Avrupa Basınından Özetler | 12.03.2013

 > -

İngiliz Basınından Özetler

İngiliz Basınından Özetler

Daily Telegraph gazetesinde, Avrupa’nın geleceği konusunda karamsar görüşlere yer verilmiş. Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker , “savaş cinlerinin” tıpkı bir asır önceki gibi Avrupa’nın üzerinde dolaştığını söylüyor.

Euro Grubu Başkanlığını geçen günlerde bırakan Lüksemburglu politikacı, 1995’ten beri Başbakanlık koltuğunda oturuyor ve bu alanda Avrupa rekorunu elinde tutuyor. Maliye Bakanlığı’nı ise 1989’dan beri yürütüyor.

İtalya’da ve Yunanistan’da Almanya’ya yönelik artan öfke, özellikle kemer sıkma politikalarını dikte etmekle suçlanan Almanya Başbakanı Angela Merkel’in protestolarda Nazi üniformasıyla resmedilmesi kıdemli politikacıyı şaşırtmış.

Juncker şöyle diyor: “Avrupa’daki ezeli savaş ve barış sorununun artık bir risk yaratmadığını düşünen derin bir yanılgıya düşer. Cinler ortadan kaybolmadı; Bosna ve Kosova’daki savaşların gösterdiği gibi, sadece uyuyorlar. Avrupa’da 2013’teki koşulların 100 yıl öncekilere ne kadar benzediğinin farkına varmak kanımı donduruyor.”

Juncker, 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden bir yıl önce Avrupa’da genel kanaatin, devletlerin ekonomik olarak iç içe geçtiği kıtada bir daha savaş yaşanmayacağı yönünde olduğunu hatırlatıyor.

Avrupa’nın uluslararası alanda etkin olabilmesinin tek yolunun birlikte hareket etmek olduğunu belirten Lüksemburglu politikacı; Almanya, Fransa ve İngiltere’nin ancak “AB’nin megafonuyla” sesini duyurabileceğinin altını çiziyor.

Mısır’da Müslüman Kardeşler’in etkin olduğu hükümet, IMF’nin tasarruf paketi isteğiyle, yoksul halkın sokaklara dökülmesi tehlikesi arasında kalmış durumda. Bu tespit, Financial Times gazetesinin sayfalarında yer alıyor.

Gazeteci Heba Saleh , Mısır hükümeti ile IMF arasındaki 4,8 milyar dolarlık borç anlaşmasının, vergilerin artırılmasına ve enerji sübvansiyonlarının kesilmesine bağlı olduğunu belirtiyor.

Ancak şimdiden benzin istasyonları önündeki uzun kuyruklar % 40’ı yoksulluk sınırının altında gelirle yaşayan halk içinde huzursuzluk yaratıyor.

IMF’den borç alınmaması ise, gıda ihtiyacının % 70’ini ithalatla karşılayan Mısır’da döviz krizine yol açabilir. Çünkü döviz rezervi 13 buçuk milyar dolar düzeyinde ve bu miktar, ancak üç aylık gıda ithalatını karşılayabilir.

Kasım ayında IMF ile yapılan anlaşma çerçevesinde öngörülen satış vergisi artışı, gelen tepkiler üzerine geri çekilmiş ve anlaşma çökmüştü. O sırada 5 milyar dolar borç vererek Mısır’ın yardımına koşan Katar, bu defa harekete geçmeye niyetli değil.

Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin üyesi olduğu Müslüman Kardeşler hareketinin kurduğu Özgürlük ve Adalet Partisi, IMF ile pazarlığı sürdürüyor.

Partinin ekonomi uzmanlarından Muhammed Cüda , hükümetin programının “dengeli” olduğunu vurgulayarak şöyle diyor: “İnsanlar politik olarak dolmuş durumda ve hırslanmış durumdalar. Eğer yük bindirirsek kasım ayında olduğu gibi reddedecekler. Topluma önlemleri reddetme gerekçesi sunmamalıyız.”

Financial Times ’taki başka bir değerlendirme, Nijerya Merkez Bankası Başkanı Lamido Sanusi ’nin imzasını taşıyor.

“Afrika Çin ile aşkında gerçekçi olmalı” başlıklı makalede, 160 milyon nüfuslu Nijerya’nın, domates salçasından dokuma ürünlerine kadar, büyük kısmı ülkede üretilebilecek malları Çin’den ithal ettiğine dikkat çekiliyor. Çin ise Nijerya’dan ham petrol alıyor ve Çinli işçiler getirerek altyapı inşaatları yapıyor.

Bu tabloyu, Avrupa devletlerinin kıtayı sömürgeleştirmesine benzeten Sanusi şöyle diyor: “Afrika farkına varmalı ki Çin de tıpkı ABD, Rusya, İngiltere ve Brezilya gibi, Afrika’nın değil kendi çıkarları için Afrika’da. Bu aşk yerini, ödün vermeyen bir ekonomik düşünceye bırakmalı. İlişkiler Çinliler para kazanırken kıtanın geliştirilmesi esasına göre kurulmalı; üretimin Afrika toprağında yapılmasının ve Afrikalıların işe alınmasının teşvik edilmesi gibi.”

İngiliz gazetelerinin manşetlerinde, eski Bakan ve iktidar ortağı Liberal Demokrat Parti milletvekili Chris Huhne ile eski eşinin sekiz ay hapis cezasına çarptırılmasının yankıları aktarılıyor.

Dünkü duruşma sonrası Londra yakınlarındaki bir hapishaneye götürülerek mahkûm üniforması giydirilen politikacı, bugün Başbakan Yardımcısı olabilirdi – eğer 2007’de posta hizmetleri Noel nedeniyle aksamamış olsaydı. Çoğu Huhne lehine olan 1300 oy pusulasının gecikmesi sayesinde Liberal Demokratların başına geçen Nick Clegg bugün o koltukta oturuyor.

Enerji Bakanı olarak hükümete giren liberal politikacı, 2010’da basın danışmanına aşık olunca 26 yıllık evliliğini sona erdirmişti.

Eski eşi Vicky Pryce’in intikam hırsı onu, 2003’te politikacı eşinin aşırı hız cezasını kendisinin üstlendiği haberini basına ve polise sızdırmaya itti.

Sonunda eski çift, adaleti yanılttıkları gerekçesiyle hapishane yolunu tuttu.

Guardian , eski bakan ile hüküm giymesine saatler kala yapılan bir röportaja yer veriyor. Chris Huhne, "üzgün olduğunu" belirterek şöyle diyor: “Aileme, dostlarıma, seçmenlerime ve çalışma arkadaşlarıma ve çocuklarımız ve torunlarımız için bu gezegeni kurtarmak dahil olmak üzere, benim inandığım davalara tutkuyla bağlı olan diğer herkese bunu söylemek istiyorum.”

Independent ise eski bakanla yapılan en son radyo röportajının dökümünü aktarıyor. Üzgün olduğunu söylediğinde, “İnsanlar bu kez size inanabilir mi? Yalancı olduğunuz kabul ettiniz” karşılığını alan eski bakan, “yaptığı çok küçük bir hatanın daha sonra kontrolden çıktığını” söylüyor.

Gazete ayrıca, Andrew Grice ’ın kaleminden, bu mahkumiyetin liberallere ve iklim değişimi konusuna odaklanan çevrelere büyük bir siyasi darbe olduğu yorumunu aktarıyor.

Times , konuya iki farklı açıdan yaklaşıyor. Başyazıda, sanık kim olursa olsun, adaleti yanıltmanın cezasının hafifletilmemesi gerektiği savunuluyor. Rachel Slyvester ise makalesinde, “Cezalandırın evet, ama hapis bu suça uygun değil” diyor.

Gazete haberlerinde, özellikle Vicky Pryce’in Londra’nın kuzeyinde kalacağı hapishanede zor günler geçireceği yorumları yapılıyor. Eski çiftin, birkaç ay sonra açık cezaevlerine nakledilmesi bekleniyor.

BBC Türk

Haberin Tamamı İçin:

Alman Basınından Özetler

Almanya’da, Baden-Württemberg Eyaleti’nin Backnang kentinde 7’si çocuk 8 Türk’ün ölümüne neden olan yangın, bugünkü Alman gazetelerinde en öne çıkan yorum konusu.

Stuttgarter Nachrichten gazetesi yangın ile ilgili şu yorumu yapıyor:

“Backnang'daki yangın faciasında sekiz insan hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenler insan, herhangi bir devletin mensubu değil. Yangın kurbanlarının - bu kurbanların yedisi çocuk - Türk vatandaşı olduğu gerçeği bu dehşete daha fazlasını katmıyor. Ancak bu trajedinin algılanmasında ulusal kimlik öne çıktı. Türkiye’den yapılan resmi açıklamalar da bir güven sorunu olduğuna işaret ediyor.“

Frankfurter Allgemeine Zeitung adlı gazetede şu yorumu okuyoruz:

“Backnang'da yedi çocuk ve anneleri hayatını kaybetti. Yaşadıkları evi saran alevlerin yaydığı zehirli dumanı soluyarak can verdiler. Bu korkunç bir olay, bir facia. Ancak felaketin kurbanları Türk kökenli bir aile olduğu için, Türkiye’de yangının hemen yabancı düşmanı bir saldırı olabileceği kuşkusu uyandı. Cumhurbaşkanı Gül tüm olasılıkların dikkate alınmasını isterken, Türk Dışişleri Bakanlığı Alman makamlarına yangının her açıdan ciddiyetle soruşturulması uyarısında bulundu, bir muhalefet partisi de gerçeklerin gizlenmesini önlemek için Backnang'a heyet gönderdi.“

Berliner Zeitung adlı gazetede olayla ilgili şu satırlar yer alıyor:

“Daha yangının dumanı sönmeden emniyet yetkililerinden ‘Olayda yabancı düşmanı bir saldırının izi yoktur’ şeklinde açıklamalar yapılmasının ardından Türk siyasetçilerden ve Almanya’daki Türk toplumundan şüpheli bir yaklaşım gelmesine kimsenin şaşırmaması gerek. Kurbanların bir akrabasının, olayın her açıdan soruşturulması gerektiği yönünde uyarıda bulunmak zorunda kalması, Türkiye’de dikkate alınıyor. Türkiye’nin Türk kökenliler için endişeli olmasına ve kendi yangın uzmanlarını göndermek istemesine alınmamak gerek. Alman yetkililerin inanılırlığı, aşırı sağcı terör örgütü NSU’nun işlediği cinayetleri aydınlatmadaki 'örnek' başarısıyla önemli ölçüde zedelendi.”

Die Rheinpfalz gazetesinin yorumu da şöyle:

“Aşırı sağcı terör örgütü NSU’nun işlediği cinayetlerin ardından Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilerde ciddi bir kriz yaşandı ve bu durum sürmekte. Aralarında Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın olduğu emniyet birimleri görevlerini yerine getirmekte büyük bir başarısızlık sergiledi ve aşırı sağcı terörü kısmen görmezden geldi. Ama bu hiçbir Türk siyasetçiye Alman polisine toptan şüpheyle yaklaşma hakkı vermez. Bu yöndeki açıklamalar sadece Türkiye’deki iç siyasette puan toplamak için başvurulan ucuz bir yol. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin Backnang’a kendi heyetini göndermesi de ancak böyle açıklanabilir.”

Backnang’daki yangınla ilgili son olarak Münchner Merkur gazetesinin yorum sütununa bakıyoruz:

“Mölln, Solingen, NSU cinayetleri: Bunlar Almanya’daki Türklere yönelik olarak işlenen ve Türklerin ortak zihnine kazınmış olan suçlar. Backnang’daki yangından sonra Ankara’nın yine dikkatini Almanya’ya çevirmesine şaşmamak gerek. Fakat Türk siyasetçilerin Alman emniyet birimlerine yönelik yaptıkları ‘yangının gerçek sebebinin’ bulunması gerektiği şeklindeki vurgu, tuhaf kaçıyor. Oysa daha olay yerinden hâlâ duman yükseliyor. Bu, ortaklar arasında yakışık almayan ve karşı tarafa toptan şüpheyle yaklaşan bir tavır ve sadece yeni güvensizlik tohumlarının ekilmesine yol açıyor. Almanya'daki Türklerin Ankara'nın yardımına ihtiyacı varmış gibi davrananlar, buradaki uyum sürecine pek katkıda bulunmuyor.”

© Deutsche Welle Türkçe

Derleyen: Aydın Üstünel

Editör: Hülya Schenk

Haberin Tamamı İçin:

Avrupa Basınından Özetler

Avrupa gazetelerinden seçtiğimiz yorumların konuları, Katolik âleminin Papa arayışı, Irak savaşının yaklaşan onuncu yıldönümü, Macaristan’daki anayasa anlaşmazlığı ve Avrupa’nın fakirlerinin zengin ülkelere göç etmesi.

Rossiyskaya Gazeta adlı Rus gazetesi Papalık seçimini konu alan yorumunda Vatikan'ın, Katolikliğin kurtarıcısını aradığını yazıyor:

“Kardinaller Meclisi, Katolik Kilisesi'ni kimin kurtaracağını belirlemek durumunda. Dünya Katolikleri, önümüzdeki pazar günü geleneksel ayinin, acilen yeni bir lidere ihtiyacı olan Katolik Kilisesi'ne taze bir nefes vermesi beklenen yeni Papa tarafından okunmasını umuyor. Kardinallerden cevap bekleyen en önemli soru, Katolikliğin, Tanrının adını layıkıyla bütün dünyaya yayacak bir elçiye mi, yoksa epey sendelemeye başlayan Vatikan imparatorluğuna çekidüzen verecek reformcu bir yöneticiye mi ihtiyacı olduğudur. Seçimden sürpriz çıkabilir. Tarih, papaların ancak kardinaller meclisindeki oylamada papalık vasfını aldıklarını gösteren örneklerle doludur.”

İkinci Irak savaşı bundan on yıl önce, 20 Mart 2003'te başlamıştı. Letonya gazetelerinden Diena'nın yorumu özetle şöyle:

“Irak savaşı bir yüzkarasıydı ve insan haklarına uyulmasına şeklen büyük önem veren Batılı toplumların değerlerine ters düşmekteydi. Bu sınır daha nereye kadar aşılacak ve Batı toplumu acaba çifte standart anlayışını daha ne kadar ayakta tutabilecek?”

Budapeşte'de yayımlanan Nepszabadsag gazetesi Macaristan Anayasası'nın değiştirilmesini konu alan yorumunda, sağ muhafazakâr Başbakan Viktor Orban'ın gerçek niyetinin ne olduğunu soruyor:
“Orban, anayasal yetkinin münhasıran parlamentoya ait olması gerektiğini savunuyor. Bunun anlamı, kontrol mekanizması ve karşı güç olmadan bütün hukuk ihlallerinin, ahlâki suçların ya da sapkınlıkların üçte ikilik meclis çoğunluğuyla meşru kılınabileceğidir. Anayasa değişikliğinin geri alınamayacak olmasına tepki gösterenler çıkabilir. Ama Macaristan Başbakanı Orban, ‘değişikliğin geri alınamayacak olmasından memnuniyet duyduklarını', söylüyor. Bunlar, mutlak hâkimiyet peşinde koşan, kendini dizginlemesini bilmeyen ve maalesef ahlakı bozulmuş birinin ağzından çıkan ve mazur görülmesi mümkün olmayan sözlerdir. Orban acınacak bir siyasetçi olabilir. Ama asıl endişelenilmesi gereken, onun tahrip etmekte olduğu bu ülkedir.”

Dagens Nyheter adlı İsveç gazetesinin yorumunda, fakir Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının dolaşım hakkının sınırlanması ele alınıyor:

“Ekonomik kriz aynı zamanda sosyal krizdir de. Krizden en fazla etkilenen ülkelerin vatandaşları Paris, Berlin ya da Stockholm sokaklarında para dilenebilmek için ülkelerini terk ediyorlar. Avrupa'nın fakirlerinden sadece kendi ülkeleri sorumlu tutulamaz. Giderek derinleşen ekonomik krizle başa çıkmak zaman alacak. Ancak en azından devletlerin, günah keçisi yaptıkları insanları kovmak yerine asıl problemlerin üzerine gitmeleri gerekir. Almanya, Hollanda, İngiltere ve Avusturya'nın Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki serbest dolaşım ve yerleşme hürriyetini kısıtlamak istemeleri son derece endişe vericidir.”

© Deutsche Welle Türkçe

Derleyen: Ahmet Günaltay

Editör: Beklan Kulaksızoğlu

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Abdullah GülAkaryakıtAlmanyaAmerika Birleşik DevletleriAngela MerkelAnkaraAvrupa BirliğiAvusturyaAydınBaşbakanBaşbakan YardımcısıBrezilyaBudapeşteÇinDarbeDövizFransaIMFİngiltereIrakİsveçİtalyaKatarMacaristanMerkez BankasıMısırRusyaSavaşTerörYunanistanaşkolay
Görüş Bildir