Herkes Her Şeye Spekülasyon Yaratmakta

-

Özgür Gündem - Herkes Her Şeye Spekülasyon Yaratmakta

Özgür Gündem - Herkes Her Şeye Spekülasyon Yaratmakta

Dünya ekonomik ve siyasal olarak kaynayan bir kazan misali hergün yeni gelişmelerle çalkalanıyor. Milyarlarca insanın açlık ve yoksulluk içinde kıvrandığı dünyamızda ne zamanki finans kapitalizmi ve tekelci güçlerin kârları düşünce kriz kelimesi daha çok gündeme oturmuş oldu. Özellikle Avrupa kıtasında devletlerin içine girdiği borç krizi Afrika, Asya ve Ortadoğu’da insanların verdiği yaşam mücadelesini gölgesinde bırakmış durumda. Keza Yunanistan, İspanya, Portekiz batma noktasına gelmiş durumda. Bütün bunları, Almanya’da yayımlanan sol geleneğe sahip Neues Deutschland Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Jürgen Reents ile konuştuk. 12-14 Eylül tarihinde tutuklu Kürt basın emekçilerinin görülen davasına gözlemci olarak katılan Reents’e krizin sonuçları ve alternatifleri üzerine yapılan tartışmaları sorduk.

Dünya ekonomisi uzun bir süredir ‘kriz’ içinde. Aynı zamanda milyonlarca insanın açlıkla mücadele ettiği bir dünyadan bahsediyoruz. Siz bu krizi nasıl tanımlıyorsunuz?

  • Kısaca belirtmek gerekirse bu kriz bir sistem krizidir ve sadece ekonomik değil aynı zamanda bir siyasi krizdir. Dünyanın bir tarafında yoksulluk varken, diğer tarafında yoksulluğun artmasıyla daha da göze batan ekonomik kriz var. Fakat bu kez kriz güvenli olduğu zannedilen bölgeleri de içermeye başladı. Almanya’da da artık insanlar krizlerin arka planını sorgulamaya başladılar. Öyle ki, muhafazakar ve burjuva gazetelerinde bile bazı yazarlar, yorumcular acaba sol (parti olarak değil toplumsal olarak soldan söz ediyorum) haklı mı diye sormaya başladılar. Esas sordukları şu: Kapitalist sistem kendisini kendiliğinden kurtarabilir mi? Kesinlikle bu sorunun yanıtını “evet kapitalizm kendisini kurtarabilir” diye verecekler. Ama buna rağmen sorunun sorulmasını ilginç buluyorum. Bu bağlamda da dikkatin dünya çapındaki büyük uçuruma yöneldiğini görmek ilginç geliyor. Tabii ki gerçekler, insanlar için izafidir. Tabii ki Almanya’da da bizim anlaşışımıza göre ortalamadan yoksul olan insanlar vardır, onların bakış açıları farklı olabilir. Belki onlar ayda 400 euro kazanıyorlar ama dünyanın diğer parçalarıyla karşılaştırıldığı zaman imtiyazlı, hatta zengin bölüm içerisindeler.

Avrupa’daki krizi resesyon veya depresyon olarak tanımlamak ne kadar doğru?

  • Resesyon ve depresyon konjonktürel tanımlardır. Bu tanımı kullananlar genelikle reseseyon ve depresyonun geçici olduğunu ve durumun yeniden düzeleceğini düşünüyorlar. Ben bunun uzun bir süre için böyle olabilecğini zannetmiyorum.

Avrupa’da ne tür tartışmalar var?

  • Özelikle şunu söylemek gerekiyor: Bu tartışmaların arkasında tabii ki alttan gelen bir baskı var. Ancak sistem tartışması 20 yıl öncesindeki gibi yürümüyor. Bundan 20 yıl önce en önemli konu, kapitalist sistem ile sözde sosyalist sistem olarak adlandırılan bir sistem arasındaki kavgaydı. Bugünkü sorunlara yanıt aradığımız zaman şimdi biz sosyalist, solcular olarak, özgürlükleri yok edecek bir sistemi savunmuyoruz. Böylesi bir sistemi de özlemiyoruz. Yani şimdi sistem sorunu tartışılırken 20 yıl öncesi gibi beklentilerden hareket etmiyor insanlar. Örneğin şu soruyu da soruyorlar: Bu kriz çerçevesinde siz sadece benim hayatımı yok etmiyorsunuz, aynı zamanda dünyayı da yok etmektesiniz. Yani, kriz tartışmasında ekolojik bir bakış açısı da var. Yani, Almanya için söylüyorum, orada farklı hareketler sadece daha refah içerisinde yaşamayı değil, daha iyi bir dünyayı, daha fazla demokrasi ekseninde tartışarak bir takım alternatifler arıyorlar. Sonuç olarak olumlu bir gelişme bu. Burada ilginç olan nokta bence şudur: Artık egemenlerin “bunun alternatifi yok” söylemi sorgulanıyor ve bu çerçevede kapitalizmin farklı alternatiflerinin olacağı tartışılıyor. Burada ilginç ve önemli olan, bunların sadece tek bir örgüt tarafından dile getirilmemesidir.

Gidişata itiraz eden birçok eylem ve etkinliğe tanıklık ettik, ancak bir düşüş var gibi...

  • Öyle zanediyorum ki bu “İşgal Et Hareketi” (Wall Street’i İşgal Et) mali krizin dünya çapındaki önemini bilince çıkardı. Aynı zamanda direnişin saldırgan olmayan biçimini arayıp buldu. Tabii ki bu hareketin de tüm diğer hareketler gibi konjonktürel olma sorunu var. Yani farklı organizasyon biçimiyle karşı çıkma denemesi aynı zamanda bir zayıflığı da ortaya koyabiliyor. Eski komünist ve sosyalistlerin dünyaya bakışı çok farklı ve basitti: “Bir parti kurarız ve dünyayı değiştiririz.” Bunu artık hiç kimse istemiyor; çünkü nereye gittiğini gördük. “İşgal et” gibi hareketler o eski parti yapılanmalarının dezavantajlarını bilinçli olarak kullanmıyorlar. Ben bu hareketleri olumlu görüyorum ama sistemi alaşağı edemedikleri de benim için bir sürpriz değil.

Sizce alternatif ne olabilir?

  • Bir ön koşul olarak solun şunu kabullenmesi gerekiyor: Toplum farklıdır. Yani, sonuçta solun önemli bir kesimi öncülük beklentisini terk etti ve biz çok çeşitli bir hareketin parçası olarak değişimi gerçekleştireceğiz demeleri bir başarı. Almanya’daki tartışamalarda konuyla ilgili “mozaik sol” veya “sol mozaik”ten bahsediliyor. Başka ülkelerde buna benzer tartışmalar var mı bilmiyorum ama bence “mozaik sol” tanımı şu anki durumu çok iyi yansıtıyor. Bence solun en büyük sorunlarından biri, haklı olmasında değil, kibirli şekilde ben haklıyım demesinde yatmaktadır.

Kriz derinleştikçe Avrupa’da sığınmacılara, mültecilere yönelik saldırılar tırmanıyor. Neye bağlıyorsunuz?

-

Hergün yeni bir kriz dalgası... Batan ülkeler, işsizlik, açlık, yoksulluk, isyanlar... Ekonomik ve siyasi dalgalanmalar ardı ardına gelişiyor. Neues Deutschland Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Jürgen Reents, tüm bu gelişmeleri; ‘herkes her şeye spekülasyon yaratmakta’ sözleriyle özetliyor

Teorik olarak göçmen ve mülteci sorunu belirli sorunlar getiriyor olabilir. Ancak Almanya’nın karanlık geçmişi toplumun büyük bir kesimi için artık devredilemez ve yok edilemez bir gelenek haline gelmiştir. Almanya Federal Cumhuriyeti’nde yabancı düşmanlığının, yahudi düşmanlığının, antisemitizimin çok belirgin örneklerini görüyoruz. Ülkemizde son derece militan ve cinayetlerden geri durmayan bir aşırı sağ mevcuttur. Maalesef devlet içerisinde de bütün bunları gizleyen ve olmamış gibi gösteren fenomenler var. Ancak ben bunun çoğunluk kazanacağına kesinlikle inanmıyorum. Ben geldiğim ülkeyi olduğundan daha güzel göstermeye çalışmıyorum, tam tersine geldiğim ülkeyi en fazla eleştiren insanlardan birisiyim. Ama öyle zannediyorum ki son derece önemli bir demokratik temel hala duruyor. Bu, sadece bizde değil başka ülkelerde de var. Gerçi onlar diğer ülkelerdeki aşırı sağ veya sağ popülist politikacılarla, örneğin Macaristan’dakilerle ya da Berlusconi’yle uzun yıllar işbirliğine giriyorlar ama böylesine işbirliğinin uzun vadede Avrupa çapında olacağına inanmıyorum. Her şeye rağmen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı Avrupa toplumlarının en önemli sorunu olarak kalmaya devam edecektir.

Merkel hükümetinin Yunanistan politikası neden çok sert?

  • Yunanistan’daki krizin kendi ülkelerine gelmesini önlemeye çalışıyorlar. Şunu da unutmamak gerekir; Merkel hükümetinin bakış açısından Almanya Avrupa Birliği içerisinde en güçlü ülke. Örneğin Deutsche Bank, Avrupa Birliği’nin en güçlüsüdür. Yani bir taraftan en az zararla masadan kalkmak isterken, aynı zamanda olanaklı olan en yüksek kârı elde etmek istiyor. Ama bu borç krizinin faturasını ne hükümetler ne de bankalar ödüyor. Aslında bunun faturası o krizdeki ülkelerin halklarına çıkartılmaktadır; Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da olduğu gibi...

Finans kapitalizmin bu krizdeki payı nedir?

  • Ben bir dönem politikacıydım, aynı zamanda gazeteciyim. Gazeteciler soru sormayı severler, cevap vermeyi değil. Tabii ki farklı tezler var. Ben mali sermaye ile reel sermayeninin birbirinden ayrıldığı tezini doğru bulmuyorum ve inanmıyorum. Bu nedenle de bu sadece mali bir kriz değildir. Ben Türkiye’deki banka ve sigorta şirketlerini pek yakından tanımıyorum ama Almanya için şunu söyleyebilirim: Burada mali sektör, örneğin Deutsche Bank, reel sektörle (örneğin otomotiv sektörüyle) ya da Allianz gibi sigortalarla çok sıkı bağlara sahiptir. Yangi sorun sadece mali sermaye ile ilgili değil. Asıl mesele kapitalizmle ilgilidir. Tamam, çok spesifik olarak mali sektörü ilgilendiren bir sorun vardır. Hükümetler, Avrupa’da müthiş bir şekilde serbest bırakılmış, dizginsizleştirilmiş bir sermaye akışı yarattılar. Bu durumda herkes her şeye spekülasyon yaratmakta. Hatta devletlerin iflası üzerine bile spekülasyon yapılmakta. Gerçi bunun reel iktisat ile çok fazla ilgisi yok ama bu durumu analiz etmeye başladığımızda tabii o zaman toplumun marksist açıdan bir tanımlaması tartışmasına girmemiz gerekiyor. Çünkü; kapitalist toplumlarda reel olarak olmayan ama sanal olarak var olan müthiş bir sermaye birikmiştir. Spekülasyonun temel varsayımı, kağıt üzerindeki değerin bir gün reel olarak ortaya çıkacağıdır ki, bu varsayım birlikte parası olmayan insanları bile spekülasyonlara katılmaya zorlamaktadır. Aslında bu büyük bir balondur. Balonlar patlamakta, yeniden doldurulmakta ve yeniden patlamaktadır. Bu nedenle bugün bazıları mali olarak iteklenen bir kapitalizmden bahesediyorlar. Lenin mali/finans kapitalizminden bahsederken kapitalizmin en yüksek aşamasından bahsediyordu. Aslında sonuçta şu soruyu sormamız gerekiyor; biz insanın insanı sömürdüğü, insanın insanlar üzerinde egemen olduğu bir toplum istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Bence sorulması gereken soru budur. Şansımıza ki, bu durumun devam etmesini istemeyen insanlar çoğalmaktadır.

Yunanistan eurodan atılır mı, atılırsa ne olur ya da bu kriz euroyu dağıtır mı?

  • Avrupa birliği ya da Euro Bölgesi’ndeki iç içe geçmeler, bağlantılar öylesine güçlendi ki, bu bağın hiçbir şekilde koparılamayacağını zanediyorum. Bu benim kişisel kanaatim.

Krize rağmen zenginleşmeye devam eden ülkeler var ve borçlara rağmen silah yatırımlarına devam ediyorlar. Bu gerçeği nasıl yorumluyorsunuz?

  • Kapitalizmde o kadar çok sorun varki; bunun yanıtını insan mantığıyla veya sadece makuliyetle yanıtlamak olanaklı değil. Silah üretimi ve silah ihracatı aslında en iğrenç üretim biçimlerinden biridir. Niye bunu yapıyorlar? Çünkü bundan para kazanıyorlar. Ve ne kadar çok kriz olursa, ne kadar çok çatışma, ne kadar çok savaş, o kadar çok silah ticareti vardır. Ben kişisel kanaatim ve vicdanımla kesinkes silah üretimine karşıyım ve vicdani retçiyim. İhtilafların sadece şiddet, sadece savaşma üzerinden değil, sadace diyalog, hoşgörü ve tölerans üzerinden çözülebileceğine inanıyorum.

Düşmanımla konuşmak zorundayım

  • Bu çerçevede Kürdistan ihtilafı ile ilgili bir şey söylemem gerekirse; doğrusu bu ihtilafı çok iyi tanıyan biri değilim. Türkiye hakkındaki bilgilerim on yıllar öncesine dayanıyor. Ben Abdurahman Qasimlo ile arkadaştım (İran eski PDK başkanı). O zamanlar İran ve Irak’a gittim ve Qasimlo’yla birlikte Talabani ile de görüştüm. Ben ezilen insanların ve toplumların baskıya karşı silahlı bir mücadele vermelerini hoşgörüyle karşılıyorum. Ancak bunun “düşmanımla konuşmam gerektiği” prespektifini içermesi gerektiğine inanıyorum. Arkadaşlarımla konuşabilirim, bu güzel bir şey ama düşmanımla da konuşmak zorundayım.
Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaAngela MerkelAvrupa BirliğiBerlusconiIrakİranİspanyaMacaristanPortekizSavaşYunanistanetgündem
Görüş Bildir