İçinden Şiir Geçen Roman: Ahraz | Necip Güleçer

 > -
2 dakikada okuyabilirsiniz

İçinden Şiir Geçen Roman: Ahraz | Necip Güleçer

İçinden Şiir Geçen Roman: Ahraz | Necip Güleçer

Bu kasabada rüzgâr kuzey demekti, kuzey ise açık deniz. Uzak diyarlardan söküp kopardıklarını derin sularına yutan ve safrasını kasabanın koylarına kusan deniz, rüzgârın kâbuslarla bezeli uykusuydu. Ondandır ki hep hırçındı uyanışları, değip geçtiği yerlerde ter zerrecikleri, havada asılı kalan iğneli bir koku…

Günün kaderi rüzgârın bileğinde asılıydı, ne kadar şıngırdıyorsa o kadar yavaşlardı an. Biri hızlandıkça diğeri durma noktasına gelen kuma gömülü bir tahterevalli gibi, aksi iki uç ve ağır gelen daima rüzgâr, ayakları kuma sürtense zaman olurdu.

Ahraz, Deniz Gezgin

Bir kitap okudum, bittiğinde elimde bir pencere tutuyordum. Manzarası bol, soruyla açılıp soruyla kapanan, karanlığı ve güneşi aynı tepeye bakan rüzgârlı bir pencere. Höyüğümün en üst katına kurdum bu pencereyi, istedim ki İsrafil’in aydınlığı sarsın etrafı. Bir kitap okudum bittiğinde bir şehre bakıyordum, sokak sokak, ev ev… Yosun kokuyordum.

Deniz Gezgin’in ilk romanı Ahraz… ilk olmanın yanında başka başka sıfatları da var kitabın. Her şeyden

önce büyük bir roman. Bir romanı büyük kılacak ne varsa temiz bir edebiyat işçiliğiyle nakşedilmiş esere. Üstelik kurgusuyla, derinliğiyle çok katmanlı bir yapıt. Sadece kurgu ustalığıyla kotarılacak iş değil, ciddi bir bilgi birikimi de istiyor yanında. Yoksa kolay değil okurlara her seferinde aynı kuyunun farklı sularından içirmek. Hele donanımlı okurlar için birbirinden keyifli yolculuklar vaat ediyor yazar.

Günahların romanı diyebilirim Ahraz için, herkesin kendi karanlığını cebinde sakladığı karanlık bir roman da. Sürgünlerin el kitabıdır bir yönüyle. Lanetlerin ortasına kurulmuş bir şehrin haritası derlerse şaşırmam. Fakat ışığın romanıdır aynı zamanda. Sevginin dili olmaz diye bağıran bir serüven. Dokunmanın, hasretin, katıksız aşkın tarifidir Ahraz. Satır aralarından mitoslar devşirmek de mümkün, kucağında kuzuyla dinler tarihini selamlamak da. Göçürülmüş kentlerin yalnızlığından geçiyor bazen yolunuz, bazen mavi bir gölgenin serinliğinden. Yelkovan bazen rüzgâra dönüyor, bazen şaşıyor tarih yırtıyor yaprağını maarif takviminden. İçinden imgelem geçiyor, mısralar şiire çıkıyor bazen, bazen deniz bitiyor karaya oturuyor sandalların telaşı. Değişen trol avcılarının yüzlerindeki aynılıkla vuruyor sizi. Yahut deniz kabuklarının çürüyen ayrıntısıyla tutuyor yakanızdan. Hâsılı siz ne kadar yükleyebiliyorsanız üstüne o kadarını taşıyor kitap edebiyatın derinlerinde.

Adile’nin kuytusu bu roman, Yusuf’un sabrı, İsrafil’in şarkısı. Bir papazın büyüsü belki, karşının sancısı, Marika’nın saflığı… Nemrut’la mı eşitliyor İsrafil’i yoksa Nuh’un gemisini mi yüzdürüyor finalde onu bir istiridyeye sormalı. Elimde sonsuza açılan bir pencere.

Korkma çocuk, biz o cennete hiç alınmadık ”.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Kitapgezgin
Görüş Bildir