Ödüller Faydalı Eserleriniz Çalınıyor Şipariş Geliyor

-
5 dakikada okuyabilirsiniz

Ödüller Faydalı Eserleriniz Çalınıyor Şipariş Geliyor

Ödüller Faydalı Eserleriniz Çalınıyor Şipariş Geliyor

2013 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri jürisi tarafından ‘yılın bestecisi’ seçilen ve ödülünü geçtiğimiz hafta alan Kamran İnce, kısacık konuşmasında babasına teşekkür etmişti. Babasının kendisini ilk defa öldüğü yıl, 2007 yazında, oturup dinlediğini söyleyen İnce, çok dillendirilmese de ailesinin kendisiyle gurur duyduğunu biliyor olmaktan mutlu.

The Guardian’ın günümüzün en etkili yirmi bestecisi arasında gösterdiği Kamran İnce, geçtiğimiz günlerde American Academy of Arts and Letters’in 2013 Müzik Ödülü’ne layık görüldü. Meryl Streep ve Paul Auster gibi Akademi üyelerinin sunduğu törende Kamran İnce için şu açıklama yapıldı: “Türk ve Amerikalı geçmişini birleştiren Kamran İnce’nin başka hiçbir bestecide olmayan bir sesi vardır. Bunu egzotik bir şey bulma yolunda değil, en derinden gelen müziksel içgüdüsü yoluyla yapmaktadır.” O törenin hemen arkasından 2013 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri jürisi tarafından yılın bestecisi seçilen Kamran İnce, İKSV’nin bu yıl 41.sini düzenlediği İstanbul Müzik Festivali özel siparişiyle bir beste yaptı. 19 Haziran Çarşamba akşamı Süreyya Operası’nda, Berlin Counterpoint’in dünya prömiyerini yapacağı eserin ismi ‘Nasreddin Hoca’. İnce’yle, onun deyişiyle ‘bu çok şanslı günleri’ konuştuk.

Neden Nasrettin Hoca?

Onlar teklif etti. Nasrettin Hoca’yla ilgili bir şey yapmayı düşünür müsün, dediler. Tabii ki dedim, işe giriştik ve ortaya 9 bölümlük bir şey çıktı. Her bölümde bir Nasrettin Hoca hikâyesi var.

Hangileri? Mesela…

Bir aşçı yemek pişiriyor. Fakir bir adam da geliyor, ekmeğini yemeğin buharına tutup yiyor. Aşçı buharın parasını istiyor. Mahkemelik olup hocaya gidiyorlar. Hoca fakir adama, çıkar keseni diyor ve kesenin içindeki azıcık parayı şıngır şıngır sallıyor. Sonra da tamam diyor, hadi gidin. Aşçı, peki hani benim param deyince de hoca, yemeğin buharını satan paranın sesini duyar diyor. Biri bu. Kısa kısa tabii. Toplam 16 dakika.

Son ikisi bir yana, hayatınız boyunca pek çok ödül aldınız. Bu ödüller sizin için ne ifade ediyor?

Ödüller çok işe yarayan şeyler. Çok gençken aldıklarınız adınızın tanınmasını sağlıyor. Ben 27 yaşında Roma Ödülü’nü almıştım mesela. Ödüller dikkatleri üzerinize çekiyor. Böyle olunca da müzisyenler, şefler adınızı biliyor ve bir dinleyelim bakalım, acaba nasılmış diyor. Eserleriniz çalınıyor ve yeni siparişler geliyor.

Çok mu sipariş geliyor?

Tabii ki… 1985’ten beri sadece siparişle yazıyorum ve hep doluyum. Galatasaray’ın 100. yılı, Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni’si bir yana… Öyle enteresan projeler geliyor ki. Birkaç sene evvel yazdığım ‘Uzak Varyasyonlar’ mesela… Bir kadın eşinden ayrılmış ve kendini suçlu hissediyor. Eşi de bir Türk doktor. Onun için bir eser ısmarladı bana. Bir diğeri ‘MKG Varyasyonları’ da yine bir Türk sevgili için. Minnesota’da bir kadın araba kullanırken radyoda bir eserimi dinliyor ve beni arıyor. Sevgilisinin bilmem kaçıncı doğum günü için yeni bir eser istiyor.

Galatasaray Senfonisi nasıl oldu? Siz Galatasaraylı mısınız?

O da kulübün 100. yıl kutlamaları için ısmarlandı. Ben Galatasaraylıyım tabii. Çok ilginç; benim Fenerbahçeli arkadaşlarım var, dinlemezler o senfoniyi. Hatta Naxos’tan CD’si çıktı. Ona ellerini bile sürmezler.

Bu kadar çeşitli konuda… Nasıl beste yapıyorsunuz?

Çoğu zaman piyanoyla yazıyorum ama olmayabilir de. Bazen yolda, bazen uçakta, bazen yatıyor oluyorum. Aklıma bir şey geliyor, hemen kalkıp not alıyorum. Bir eseri yazma zamanım yaklaştıkça o benim beynimde dönmeye başlıyor. Eser şurada, karnımda beliriyor. Tam anlatamayacağım bir şey. O eserin duygusu, kökü, özü, nüvesi geliyor önce. Sonra yavaş yavaş onun müzikteki karşılığını buluyorum.

Nasıl başladınız bu işe?

Ben Amerika’da doğdum. 6,5 yaşındayken de ailecek Ankara’ya geldik. Dedem hastaydı, onun için çıktık yola. Tabii biz gelene kadar o çoktan gitmişti. Biz yine de yerleştik. Babam siyaset bilimi profesörüydü ama müziği çok severdi. Müzisyen olmak istemiş ama olmamış, olamamış. 12 yaşındayken konservatuvara gitmiş, çok geç deyip göndermişler.

Gerçekten geç mi?

Olur mu öyle şey. Hayatta hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir. Erken başlamanın avantajları tabii ki vardır ama her yiğit yoğurdu farklı şekilde yer.

Siz nasıl yediniz?

Ben bir şeyler çalmak istedim. İlk önce man-dolinle oyalandım. Babam bunu görünce hemen ders aldırmaya başladı bana. Sonra da konservatuvar sınavlarına girdim. Önce çello, sonra piyano derken... Bir aile dostumuz vardı; İlhan Baran. Her akşam bize yemeğe gelirdi ve bana bir ödev verirdi; küçük bir eser yazma ödevi. Onu yazmadan ertesi gün basketbol oynamaya çıkamazdım. Hakikaten şaka değil. Her gün küçük bir şey bitirmeden sokak yasaktı bana.

Sonra?

20 yaşına geldim. Türkiye çok kapalıydı o zamanlar. Tam 80 öncesi. Akşamları sokakta yürünmezdi filan… Amerika’ya gittim. Gittikten kısa bir süre sonra da New York Times’ın birinci sayfasında ‘Türkiye’de darbe oldu’ başlığını gördüm. O başlığı ve fotoğrafı hiç unutmam. Fotoğrafta bir Ayasofya görüntüsü vardı. Neyse… Amerika’da üniversite, master, doktora derken… 90’lı yıllardan itibaren Türkiye’ye daha çok gelmeye başladım. İlk büyük konserim 1999 İstanbul Müzik Festivali açılış konseriydi, tamamen benim müziklerimden oluşuyordu. Aynı yıl MİAM’ı (İstanbul Teknik Üniversitesi Müzik İleri Araştırmalar Merkezi) kurduk. Sonra da Türkiye ile bağlarım iyice kuvvetlendi. Artık senenin 15 haftası buradayım.

Babanız çok takdir etti mi sizi?

Babam çok cins bir adamdı. Çok pimpirikli, titiz, hep daha fazlasını isteyen… Bir taraftan çok gurur duyardı benimle. Ama bir taraftan da bir eser kaydı gönderirdim, ilk başta hiç beğenmezdi. Ancak 50 kere dinledikten sonra, 2–3 ay sonra ‘aslında iyiymiş’ derdi. Ben Amerika’da doktora yaparken mektup gönderirdi bana. 250 sayfa, ciltli. Şaka değil. Ama enteresan bir şey. Öldüğü sene, 2007 yazında, ilk defa oturup beni dinledi. Daha önce hep bir şeyler söylerdi, şunu yapmalısın, bunu yapmalısın diye. Beni dinlemezdi, kendince bir ajandası vardı. O yaz ilk defa beni dinledi.

Babanız için bir şey bestelediniz mi?

Yok. Benim şimdi 20 aylık bir oğlum var. Onun için bir şey yazdın mı diye de soruyorlar. Diyorum ki zaten yazdığım her şey oğlum için. Yazdığım her şey babam için. Yani... Çok iyi tanımadığın biri için bir tane bir şey yazarsın, ona ithaf edersin de bunlar senin kanın canın.

JÜLİDE GÜNGÖR - ZAMAN

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Amerika Birleşik DevletleriAnkaraArda TuranAyasofyaDarbeGalatasaray Spor Kulübüİstanbulmüzik
Görüş Bildir