydınoğlu Umur, Karamanoğlu İbrahim ve başkaları… Şimdi alışılmış ve dilin yapısına uygun düşmüş bu isimleri bırakıp da İbrahim Karamanoğlu, Murat Osmanoğlu demekte mana var mı idi? Yoktu amma oldu işte.

Bize gelince: Asıl soyadımız “Çiftçioğlu”dur. Kökümüz ise Gümüşhane vilayetinin Dorul Kazasının Midi köyüdür. Şimdi 8 evli bir köy olan Midi’de artık Çiftçioğlu hanedanından kimse kalmamıştır. Bir takımı Yozgat vilayetinin köylerine göçmüş, daha talihsiz olan bir bölümü, yani bizim ailemiz de İstanbul’a yerleşmiştir. Bize ırkçılık köydeki atalarımızdan kalmadır. Çünkü Çiftçioğullarının tarihi, oturdukları yerin yakınındaki Rum manastırının tahribi ile başlar.

Bu “Çiftçioğlu” soyadı tabii ki nüfus kağıtlarımızda yazılı değildi. Çünkü eskiden soyadları yazılmaz, dini vemezhebi yazılırdı. Soyadı kanunu çıktığı zaman ben ve babam ayrı ayrı yerlerde idik. Nejdet Sançar ise askerliğini yapıyordu. Soyadı kanununun metni gündelik gazetelerde çıkmamıştı. Sözde özetleri yayınlanmış ve bunlar da bermutad yanlış olmuştu. Mesela “oğlu” ile biten soyadları alınmıyacak diye yazılmıştı. Tarihi soyadları da alınmıyacaktı.

Ben yazılarıma eskiden beri “Atsız” imzasını attığım için soyadı olarak bunu seçtim. Son günü müracaat etmiştim. Memur:

– “Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız” diye kestirip attı.

– “Neden?”

– “Tarihi isimdir!”

Bilgin bir memura çatmıştık. Ne yapmalıydım? Ondan daha bilgin olduğumu ispat etmeliydim. Ettim de:

– “Tarihi olan, “d” ile yazılan Adsız’dır. Benimki “t” ile yazılıyor!”

Benim bu bilgiçliğim karşısında memur habtoldu ve:

– “Ha!… O zaman olur” diye cevap verdi.

Kardeşim, soyadını mensup olduğu askeri birlik yolu ile tesçil ettirdi. Galiba o da son günlere almıştı. Aklına “Sançar” gelmiş.

Babam ise, yine gazetelerin tesirinde olarak “Çiftçioğlu” soyadını alamıyacağını düşünüp memura “Soyadım Çiftçi olacak” demiş. Memur listeye bakarak: “Bu isim alındı, başkasını bulun” diye cevap vermiş. Soyadı kanununa göre bir nüfus dairesinde aynı soyadı iki ayrı aile tarafından alınamıyacaktı. Babam o zaman altmışına pek yakın ve hayattan yorgun bir insandı. Memura şöyle demiş:

– “Rica ederim, başına veya sonuna “öz”, “er” veya “man” gibi birşey ekleyerek şu işi bugün bitiriverin.

Anlaşılan, halk partisi çağında bazı insaflı memurlar varmış. Babama:

– “Dilekçe yazın” şeklinde bir hikmet savurmıyarak “Hayhay” cevabını vermiş. Babamın soyadı da “Özçiftçi” olarak tesçil olunmuş.

Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi, Sayfa 140-143

ATATÜRK, NİHAL ATSIZ İÇİN NE DEDİ? | ATSIZ HAKKINDA AZ BİLİNENLER

ATATÜRK VE ATSIZ'IN MUSSOLİNİ'YE VERDİĞİ AYAR

Geri Gelen Mektup Şiirinin Hikayesi

Hüseyin Nihal Atsız öğretmen olarak atandığında gençliği fikir ve dava yolunda geçmiştir, bu yüzden hiçbir kadınla duygusal bağ kurmaya vakit ayıramamıştır. Atandığı okulda ise meslektaşı bir kadın dikkatini çeker, yeşil gözleri vardır. Atsız o zamana kadar hiçbir kadına ilgi duymamışken, gün geçtikçe bu kadına kendini kaptırır ve en sonunda kendiyle uzun mücadeleler sonucunda açılmaya karar verir. Bir şiir yazar ve sevdiği hanımın dolabına koyar. Sevdiği hanım ise zarfı bulduğunda Nihal Atsız’dan olduğunu anlayarak, zarfı açmadan, mektupta ne olduğunu merak etmeden, olduğu gibi Nihal Atsız’a geri verir.

Atsız sonraları çıkardığı şiir kitabında, bu şiire “Geri Gelen Mektup” ismini koyarak yayınlar. O yeşil gözlü hanım ise Atsız ile mezara bir sır olarak gider.

Geri Gelen Mektup - Halit Kırış (H.Nihal Atsız)(Sesli Şiir)

"Topal Asker Şiirinin Duygusal Hikayesi"

Topal Asker Şiiri - Nihal Atsız (Kağan ÇAPAR)

Sarı Zeybek - Hüseyin Nihal Atsız

İlber Ortaylı - Nihal Atsız Meselesi

ATSIZ'IN KENDİ SESİNDEN TABUTLUK GÜNLERİ | EN NET SES KAYDI

Tamamı için : http://dosya.nihal-atsiz.com/ses-kaydi.mp3

Hüseyin Nihal Atsız Anlatılıyor - 1. Kısım - Gök Kubbemiz - TRT Avaz

Hüseyin Nihal Atsız Anlatılıyor - 2. Kısım - Gök Kubbemiz - TRT Avaz

Son sözü kendisine bırakalım.

Ben ne ırkını bilmeyen bir soysuz, ne de ülküsüz bir çıfıtım... 

Ben ne eğlenceye koşan bir hayvan, ne de yoldaşını satan bir kaltağım... 

Ben ne kimliksiz bir insan, ne de bir et yığınıyım... 

Ben ne çetin yoldan kaçan bir yufka yürekli, ne de doğayı yenmeye çalışan bir budalayım... 

Ben ne Tanrı'yı görmeyen bir kör, ne sonunda huri kızlarını bekleyen bir dindarım... 

Ben baştan aşağı Hüseyin Nihâl ATSIZ'ım.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
emosewa

İçeriği hazırlayan kişiye mesaj atmak istiyordum fakat sanırım hesabını silmiş...

hugi

algı ve reklam korkusu olmadan amatör ruhla harika bir galeri hazırlamışsın çekirge, biraz daha çalışırsan eğer Ötüken grubuna editör yapacaz seni :) ellerine sağlık çok geniş çok doyurucu olmuş.Bunca acı,yokluk,ceza,hapis,hücre,sürgün baskı,yalnızlıka rağmen fikirlerinden tek ödün vermeden dimdik ayakta durmuş bir lise edebiyat öğretmeni, dönemin hakimleri,askerleri,aydınları,yazarları,akademisyenleri,bakanları,başbakanları, cumhurbaşkanlarını bile tarih önünde bilimsellikle karşısına almış, af dilememiş ölene kadar fikriyatını kormuş ve savaşmıştır. Fikirleri yüzünden hayatını bedel olarak ortaya koyan Atsız'lar ile döviz karşılığı kalemlerini ve vicdanlarını satanları kıyaslamak olmaz, çünkü Atsız'ı kimse tanımaz ama can dündarı dünya tanır.

Gizli Kullanıcı

ne demek sensei :)) istediğim gibi olmadı ama en azından hatırlanıcak bilmeyenler öğrenicek. belki benden daha iyi araştırıp daha iyi galeri yapar. sağol yorumun için :)

Gizli Kullanıcı

aradaki siyasi laf çakmasını görmediğimi sanma :D

Gizli Kullanıcı

ayrıca sayende öğrendim bu adamı en azından biliyordum ama araştırmama vesile oldun sağolasın. atsızın ruhu şad olsun. vaktiyle bir atsız varmış var olsun

ayna-efendi

""Nihal Atsız para pul peşinde değildir. Dik kalmıştır. "Bu ülke için hep solcular harcandı" dendi. Bu ülke sağcıları da harcanmıştır. Nihal Atsız buna en güzel örnektir. Mesela Orhan Şahin Gökyay divan edebiyatının üstadıydı. Asistanlıktan atıldı. Zeki Velidi Togan tarihi coğrafyayı en iyi bilen insandı. Böyle isimlere muhtaçtık. "" İlber Ortaylı hocanın sözüdür bu gerçekten de Türkiyede ideallerinden taviz vermeyen ve bunun bedelini ödeyen ve diğer bazı sağcılar gibi başkalarının uşaklığını yapmamış olan nadir kişilerdendir Atsız hoca

Gizli Kullanıcı

belki de tarihteki en karakterli kişilerden biriydi. tanışmayı konuşmayı tartışmayı çok isterdim. gerçi kavga ederdik ama onunla sohbet bile bir başka olurdu bence.

Gizli Kullanıcı

bu arada en şaşırtıcı olansa içeriğin yayınlanması gerçi anasayfada görünmüyor kesin uyduruk yayınlama olmuştur

ayna-efendi

aynen formaliteden yayınlamışlardır bu sitenin editörlerinin Atsız hocayı seveceğini sanmıyorum

Gizli Kullanıcı

bende öyle. neyse yaa sıkıntı değil giderayak atsızı anmak istedim böyle olucağını bildğim için de çok üstünde durmadım galerinin. yoksa daha farklı şekilde olucaktı neyse sağolasın

FACEBOOK YORUMLARI

Başlıklar

AlmanyaAnkaraBakanlar KuruluBaşbakan YardımcısıCumhuriyet Halk PartisiDiyarbakırHadiseİmralıİngiltereİstanbulİzmirJaponyaKasımpaşaKitapKurban BayramıMalatyaMerkez BankasıMersinÖğretmenTRTTercihYargıtayYaşar KemalYozgatali ağaoğluetgündemmemurmemurlartahliyetarifi
Görüş Bildir