Karanlığa Hapsolmuş Bir Hayat: Feminist Yazar Virginia Woolf'un Onu İntihara Sürükleyen Acılarla Dolu Yaşamı

-

Feminizm ve edebiyat tarihinin önemli isimlerinden Virginia Woolf'un, karanlığa hapsolmuş ruh hali, manik-depresif oluşu, yaşadığı sinir krizleri ve onu intihara sürükleyen bunalımları, şüphesiz ki yaşadığı karanlık ve bir o kadar da sancılı hayatın bir neticesiydi... İşte, Woolf'un ölümün kıyısında çokça gidip geldiği, onu defalarca kez intihara sürükleyen bulanık yaşamı...

Dünyanın her geçen gün bir cehenneme doğru sürüklendiğine inanan bir insanın, yaşama tutunması ne denli mümkün olabilir ki?

Yalnızca dünya değil, Virginia'nın hayatı da annesinin ölümüyle birlikte cehenneme doğru sürüklenmeye başlamıştı. Soyağacı tek kelimeyle kusursuz olan Virginia, entelektüel bir aile ortamında büyümüştü. Henüz çocuk yaşta yazar olmaya karar vermesinde şüphesiz ki, saygın bir yazar olan babasının ve vaftiz babası olan Amerikalı şair James Russell Lowell'ın etkisi büyüktü. Ayrıca annesi de Marie Antoinette’in nedimelerinden birinin soyundan geliyordu.

1895 yılında annesi Julia Stephen'ın ani ölümü, Virginia'yı ömür boyu içinden çıkamayacağı sonsuz bir döngüye hapsedecekti...

Ne yazık ki annesinin ölümünü kız kardeşleri Stella Duckworth’ün ölümü izledi, 1897 yılında kız kardeşini de kaybeden Virginia, ağır bir sinir hastalığı geçirdi. Bu kayıplar Virginia'nın ömür boyu girdabından kurtulamayacağı depresif ruh halinin temellerini de atmış oldu... Sonraları bu kaybı, “Bu darbe, bu ikinci ölüm darbesi beni yıktı, parçalanmış kozanın içinde kanatlarım yapışık, titrek ve buruş buruş halde öylece kaldım.” sözleriyle kaleme alacaktı.

Virginia'nın yaşadığı acılar, kayıplarıyla da sınırlı değildi üstelik.

Çocukluklarında Virginia ve kardeşi Vanessa üvey kardeşleri George ve Gerald Duckworth’ün tacizine uğramışlardı... 1904’te babasının ölümünün ardından çok ağır bir depresyon daha geçiren Virginia, kardeşleriyle Bloomsbury’e taşınmaya karar verdi.

Virginia burada girdiği ressam, eleştirmen, yazar ve felsefecilerden oluşan çevreyle birlikte Londra’nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan ve birçok edebiyatçıdan meydana gelen Bloomsbury grubunu kurdu.

Bu oluşumun içinde bulunmak Virginia'nın yazarlığını besliyordu; nitekim Bloomsbury, düşüncenin dürüstlüğüne inanan, özgürlükçü birçok ünlü edebiyatçıyı içinde barındırıyordu. Victoria Dönemi kısıtlamalarının dışında yaşamayı seçen bu entelektüel topluluğun temelini,  Virginia Woolf, kız kardeşi ressam ve tasarımcı Vanessa Bell, modern makroekonominin kurucularından John Maynard Keynes, psikolojik incelemeleri tarihi biyografide ilk defa kullanarak çığır açan Lytton Strachey, romancı E.M. Forster, post-izlenimci ressamlar Roger Fry, Duncan Grant ve sanat eleştirmeni ve siyasi danışman Clive Bell, edebiyat gazetecisi Desmond MacCarthy, denemeci ve yazar, Virginia Woolf’un eşi Leonard Woolf oluşturuyordu.

Virginia, zaman zaman erkeklerle romantik ilişkiler içinde bulunsa da, genç yaşından itibaren kadınları tercih etmişti.

Ergenlik döneminde kendisinden on yedi yaş büyük, aile dostu Violet Dickinson’dan delice hoşlanmaya başlayan Virginia, şifreli ve cinsellik dolu mektubunda Violet'e, “Keşke kanguru olsaydın da küçük kanguruları taşımak için bir kesen olsaydı" yazmıştı...

1909 yılında kuzeni Lytton Strachey ile nişanlansa da, sonraları gazeteci ve deneme yazarı Leonard Woolf ile hayatını birleştirdi.

Söz konusu Virginia olduğunda elbette ki bu evliliği ilginç kılan birçok detay vardı... Yahudiler'den ve erkeklerle cinsel ilişkiye girmekten nefret ettiği bilinen Virginia'nın, Yahudi bir yazar olan Leonard Woolf ile evlenmesi oldukça ironikti. Ancak evliliklerinin cinselliği barındırmadığı da aşikardı. Virginia ve Leonard'ın ortak ilgi alanları vardı ve ilişkileri bu şekilde, arkadaşlık çerçevesinde ilerliyordu. Virginia Woolf’un eserlerinde kadınlara duyulan aşklara bol bol rastlandığı gibi, Woolf’un bu yakınlıklarını kocası Leonard da biliyordu ancak bundan rahatsızlık duymuyordu.

Virginia, manik-depresifti ancak kimse o dönemler bu hastalığa aşina değildi...

Hayatında yaşadığı büyük bunalımlar sonrası nöbetleri tetiklenen Virginia, kendi deyişiyle bir romanının sonuna geldiğinde adeta çıldırıyordu. Hastalığının manik safhasındayken biteviye konuşuyordu. Hatta bir seferinde, kırk sekiz saat aralıksız konuştuğu bile olmuştu...

Üstelik yaşamının ilginçlikleri bununla da sınırlı değildi. Kız kardeşi Vanessa’nın resim yaparken ayakta durmasından ilham alan Virginia, tüm yazılarını ayakta yazıyordu...

Tam bir hayvansever olan Virginia'nın gençliğinde, bir maymunu, sincabı ve Jacobi isimli bir de faresi vardı. Hayatındaki insanlara da çeşitli hayvan isimleri takan Virginia için kız kardeşi Vanessa, bir yunustu. Öyle ki, Virginia'nın yayımlanan ilk makalesi de aile köpekleri için yazdığı ölüm ilanıydı.

Hayatını kalemine malzeme edinen yegane romancılardan biri olan Woolf, zor hayat şartları ve annesinin ölüm buhranı ile etkileyici bir üslup ve hafıza edinmişti.

Şüphesiz ki yazdıklarının bu denli etkileyici olmasında, yaşadıklarının ve ruh halinin kalemine yansımasının etkisi büyüktü. Onun romanlarını bu denli etkileyici kılan, kendi deliliğini, kendi sinir krizlerini dışarıdan gözler gibi romanlarına malzeme yapmasıydı.

1908’de tasarlamaya başladığı ve 1913’te tamamladığı, ağır bir ruhsal çöküntü geçirdiği için 1915’te yayınlanan ilk romanı 'Dışa Yolculuk' büyük yankılar uyandırdı.

Roman, yazarın daha sonraki yapıtlarında karşımıza çıkacak olan teknik ustalığın, serbest dolaylı anlatımın, kadın bilinçlenmesine odaklanışın, cinsellik ve ölüm temalarının da öncüsü oldu. Bir diğer romanı 'Mrs. Dalloway' ise deliliğin ve intiharın incelenmesiydi... Virginia romanlarında, yaşadığı dünyanın öznel gerçeklerini hem akıl sağlığı yerinde olan hem de olmayan insanların gözünden sunuyordu adeta.

Delilikle dahilik arasında gezinen parlak bir bilince sahip olan Virginia'nın ölümü de, ne yazık ki yaşamı gibi trajikti...

Dünyanın bir cehenneme doğru sürüklendiğine inanan Virginia ve Leonard'ın, gerektiğinde egzoz dumanı soluyarak kendilerini çabucak öldürebilmeleri için garajlarında yedek benzin bulundurdukları biliniyordu. Ayrıca öldürücü dozda morfin de depoluyorlardı. II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Nazilerin Londra’yı bombalamaya başlamasıyla birlikte Virginia, sonunu getirecek olan bunalıma doğru ilk adımı atmıştı. Son romanı 'Between The Acts'ı tamamlamaya çalışırken, evi iki kez bombalanan Virginia'nın bunalımı, bu olayla iyice tetiklenmişti. Ardından çiftin, Londra dışındaki kır evine taşınmasıyla Virginia'nın ruh hali iyice kararmıştı.

28 Mart sabahı kocası ve kız kardeşine veda mektupları yazarak, yakındaki Ouse Nehri’ne giden Virginia ağırlık yapması için cebine büyük birkaç taşı doldurduktan sonra suya girdi...

Ardında kocası Leonard Woolf'a bıraktığı veda mektubu, adeta her şeyi açıklıyordu...

"Salı
En sevdiğim,
Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum. Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin. Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı."

Virginia Woolf'un, 'Mrs. Dalloway' romanından...

“Güneşi gölgeleyen bulutlar gibi bir sessizlik çöker Londra’ya ve gönüllere. Çabalar biter. Zaman, yelken direğinde çırpınır. Orada dururuz, orada kalırız. Kaskatıyızdır, insanın bedenini sadece alışkanlıkların iskeleti dik tutar. İçimizde hiçbir şey yok, dedi Peter kendi kendine; içinin oyulduğunu, bomboş kaldığını hissediyordu."

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
gzm-ynklr

Sevgiyle anıyoruz.

menemen

bugün yaşasa belki tedavi olurdu bay woolf'u da tebrik ediyorum kimse buna dayanamaz ve insanların sevişip sevişmediklerini nereden biliyorsunuz belki kadı biseksüel?

gece-gunes

Yazdığı cümleler çok etkileyici.

Gizli Kullanıcı

Tüm feminazilerin aynısını yapması dileğiyle :D

kanlikontesdiyin

Kadına mı salladın?

menemen

o feminazi değil?

apollonia-corleone

kaç kere kadının yazılarını kitaplarını okudun da feminazi diyorsun?

Görüş Bildir