'İnsan Hakları Konusunda Bir Fırsat Daha Iskalandı'

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

'İnsan Hakları Konusunda Bir Fırsat Daha Iskalandı'

'İnsan Hakları Konusunda Bir Fırsat Daha Iskalandı'

Meclis'ten geçen insan hakları düzenlemesiyle hükümetin insan hakları sicilini denetleyebilecek bir kurumun oluşturulması fırsatı da kaçırılmış oldu.

Van depremi, Uludere , Pozantı ve Urfa cezaevleri; bu dört kilit kelimeyle andığımız olaylar, Kürt sorununda yaşanan kırılmayı hızlandıran, sorunun çözümünü daha da zorlaştıran dört darbe oldu. Bunların hepsi, sadece bir yıl içinde yaşandı.

Van depremi ertesinde, bir afetin tüm can yakıcı sorunları, bir can pazarı yaşanırken, AKP ile BDP arasındaki kutuplaşma, hükümetin gerekli önlemleri almaması sonucu artçı depremlerle beraber yaşanan can kayıpları, gerekli yardımların ulaşmasında yaşanan gecikmeler ve halen yaşanan eksiklikler ve son olarak belediye başkanının tutuklanarak görevinden uzaklaştırılması bölgedeki insanların devlete olan güvenini ve bağını bir kez daha temelden sarstı.

Pozantı Cezaevi’nde yaşanan kötü muamele, çocuk mahkûmların maruz kaldığı gayri insani tutukluluk koşulları ve yaşamak zorunda kaldıkları bütün yaşamlarını etkileyecek (tecavüz dahil) travmalar ve bir türlü adaletin yerini bulmaması, mağduriyetlerin Sincan Cezaevi’ne nakiller, mağdurlara açılan davalarla sürmesi de vatandaşlık bağlarında duygusal kopuşu en yoğun yaşayan Kürt gençlerini daha da sarstı.

Dahası, Uludere ’de 34 sivilin tepelerine yağdırılan bombalar ve sonrasında resmi otoritelerin özür dilemek bir yana onur kırıcı söylem ve tavırlara yönelmesi, bölge insanında var olan ‘Devlet nezdinde hiçbir değerimiz yok’ algısını daha da güçlendirdi.

Urfa’da da 350 kişi kapasiteli bir cezaevine 1057 tutuklu ve hükümlünün zorla sığdırılması, cezanın adeta ezaya dönüşmesi üzerine çıkan isyanda uygulanan yanlış politikalar, onarılması güç tahribatların son halkası oldu.

Kürt meselesinin sebep olduğu can kayıplarının boyutlarını ne Kuzey İrlanda ne Bask ne de İsrail - Filistin çatışmalarının yol açtığı ölümlerle karşılaştırmak mümkün! Kürt sorununda 50 bini aşkın insanın yaşamını yitirmesinden bahsederken Bask sorunu nedeniyle bine yakın kişi ölmüş. Dünya genelindeki savaşların insani bilançosunun kaydını internet üzerinden tutan İsveç merkezli bir projeye göre, İsrail - Filistin meselesi, 1948’den bu yana 14.500 kişinin ölümüne neden olmuş. Bu kurumun listesine bakınca, dünya savaşları dışında, 20. yüzyıl başından bu yana, 50 binlere varan can kaybına neden olan çatışmaların sayısı sanıldığı kadar çok değil. Dahası, bu çatışmaların hiçbiri, demokratik ülkelerin içinde yaşanmamış. Her geçen yıl, koşulları daha da sertleşen, çözümü daha da çetinleşen bir sorun haline geliyor Kürt meselesi.

AKP ’nin geçen yaz üçüncü kez, büyük bir güçle iktidar olmasının ardından, eğer Kürt sorununa güvenlik eksenli bir yaklaşım, yani askeri çözüm ve aralarında insan hakları savunucuları, seçilmiş yerel yöneticiler, belediye çalışanlarının bulunduğu binleri aşkın kişi tutuklanmamış olmasaydı, zaten bugün farklı bir noktada olacak; yangınlar, isyanlar, çatışmalar ve cenazelerle dolu bir süreci yaşıyor olmayacaktık.

Yeni anayasa sürecine, seçim ertesi dört elle, kapsayıcı bir demokratikleşme projesi olarak sahip çıkılsa, bugün, bahsettiğim dört darbe de yaşanmayacaktı. Büyük ihtimalle Dağlıca’nın adı gene çatışmalarla anılıyor olmayacaktı.

Cezaevinde yananların otopsisine katılan milletvekilini dinleyince, Uludere ’de ölenlerin yakınlarının sözlerini anımsadım. Bedenlerin nasıl yandığını, kömürleştiğini, üç cesedin tanınmaz halde olduğuna dair sözlerini, bizlere kanıksatılan şiddetin ne denli tüyler ürpertici boyutlara ulaştığını düşündüm. Ülkemizin neredeyse yarısı, yaklaşık yarım yüzyıldır bir ‘olağanüstü hal’ altında yaşıyor.

Yangın haberini alır almaz gittiğim Urfa’da, sağ kurtulan tutuklu, kendisine öğretilen bir biçimde ve korku içinde “Bizi infaz koruma memurları kurtardı, onlar olmasaydı biz ölürdük” dedi. Adalet Bakanı Sadullah Ergin “İhmal varsa üzeri örtülmeyecek” sözlerini sarf ederken hükümetin Uludere ile ilgili benzer sözler söylediğini de düşünmeden edemiyorum.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2002’de cezaevlerinde 69 bin 512 tutuklu ve hükümlü bulunurken bu rakam 2012 yılı nisan ayında 132 bin 60′a çıktı. Cezaevlerinde bulunan 8 bin 76 kişinin ‘yatacak’ yeri bile yok. Can güvenliği devletin koruması altında olan mahkûm ve hükümlülerin diri diri yanarak can verir hale gelmelerinin ardında bu ‘patlama’ yatıyor. Hükümlü ve mahkûm sayısının son yılda yüzde 100 oranında artması, AKP ’nin ülkemizi ekonomik, sosyal ve insan hakları konusunda getirdiği noktanın bir göstergesi değil de nedir?

Türkiye , insan hakları sicilinin geneli bakımından, giderek harlanan bir yangın yeri gibiyken, yasalaşan İnsan Hakları Kurumu Kanunu, sorun çözmekten çok, ihlalleri kronikleştireceğe benziyor.

İnsan hakları alanında bu kadar sorunlu bir haldeyken, ‘en uzun gün’, 21 Haziran’da sabaha kadar çalışan Meclis’te, gene TBMM ’de temsil edilen tüm muhalefetin itirazlarına rağmen İnsan Hakları Kurumu’na ilişkin kanun tasarısı yasalaştı. İnsan Hakları Kurumu Yasası gerek yazım ve yapılış süreci bakımından gerek içerik olarak ‘adaletsizliklerle’ ve eksiklerle dolu bir kanun olarak, son bir yılda artan biçimde gerçekleşen, yasama sürecinde yaşanan ‘darbelere’ eklenen son halka oldu. Bir kere, 1/589 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı hazırlanırken, ilgili kurum ve kuruluşlardan, özellikle de insan hakları örgütlerinden, barolar ve konunun uzmanlarından görüş toplanmadı. Tasarı komisyona sunuluncaya kadar yasa tasarısına ulaşmak bile mümkün olmadı. Komisyona, neden sonra, adeta göstermelik olarak davet edilen barolar, insan hakları örgütleri dinlendiği halde, hiçbir görüşleri tasarıya yansıtılmadı. Tasarı alt komisyonda görüşülürken son anda Anayasa Komisyonu’ndan gelen metin, iktidar partisi üyelerinin önerisiyle tepeden inme biçimde gündeme alındı.

Yasaya göre, kurul üyelerinin 2’si cumhurbaşkanı, 7 üye bakanlar kurulu tarafından seçilecek. 1 üye baro başkanları, 1 üye ise AKP ’nin karşı olduğunu ileri sürdüğü 12 Eylül ürünü olan YÖK tarafından belirlenecek. Açıkça görülüyor ki siyasi iktidara göbekten bağlı bir İnsan Hakları Kurumu, yani yapı olarak bürokratik bir devlet dairesi oluşturulmasının zemini oluşturuldu.

‘Ulusal İnsan Hakları Kurumları’yla ilgili BM Uluslararası Koordinasyon Komitesi Akreditasyon Alt Komitesi başta olmak üzere, BM ve AB ’nin konuyla ilgili uzmanları tarafından yazılı ve sözlü olarak, tasarının Paris İlkeleri’ne uygun olmadığı da belirtilmişti. Yine Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi’nin 23. faslı kapsamında, ‘İnsan Hakları Kurumları’ başlığında 17–21 Ocak 2011 tarihlerinde ülkemizi ziyaret eden AB uzmanları, tasarının başta bağımsız bir mekanizma öngörmemesi ve içerdiği diğer pek çok eksiklik nedeniyle yeni bir kanun tasarısının hazırlanması gerektiğini ifade etmişlerdi. Bu itirazların hiçbirine, kendi istediği taslağın kabul görmesini arzulayan AKP tarafından önem verilmedi.

Şeffaf, katılımcı, çoğulcu, demokratik bir sürecin dışında TBMM ’ye getirilen bu kritik yasa, muhalefet partilerinin ortak tüm itirazlarını yok sayan, insan hakları ortamının görüşlerini dışlayan bir yöntemle, sabaha karşı neye evet, neye hayır dediğini bilmeyen AKP çoğunluğunun oylarıyla kabul edildi. İnsan hakları konusundaki ağır bilanço, insan hakları bakımından yangın yerine dönen ülkenin hali ortadayken, özerk, uluslararası kriterlere uygun, iktidarın yürütme sürecindeki karnesini, hükümetin insan hakları sicilini denetleyebilecek bir kurumun oluşturulması fırsatı da böylece kaçırılmış oldu.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Adalet ve Kalkınma PartisiAvrupa BirliğiBakanlar KuruluBarış ve Demokrasi PartisiBirleşmiş MilletlerDarbeFilistinİrlandaİsrailİsveçOlağanüstü HalTecavüzTürkiye Büyük Millet MeclisiVan
Görüş Bildir