Gece Tek Başına Uyumanızı İmkansız Kılacak 10 Rahatsız Edici Yeşilçam Filmi Sahnesi!
Zamanında Yeşilçam'da öyle sahneler çekilmiş, öyle absürt fikirler ortaya atılmış ki şöyle bir dönüp baktığınızda bu kadar tüyler ürpertici sahnelere gerek var mıydı dedirtiyor!
Hazırsanız gelin, 1950-1980 yıllarına ışınlanalım ve bu gece ışıkları kapatıp izlemeye yeltenseniz zorlanacağınızdan emin olduğumuz sahnelere beraber göz atalım.
1. Gulyabani'yle Başlamadan Olmaz!
1976 yılında izleyecisiyle bulunan Süt Kardeşler'deki Gulyabani'yi hatırlamayan yoktur. Gulyabani'nin hortladığı sahne ilk bakışta tam bir kaos komedisi: ortalıkta beyaz çarşafa sarılmış sözde bir “Gulyabani” dolaşıyor, ev halkı felç geçiriyor gibi bağırıyor, Şaban zaten panikte, biri bayılıyor, biri dolaba saklanıyor, biri “Amanın!” diye salonun ortasında donup kalıyor. Bugün izleyince “abi bu bildiğin çarşaflı dayı, neden bu kadar korkuyorsunuz?” diye gülüyoruz tabii.
Fakat film, tonton bir aile komedisi gibi satılıyor ama sahnenin çekiliş biçimi çocuk gözüyle ciddi anlamda kabus. Loş konak, rüzgâr sesi, koca koca gölgeler, çıldırmış gibi bağıran yetişkinler... Bu, 70’lerde televizyonda 'ailece' izlenen içeriklerden biri. Yani çocuk izleyiciye verilen mesaj şu: büyükler anlaşmazlık çözmek için konuşmaz, birbirini sabaha kadar korkutarak dize getirir. Müthiş pedagojik(!)
2. Uykularımızı Kaçıran Dunganga!
1986 yılında çekilen Aaah Belinda filminin bu sahnesinde evin büyükannesi çocukları susturmak, hizaya sokmak, “akıllı uslu aile tablosu” yaratmak için bir anda korku moduna geçip “Duuungangaaa!” diye üstlerine abanıyor. Çocuklar anında tir tir titriyor. Biz izlerken gülüyoruz çünkü kelime saçma: Dunganga. Sanki deterjan markasıyla kıtalar fetheden çizgi film canavarı. Ama o evde kimse gülmüyor. Herkes “anneanne/kaynana = mutlak otorite” gerçeğini kemiklerine kadar hissediyor.
Fakat bu da 80'lerde prime-time mizah olarak önümüze koyulan işlerden biri! Şimdi tekrar bakınca, “Haha komik laf”tan çok 'Bu baya ev içi psikolojik şiddetmiş” noktasına düşmemek elde değil.
3. Denize Girmeyi İmkansız Kılan O Ahtapot Sahnesi
1971 yılında izleyicisiyle buluşan Tarkan: Viking Kanı'nın ahtapot sahnesi senelerce konuşuldu. Şimdi baktığımız ahtapotun koca bir plastik olduğunu anlamak çok basit gelse de o zamanın teknolojisinde baya baya bir canavardı bu.
Bugün hala nostalji diye izlediğimiz şey aslında boğulma sahnesi. Gerçek bir insan, gerçek havuzda, gerçek olarak nefesini tutup lastik kolların altında çırpınmak zorunda kalmış. Bu fiziksel tehlike hissi (oyuncunun/ dublörün gerçekten zorlandığını görüyorsun) ekrana sızıyor. Yani evet, ahtapot maket gibi… ama Kartal Tibet’in panik enerjisi maket değil. O gerilim hâlâ mideye oturuyor. Bu ahtapot yüzünden denize giremeyen koca bir nesil var iddia ediyoruz...
4. Kabuslara Giren Tuz Canavarı
1973 yılında Turist Ömer'in Uzay Yolu maceralarını hatırlarsınız.
O dönem Yeşilçam, bütçesi minicikken bile “bilimkurgu + vücut dehşeti” karışımını çekmeye çalışmış. Ama bunu çocukların da izlediği bir Turist Ömer filmine gömmüş. Şimdi bakınca 'Ay ne komik canavar ya” diye gülüyoruz, ama insan bedenine dadanan, seni yavaşça tüketen bir parazit fikrini aile komedisi formatında normalize ediyor. Korku ve komedinin dikiş yerleri o kadar yamuk ki, bugün bile izlerken hafif tiksintiyle kıpraşıyorsun. Mizahçı bir karakteri, komedi paketinden çıkarıp, gözü önünde arkadaşları bayıltan, öldürebilen bir canavarın içine atmak... Seyirci için garip derecede rahatsız edici çünkü “güvende hissettiğin komedi evreni” birden güvenli olmaktan çıkıyor!
Köşe bucak insanları emikleyen binbir yüzlü Tuz Canavarı, seni de unutmuyoruz!
5. Savulun Battal Gazi Geliyor!
1972 yılında çekilen Battal Gazi'nin İntikamı filmi canlı canlı işkence izlememize vesile olmuştu. Battal Gazi'nin acımasızca kör edildiği anları izlemek o zaman da zordu, şimdi de kolay değil!
Sahne teknik olarak biraz “sahte” görünüyor olabilir ama fikrin kendisi hala ağır. Adamı alıp topluca felç bırakma girişimi, iradesini kırma, onu sembolik olarak “artık erkek değil, artık savaşçı değil” ilan etme denemesi bu. Yani kör etme burada sadece fiziksel zarar değil; kimliğini elinden alma ritüeli gibi çekiliyor. Biz bugün Cüneyt Arkın'ın körlüğe rağmen yaptıklarına bakıp nostalji romantizmi yapıyoruz ama sahnenin çıplak gerçeği şu: kameranın önünde canlı canlı göz yakıyorlar. Rahatsız edici kelimesi az kalır. Bu, Yeşilçam’ın “aile sineması = bazen travma eğitimi” döneminin en sert örneklerinden biri.
6. Türk Exorcist'i "Şeytan"

1974 yılında izleyicisiyle buluşan 'Şeytan', Türklerin ilk paranormal korku denemsi desek yeridir. Türkiye’de 70’lerde dindarlık, batıl inanç, “cin musallatı” korkusu zaten toplumun gündelik paranoyasıyken film bunu sömürüyor. “Bu kız senin kızın da olabilir.” duygusunun verildiği filmde seyircinin “bu bir Amerikan hikâyesi” diye uzaklaşması da mümkün olmuyor üstelik! Çünkü her şey İstanbul apartman dairesine, Türk anne-çocuk ilişkisine, imam çağırma refleksine çevrilmiş durumda. Yani Exorcist’teki dehşet burada evimizin salonuna taşınıyor.
İddia ediyoruz, bu gece ışıkları kapayıp izlemeye kalksanız gece uykusuzluk çöker...
7. Gözlerini Bir Daha Asla Unutamadığımız Bumbala Hoca!
Fatma Girik’in karakterinin (Kanlı Nigar) kendini “Bumbala” diye pazarlayıp mahalleliye büyü/şifa/destek satarken kullandığı şey sadece sözde mistik güç değil, “egzotik yabancı” görüntüsü.
Yani yine yüzünü, aksanını, dilini değiştirip “Afrika’dan gelmiş, garip ritüelleri olan, tehlikeli ama etkileyici şifacı” tiplemesine giriyor. Bu hala ırkçı karikatür: yabancıyı, özellikle siyah kimliği, komedi aksesuarına çeviriyor. O “Bumbala” personası tam olarak “koyu tenli, büyü yapan yabancı” klişesi üstüne kurulu...
Fatma Girik'in mavi gözleriyle çocukluğumuzun içinden geçtiğini de unutmamak lazım tabii:
Hoppala cubbala
İki kuruş on para
Kumbara kapkara maskara
Gel ya Hacı Bumbala gel!
Destur! Puh!
8. Fatma Girik ve Kartal Mücadelesi
1969 yılında hayatımıza giren Boş Beşik'teki kartal sahnesini unutmak mümkün değil.
Fatma Girik'in karakteri burada hala “fedakar Anadolu anası” ama aynı zamanda gözü dönmüş bir yırtıcıya dönüşüyor. Kartalın bebeğine musallat olması üzerine kuşu yakaladığı anda artık yas tutan masum anne değil, ölümüne saldıran bir hayvan gibi çıkıyor karşımıza.
Büyük bir yırtıcı kuşu gerçekten oyuncunun ellerinde çırpınırken görüyorsun. Yıllar sonra bu sahne konuşulurken “o kartal aslında kartal bile değil, büyük bir akbaba, hayvan sette zor tutuldu, kanatlarını tuttular / darp ettiler” gibi hatırlatmalar yapıldı; yani hayvanın fiziksel olarak zorlandığı çok belli. Bu da bugünkü izleyici için yeni bir rahatsızlık: Sahnede ‘annelik acısı’ izlemiyorsun sadece, aynı zamanda set ortamında bir hayvanın da zorla manipüle edildiğini izliyorsun.
9. Gecelerimizi Sabahsız Bırakan O Kuklalar
1968'de çekilen Sabahsız Geceler'e götürüyoruz şimdi sizi. Bu kuklalar bir neslin “ışık açık uyuma” sebebi. Şöyle oluyor: Odaya bakıyorsun, her yerde porselen suratlı, cam gözlü, ruhu olmayan ama her şeyi gören kuklalar dizilmiş. Sonra müzik giriyor (“Sabahsız Geceler') Neşe Karaböcek’in o ağır, ağlayan sesiyle söylendiği versiyon ve kuklalarla beraber bu ağır dramın içine kilitleniyorsun. Kamera kuklaların suratına yakın giriyor: gözler bomboş, dudak yarı aralık, ten bembeyaz. Bir şey yapmıyorlar… Ama yapmıyor oluşları zaten en korkunç olan şey. Şimdinin Chucky'sinden aşağı kalır hiçbir yanları yok. Daha bile antipatikler!
10. Bacağını Kestiren Kadir İnanır...

Sene 1973, ekranlarda Gülşen Bubikoğlu ve Kadir İnanır'ın başrolünde yer aldığı Yaban var.
Kadir İnanır’ın karakteri Ali denizde yaralanıyor sonra adada mahsur oldukları için şöyle bir mantık yürütüyor: “Tıbbi imkan yok. Doktor yok. Antibiyotik yok. Çözüm? Hemen bacağımı komple keselim.” Ve bu “hadi kes” cümlesi random bir tıbbi öneri gibi değil, Gülşen Bubikoğlu’nun karakteri Alev’e direkt emir: “Baltayı al, vur. Bir seferde. Hadi, bekliyorum. Söz acımayacak.”
Bubikoğlu'nun canlandırdığı Alev daha dünün sosyetik şımarık kentli kız, eline en ağır aldığı şey saç kurutma makinesi. Bugün sabah bronzlaşmaya çalışıyordu, akşamüstü adamın bacağını ampute etmeye zorlanıyor. Doktor değil, hemşire değil, kampçı bile değil. Bildiğin tırsmış sevgili. Ve film bunu “aşk böyle bir şey işte” melodramı olarak veriyor. Seyirciye o anda resmen küçük çaplı bir ameliyat gösteriyorlar...
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın