İntihar mı Cinayet mi? Sultan Abdülaziz Saltanatı, İlk Darbe ve Padişahın Sır Dolu Ölümü

-

Son yıllarda, hakkında yapılan dizinin de etkisiyle, herhalde en fazla merak edilen padişah II. Abdülhamid'dir. Oysa onun zamanını anlamak için amcası Abdülaziz'in devrini iyi bilmek gerekir. Bu dönem iyi araştırılmadan ilerisi için yapılan yorumlar basit ve eksik kalmaktadır.

II. Mahmud'un oğlu Abdülaziz tahta geçtiğinde, bir süredir dış borç alan devletin maliyesi güç duruma düşmekteydi.

Birkaç yıl sonra artık alınan borçları kapatmak için borç almak noktasına gelecek olan ekonomi, her geçen gün dışa bağlı ve üretimin yeterli gelmediği bir hal alacaktı. Aynı zamanda siyasete de tanzimatçı paşalar ve devlet adamları hakimdi. Bu kadronun son büyük temsilcisi sayılan Mehmed Emin Âli Paşa'nın 1871'deki ölümüne kadar, gerek iç gerek ise dış politikada padişah Abdülaziz etkin bir rol oynamamış, yönetimi bu devlet adamları üzerinde birleştirmişti.

Bu durumda 1867'de zirveye çıkmış olan aydın muhalif kadro ve Yeni Osmanlılar dahi, esasında padişaha değil, sadrazamın yönetimine karşı olduklarını dile getiriyorlardı.

Yönetimde daha ön planda gözüken sadaret ve diğer bürokrasi organları, doğal olarak muhalefetin ana hedefi haline gelmişlerdi. Fakat bu tanınmış devlet ricalinin art arda vefatları sonrasında, oklar bu defa padişaha çevrilmiştir. Muhalifler meşrutiyet istiyorlardı. Ülkenin içerisinde bulunduğu buhrandan, Avrupa'da emsali görüldüğü gibi bir meclisli yönetimle çıkılabileceği düşüncesini savunuyorlardı.

1875 sonlarında ilan edilen moratoryum, yani devletin dış borçlarını ödeyemeyeceğini açıklayarak erteleme isteği sırasında, Mahmud Nedim Paşa Sadrazam idi.

Kendisinin dış politikada Rus siyasetine yakınlığı benimsemesi ve Rusya İstanbul Sefiri İgnatiyef ile olan dostluğu, muhalefet tarafından sertçe eleştiriliyordu. Hatta kendisine  ''Nedimov'' lakabı dahi takılmıştı. Bu muhalefet içerisinde, konumundan memnun olmayıp Nedim Paşa ile anlaşmazlığa düşen birçok devlet adamı da vardı. Neticede 1875 iflası dış politikada büyük tepkilere yol açtı. Devlet gittikçe uluslararası siyasette yalnızlaşıyordu.

Bu ekonomik çöküntü hali ve dış politikadaki yalnızlık iç siyaseti de harekete geçirdi. Böylece bir süredir padişahın yönetiminden rahatsızlık duyan kadro darbe planlarına başladı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa, birtakım şahsi nedenlerle de padişaha kin besliyordu. O dönem sarayda sergilenen tiyatrolarda güldürü için bazen devlet adamlarının da taklitleri yapılıyordu. Hüseyin Avni Paşa'nın taklitlerinin sergilenmesi ve padişahın da bunlardan çok eğlenmesi şahsi bir nefrete sebep oldu. Aynı zamanda uzak yerlere çıkan bazı tayinlerini de sürgün olarak addetmişti. 

Buna karşılık samimi bir meşrutiyet taraftarı olan Midhat Paşa ve benzer görüşlere sahip Mütercim Rüşdü Paşa da her ne kadar siyasi görüşleri ayrılsa da padişahı tahttan indirmek konusunda Hüseyin Avni Paşa ile birleştiler. Darbe 30 Mayıs 1876'da nispeten sessiz-sedasız olarak yapıldı ve V. Murad tahta çıkartıldı.

Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra doğruca Topkapı Sarayı'na götürüldü. Hava yağmurlu olduğundan elbiseleri ıslanmıştı.

Sarayda III. Selim'in katledildiği odaya götürülmesi, Abdülaziz'in ölüm korkusuna düşmesini hızlandırdı. Annesi tanzimattan sonra böyle adetlerin kalktığını söyleyip teskine uğraşsa da, Abdülaziz bir ülkede iki padişahın olamayacağını, kendisini mutlaka öldüreceklerini söylüyordu. Yeni padişah V. Murad'a yazarak, Beylerbeyi Sarayında oturmayı arzu etti. Fakat oranın güvenliğinin zor sağlanacağı gerekçesiyle eski padişahın Ortaköy'de Feriye Sarayında ikamet ettirilmesine karar verildi.

Eski padişahın Feriye Sarayında geçirdiği 3 gün, gurur kırıcı ve üzüntülü hadiselerle geçmiştir.

Daha saraya girerken bir subayın kendisine sıradan birisiymiş gibi muamele edişi, eski padişahı üzmüş ve sinirlendirmiştir. Burada görülen meşhur fotoğraf da padişahın ne derece saygısızlığa maruz kaldığının örneğidir. Sonraki günlerde Abdülaziz'i saran ölüm korkusu artmış ve annesine yine birçok defa kendisini öldüreceklerini söylemiştir. Hatta bir gün sarayın önünde demir atan gemiyi görüp ''gülle atacaklar'' diye telaşa kapılmıştır.

Neticede 4 Haziran 1876 sabahı Abdülaziz odadan annesini çıkartarak kapısını kitledi. İçeriden bir süre Kur'an okuma sesleri geldi. Kendisinden cevap alınamayınca merakla kapı kırılarak içeri girildi ve eski padişah minder üzerinde yarı oturmuş vaziyette, iki kolunun damarları kesik olarak kanlar içerisinde bulundu.

Abdülaziz henüz hayata veda etmemiş haldeydi. Sol kolundaki yara daha derin, sağdaki ise hafifti. Yanı başında, sakallarını kesmek bahanesiyle istediği makas kanlı vaziyette duruyordu.

Eski sultanın annesi ve saray görevlileri feryat figan içerisinde ağlamaya ve bağrışmaya başladılar. Hemen yakındaki karakola haber verildi ve oradan gelenlerle birlikte Abdülaziz'in bedeni camın kenarından koparılan bir perdeye konulup karakola taşındı. Eski padişahın burada yatırıldığı sedir üzerinde son nefesini verdiği anlaşılmaktadır. 

Bu olay V. Murad'ın akli dengesini ve sinirlerini bozması yanında, kısa süre sonra tahta geçecek olan II. Abdülhamid'in de paranoyasını arttırmış ve 33 yıllık saltanatında baskıcı, sürekli kontrolcü bir idare benimsemesine tesir etmiştir. Aynı zamanda olay II. Abdülhamid tarafından 1881'de yeniden masaya yatırılmış ve mahkemede Abdülaziz'in öldürüldüğüne hükmedilmiştir. Suçlu görülenler Taif'e sürüldüyse de ifadelerin zorla ve işkenceyle alınması yine hadise üzerinde bugün dahi soru işaretleri bırakmaktadır.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir