'Ve Direnmek Kalırdı Kürt'e...'

 > -

Ve Direnmek Kalırdı Kürt'e... Ertuş BOZKURT / Kandıra 1 nolu F Tipi

Ve Direnmek Kalırdı Kürt'e... Ertuş BOZKURT / Kandıra 1 nolu F Tipi

İnsan adına ortaya çıkan, toplumsal yönü ağır tüm düşünsel öğretilerin en temel yönlerinden biri empati kurmak olmuştur. Her öğreti bunu kendi meşrebince pratiğe geçirme yöntemini göstermiştir. Toplumsal “iyi” adına yola çıkan dinlerin de empati yapma yönünde önemli bir müktesebata sahip olduğuna şahit oluyoruz. Bu amacın kendini en fazla açığa çıkardığı nokta ise, insanın en kısa sürede etkilendiği ve hayatiyetiyle ilgili olan nefes terbiyesi üzerinden olmuştur. İstisnasız tüm dini inançlarda bu konu öneminin sözel anlatımının yanı sıra; fanilerce unutulmasın diye zamansal periyotlara bağlayarak daimi kılınmıştır.

Nefes terbiyesinin yegane amacı da güdü ve arzuları gemlemek ve aynı anlama gelmek üzere “başkasını anlamak” yani empati yapabilmek içindir. Hıristiyanlığın ilkelerinden biri de “iğne deliğinden geçecek kadar zayıf olmaktır.” Kendini aç bırakarak başkasını anlamak en çok bilinen ve en fazla başvurulan yöntemdir. Budizm’de, Hinduizm’de kendini aç bırakma kötülüklerden arınma yoludur. Diğer Doğu dinlerinde aynı amaçla başvurulur nefs terbiyesine.

Sessiz kalan dilsiz iblistir

İslamiyet’te de öyle değil midir? Çok değil daha iki ay önce 30 gün boyunca kendimizi aç bırakmadık mı? “Tok açın halinden anlasın” diye. Televizyonların ekranlarında, ibadethanelerde vaizlerin bizlere ilettiği “kutsal emir” bu değil miydi? İmamın defaatle söylediği “komşu açken tok yatıyorsan iyi bir mümin değilsin” vaazı kulaklarınızda hiç mi çınlamıyor? Hiç mi aşina gelmiyor bu vaazler müminlere? Üzerinde hiç mi düşünmedik. Bu sözün ne anlama geldiğini biliyor ve inanıyorsa gereklerini icra etmemiz gerekmez mi? Hangi arada unuttuk ki bu vaazleri, daha iki ay oldu.

Hani en az 15 saat aç kalacağız diye sahur ettiğimiz, gün boyu iftar hazırlığı yaptığımız Ramazan ayının bize öğrettiği bir şey olmalı. Hz. Muhammed’in “bir hurma” ile iftar açmanın, Hz. Ali’nin “Bana Müslüman gösterin ki gözünde yaşlar eksik, karnı sırtına yapışmış ve dudakları çatlamış olmasın” demesinin bir anlamı olmamalı mı? Biliyorum çok soru sordum. Kuşkusuz bu soruların cevapları da bellidir. Tüm inançların emrettiği insanların birbirini anlaması ve iyi olanı düşünüp yapmasıdır.

Tüm bu soruları sormamızın nedeni de, bugünlerde Türkiye cezaevlerinde yüzlerce tutsağın açlık grevlerine yönelik kamuoyunun anlaşılmaz sessizliğidir. Dile kolay 55 gündür insanlar dirhem dirhem eriyor. Ama iki ay önce 30 gün boyunca açları anlamak için kendini aç bırakanlardan çıt yok. Ama orucu aç olanları anlamak ve iyi bir mümin olmak için tutmadık mı, 15 saat zorlukla dayandığımız açlığa 55 gündür dayanan canları hissetmiyor musunuz? Peki bu sessizlik niye? Yoksa bu zulmü reva görenler de “Müslüman-İslam” oldukları iddiasıyla iktidara geldikleri için mi? İktidarı kendinizde ve kendinizin olduğunu kabul ettiğiniz için mi? Bu durumda sessizliğiniz ve desteğinizle bu zulmün ortağı olmaz mısınız? Peki bunun İslamiyet’te yeri olduğunu iddia edeniniz var mı?

Bugün, bu ülkenin cezaevlerinde zulüm yaşanıyor. Zulme sessiz kalmayın. Zira “zulme karşı sessiz kalan dilsiz iblistir” diye emir buyuruyor inancımız.

İrade savaşı veriyorlar

Bu satırları yazdığım Kandıra 1 Nolu Cezaevi’nde 14 arkadaşımız 12 Eylül’den beri irade savaşı veriyor. Kaldığım 75. hücrenin çaprazında bulunan 83. hücrede Ömer Faruk Çalışkan ve Nihat Baran kalıyor. Nihat, Geverli’dir. 3 çocuk babası. 4 yıldır siyasi kimliği nedeniyle tutukludur. Ömer, Islahiyeli Dilok’ludur. Onlarca yoldaşları gibi ikisi de 55 gündür açlık grevindeler. Yanı başımızda can hevallerimiz dirhem dirhem eriyorlar. Adeta eriyerek halkının onur mücadelesine akıyorlar. Kürt çocuklarının yüzü suyu hürmetine irade savaşının en ön cephesinde yer alıyorlar. Yüzlerce yoldaşı gibi.

Gün içinde arkadaşlardan bilgi almaya çalışıyoruz. “İyiyiz heval, siz iyi olun” diyorlar. Aslında fiziki olarak iyi olmadıklarını biliyoruz. Durumlarının giderek ağırlaştığını seslerinden anlıyoruz. Ömer heval kabına sığmaz biridir. Günde onlarca defa yoldaşlarına seslenmeden, durumlarını sormadan edemez. Grevin ilk haftalarında bile aniden, “Ertuş, Kenan, Sidar...” diye seslenirdi. Sesi duyar duymaz “Aman heval Ömer yorulmasın, enerjisini tüketmesin” diye pencereye koşuyorduk. Duvarlar yüksek olduğundan zorlukla anlaşıyoruz. Nihat hevalin “Xarzi çawayi” haykırışı karışıyor bu sefer. Karşılıklı hoş beş ediyoruz. Bize moral vermeye çabalıyorlar. Malum Gever ve Erbak yakın ve akrabalık ilişkileri yoğundur. Heval Ömer’e nispet yaparcasına “Xal u xarzi” muhabbetini uzatıyoruz. Zaman zaman bu bağın ittifaklara kadar gittiği oluyor.

Gün geçtikçe sohbetimizin sayısı azalıyor. Artık heval Ömer’in sesi cezaevi semalarında eskisi gibi çınlamıyor. Durumları ciddileşiyor. Son günlerde hemen hiç konuşamıyoruz, ses rahatsız ediyor artık. Enerjileri gün gittikçe tükeniyor. Yanlarında Avukat Mustafa Eraslan kalıyor. Artık avukat aracılığıyla iletişim kuruyor, bilgi alıyoruz. Onun durumu bizimkinden daha zor. Gözleri önünde yoldaşlarımız an be an eriyor.

Sabrımız tükendikçe avukatı sıkıştırıyoruz. Sağolsun arkadaşlarla ilgilendiği gibi bize de bilgi yetiştirmeye çabalıyor. Eraslan’ın iki can yoldaşımızın bir günü hakkında bize gönderdiği yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum.

83. hücreden 75. hücreye mektup

“Bugün 18 Ekim 2012, saat 07:45, Ömer’in ‘Roj baş’ sesiyle uyanıyoruz. Havalar gittikçe soğuyor. Malum Karadeniz’e yakınız. Rakım da yüksek. Aşağı inip elyüz yıkıyoruz. Her sabah kahvaltı yaptığımız masanın başında toplanıp, haber kanallarına göz atıyoruz. Birazdan sayım için gelen görevliler, havalandırma kapısını açacaklar, mektup ve dilekçelerimizi teslim edip, çöpü çıkarıyoruz. 40 gündür Nihat ve Ömer’le sofraya oturamıyoruz. Birer bardak sıvı aldıktan sonra yukarı çıkıyorlar.

Semavere su koydum. Kahvaltı yapacağım. Bu koşullarda nasıl kahvaltı yapılıyorsa artık. Rahatsız olmayayım diye yemek vaktinde yukarı çıkıyor hevallerim. Bir iki lokma atıştırıp yukarı çıkıyorum. Arkadaşlar yatağa uzanmış roman okuyorlar. Malum açlık nedeniyle bir süre sonra algı dağılıyor. Ne uyumak mümkün ne de okumak. Yarı uyanık bir hal yaşıyorlar. Onlar acı çekerken sadece bakmak, bir şey yapamamak anlatılmaz bir acı veriyor. Son günlerde karın ağrısı, baş dönmesi ve ağrısı, kemik ağrısı, kulak ağrısı baş göstermeye başladı. Burun kanaması var Ömer’de, Nihat görmede zorluk çekiyor. Yemek yememenin sonucu aldıkları sıvıyı da kusuyorlar. Yatakta her kıvrandıklarında eşsiz bir acı hissediyorum.

Bu düşünce ve acıyla gün be gün bir deri kemiğe dönüşen can yoldaşlarımı izlerken kapımız açılıyor. Ne oldu demeye kalmadan izbandot ebatlarında 4-5 kişi hücreye doluştu. 5 yıldır cezaevinde olan Ömer heval ‘ilk defa şahit oluyorum’ diyor. Şahit olduğu gardiyanların odanın altını üstüne getirmesi. Odayı darmadağın etmesidir. Yatağım yırtık olduğundan x-Ray cihazına götürüyorlar. Bu manzara karşısında geçmişe dalıyorum. Devlet güçlerinin Kürdistan köylerinde arama yaptığı günlere, mercimeği, nohutu, bulguru, pirinci nasıl birbirine katıyorlar idiyseler odamızda bulunan eşyaları öyle birbirine kattılar.

Tepki gösterince ‘Neden yaptığımızı anlarsınız’ deyip gittiler. Meğerse Av. Ruşen heval Ömer’in görüşüne gelince x-Ray cihazından geçerken telefonu elinde unutmuş. Sonra da kendisi teslim etmiş. Av. Ruşen’in görüştüğü tüm arkadaşların hücrelerine baskın yapılmış. Tabii bir şey bulamadılar. Odayı biraz toparladık. Bir de bugün sıcak su günüdür. Arama-toplama derken su saati geldi çattı. Bu kadar aramadan sonra hücreyi de yıkamak şart oldu. Ama kaygılıyım. Arkadaşların çalışmaması gerekir. Gerekir de bana üzülüp yardıma kalkışıyorlar. Sıcak su saat ile verildiği için zamanı da iyi kullanmak zorundayız. Nihat heval banyoya gitti ve başladım temizliğe. Ama Ömer’i tutana aşk olsun. Oraya buraya el atıyor. Yukarı hücreye su taşıyorum ama Ömer kızıyor. Tek başıma yapmamı istemiyor. Derken kavga-gürültü suyu çıkarıyoruz. Köpükleyip fırçalamaya başlıyorum. Ömer başımda duruyor. Kesin bir gediğimi arıyor diyorum. Demeye kalmadan ‘Heval Mustafa anlaşılan sen hiç yer fırçalamamışsın’ deyip fırçayı alıyor elimde. O zayıf haliyle onun yerine ben yoruluyorum. Zaten bir eli fırçada diğeri karnında, başında. Belki de ayakta kalınca daha fazla güç kaybediyor. Neyse ki Nihat çıkınca banyoya gönderiyorum. Bu seferde Nihat ile başlıyoruz. Dışarıya çıkardığımız eşyaların tozunu alma ile uğraşıyor. Deterjana alerjisi olmasına rağmen bana yardımcı oldu.

Bedenleri zayıflarken iradeleri güçleniyor

Elbiselerini yıkamaya çalışıyorum, ısrar ediyorum ama zinhar izin vermiyorlar. Bıraksam benimkileri yıkayacaklar. Ama elbiseyi sıkmakta bile zorlanmalarını gördükçe içim acıyor. Bu nasıl irade, 40. gününde bile, bunca acıya rağmen yoldaşına yardımdan geriye kalmıyorlar. Onlara baktıkça güçlü olmam gerektiğini düşünüyorum. Zira onlar bedenen eriseler de irade olarak güçleniyorlar. Hâlâ unutkanlığın olmaması sevindiriyor beni. Velhasıl temizlikten sonra tekrar masa başına oturuyoruz. Birer bardak sıvı veriyorum hevallerime. Biraz dinlenmek için yukarı çıkıyorlar. Ben de öğle yemeği yiyecem. Domates, salatalık çıkarttım. Ama ellerim bir türlü gitmiyor. Benim için hayatın en zor anları oluyor. Sağ olsunlar yemek vakitleri boyunca aşağı inmiyorlar. Bu arada avlu komşumuzdaki hevaller sesleniyorlar. ‘Parezer dolabımız yok roka fazla, biraz atalım mı’ diye soruyorlar. Teşekkür ederek atın diyorum. Tabii oradaki 10 metre yüksekliğindeki duvarı aşmak kolay değil. Bunun için arkadaşların tabiriyle ‘Kürt Hava Yolları’ yolunu kullanıyoruz. Yıkadıktan sonra bırakıyorum masaya. Tam bu arada Ömer lavabo için aşağıya inmasin mi! Tabii suçüstü yapmışçasına ‘Heval Nihat hele gel’ diye seslendi. ‘Mustafa heval roka yiyecek’ diye takılmaya başladı. Çok rahat bir can yoldaşım. Takılmaları eşliğinde epey güldük. Ancak ben utandım. Hayır rokadan değil, greve girmediğimden...

Boğazıma dizilerek birkaç lokma yedikten sonra yukarı çıktım. Hevaller okuyor. Nihat, Hallac-ı Mansur’u okuyor. Kitap ilerledikçe de Hallac’ın yaşadığı acılar yüzüne yansıyor. Hallac katledilirken ‘kıh kıh’ gülen Sıblı’ye kızıyor. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Nihat heval, Hallac’ın acılarını hissediyor. Zulme öfke duyuyor. Ya 40. gününde anadili için açlığa, ölüme yatan Nihat’ın çektiği acıyı hisseden var mı ya da ne kadardır?

Yine kapımız açılıyor. Sağlık ekibini bekliyoruz. Arkadaşların tansiyon, kilo ve kan şekeri kontrollerini yapıyor. Ardından aşağı iniyoruz. Arkadaşlar hareketsiz kalmasınlar diye ara ara volta atıyor, radyo dinliyorlar. Dışarıda ne olup bitiyor, merak ediyoruz. Akşama doğru Ömer, Nihat ve ben masa başındayız. Ömer giriyor lafa. ‘Av. Ruşen nasıl unutmuş telefonu. Bir de hiç çalmamış cihaz. Tabii ceremesini biz çektik. Ben Ruşen’e söyledim. Unutkanlığa karşı B1 vitamini al’ diye espriyi patlatıyor. Malum, grevdeki arkadaşlara bilinci açık tutmak ve unutkanlığı geciktirmek için B1 vitamini veriliyor. Sohbetimiz devam ederken haber saati geliyor. İlk haber ‘Ne Kürtçe eğitimi! o kadar da değil. Seçmeli neyinize yetmiyor’ diyen Başbakan’dan cümleleriyle başlıyor. Ardından sahibinin bu cümlelerinden aldığı güç ve ilhamla bir adım daha ileri giderek pervasızlıkta tavan yapan, kurt postuna bürünmüş ‘kuzu’lar ‘Kürtçe eğitim istemek şeytana uymaktır’ emri ile Kürtlere hakaretler yağdırmaya, sahibine ne kadar yarandığının cıvık hazıyla sırıtıyordu.

Bize de ‘Ey efendiler Kürt’ün hangi hakkını ne kadar kullanacağını belirleme hakkını size kim verdi’ sorusunu sormak ve Apê Musa’nın deyimiyle ‘ve direnmek kalırdı Kürt’e yani yaşamanın diğer adı’ cevabını vermek kalıyor. Grevdeki arkadaşlarımızın ve Kürt halkının bir talebi olan ‘Kürtçe anadil’ talebini ‘şeytana uymak ve ülkeyi bölmek’ olarak değerlendirenlere diyoruz ki ‘Bre cibiliyetsizler! Anadilimizin yaşamasının yolu değil ülkeyi, dünyanın bile bölünüp parçalanmasına neden olacaksa o dünya bölünecek.”

Grevdeki arkadaşlarımız acılarla geçecek yeni bir akşama girerken insanım diyen herkese, duyarlılık çağrısını yineliyoruz.

Özgür Gündem

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

BaşbakanKitapaşkgündemyiyecek
Görüş Bildir