Ebola Salgını ve Denek Olarak Kullanılan Halklar

-
4 dakikada okuyabilirsiniz
Ebola Salgını ve Denek Olarak Kullanılan Halklar

Şubat ayından bu yana Batı Afrika’da Ebola vakaları sebebiyle 1000’in üzerinde ölü olması uluslararası sağlık örgütlerini ve pek çok ülkeyi alarma geçirdi.

Yeryüzündeki en ölümcül virüslerden biri olarak kabul edilen Ebola’nın henüz başarıya ulaşmış bir tedavisi yok. Hastalık primatlarla ortak bir bulaşıcılığa sahip ve kan ya da vücut salgıları yoluyla bulaşabiliyor. Üç haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi olan hastalık, ilk belirtilerini mide ağrısı, kusma ve yüksek ateşle gösteriyor. İshal, deri döküntüsü ve yüz bölgesindeki olası kanama semptomları ise hastalığı daha da korkutucu kılıyor.

Şubat ayından bu yana Batı Afrika’da Ebola vakaları sebebiyle 1000’in üzerinde ölü olması, özellikle hastalığın Gine, Sierra Leone ve Liberya’nın ardından Nijerya’ya sıçramasıyla birlikte uluslararası sağlık örgütlerini ve başta Batı Afrika ülkeleri olmak üzere pek çok ülkeyi alarma geçirdi. Pek çok hava firması seferlerini durdurdu, ticaret sınırlandırıldı ve denetimler arttırıldı. Bölgeye yönelik temel politikayı, salgını karantinaya almak ve bu ülkeleri tecrit etmek oluşturuyor. Türkiye’de ise iki gün önce Atatürk Havalimanı’nda bir Nijerya yolcusunun yüksek ateş ve kusma belirtisi ile hastaneye kaldırılması basında yer aldı. Bu arada ölümcül bir salgına karşı alınan önlemlerin yetersizliği de Türkiye’nin sağlık politikalarını bir kere daha sorgulamak gerektiğini akla getirdi.

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre yayılma hızının yüksekliği sebebiyle son 40 yılın en tehlikeli salgını yaşanırken, WHO bölgede deneysel ilaç ve aşı kullanımını etik bulduğunu ilan ederek, kullanıma yeşil ışık yaktı. Hem tecrit yöntemleri, hem de deneysel tedavilerin kullanımına onay verilmesi pek çok soruyu da beraberinde getiriyor.

Salgınlara karşı alınan temel “önlem”, ülke ve bölgeleri tecrit etmek ve hastalığın yayılımını engellemek üzerine kurulu; batılı devletler uzun süreli bir sağlık yatırımı ya da araştırma bütçeleri yerine salgın dönemlerinde kendilerini güvende tutacak ekonomik yardım paketlerini tercih ediyor. Bu toplu ve ani müdahaleler, “X devletinden Y milyon dolarlık yardım paketi” şeklinde medyada yer aldığında kendi kamuoylarında da vicdani bir rahatlamaya sebep oluyor. Bir salgındaki temel yaklaşımlardan birisi olmasına karşın bu yaklaşım, ekonomik olarak zaten kötü durumdaki ülkelerde açlığın (ve çöp yeme gibi davranışların) artmasına sebep olabileceğinden tehlikeli olabilir. Aynı zamanda şirketler de kendiliğinden bölgedeki aktifliğini azaltma eğiliminde. Bu tedbirin hastalığın özellikle “batı ülkelerine” sıçramasını engellerken, diğer yandan bölgedeki yaygınlığını arttırıcı bir etkisi olabilir.

İnsanlığın ilerlemiş üretim tekniklerine ve bilimsel gelişmeye tezat biçimde açlık ve yoksulluğa mahkûm kalmış bölgeleri, salgın hastalıklar konusunda da bir başlarına bırakılıyorlar. Ebola ilk kez tanımlandığı 1976 yılından beri bölgede ortaya çıkan salgınlarda bugüne kadar üç bine yakın insanın canını almış durumda. Teknik zorlukların ötesinde hastalığa tedavi ve aşı araştırmaları konusunda ilaç firmaları oldukça isteksiz, çünkü kar amaçlı çalışan bu şirketlerin gözünde görece az sayıda insanın hastalanması ve bölgenin yoksulluğu sebebiyle araştırmalar verimli bir yatırım değil.

Ebola karşıtı aşı üretiminde en umut verici çalışmalardan birine ev sahipliği yapan ABD’deki University of Texas Medical Branch’tan virolojist Thomas Geisbert Scientific American dergisine yaptığı, araştırmasına kaynak bulma umudunu belirttiği açıklama dikkat çekici:

"İnsan çalışmaları konusunda yatırım arıyoruz … ancak bu, aşı geliştiren küçük firmaların ekonomik durumuna bağlı. İnsan çalışmaları pahalı ve çok büyük devlet yardımı gerektiriyor. Ebola açısından, küçük bir küresel pazar bulunuyor – büyük ilaç şirketlerini Ebola aşısına özendirecek bir sebep yok dolayısıyla devlet fonuna ihtiyaç duyuyor."

Az sayıdaki deneysel ilaç ve aşı çalışması küçük kamu ve araştırma kuruluşlarında düşük bütçelerle yürütülmeye devam ediliyor. Hastalığa dair araştırmaların ABD’de kamuya ait ve ücretsiz sağlık politikaları sebebiyle sosyalist olmakla suçlanan Kanada’da sürüyor olması tesadüf değil. BBC’nin haberine göre geçtiğimiz gün Kanada WHO’ya bin adet test aşamasındaki aşıyı teslim etti. Ancak aşının test edilmeden bölgede uygulanacak olması pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ülkemizde 2009 yılında yine test aşamasındaki Domuz Gribi aşılarına karşı oluşan büyük kamuoyu tepkisine benzer şekilde, hasta olmayan insanlara uygulanacak aşıların sağlık açısından etkilerinin belirsiz olması tepki yaratıyor.

1976’dan 2013’e kadar Gabon, Kongo, Uganda ve Güney Sudan’da gözlenmiş olan salgınlar üzerine (pek çok başka yaygın hastalıkta gözüktüğü gibi), nüfus kontrolü ve yoksul bölgelerde insan deneyleri için üretildiğine dair pek çok spekülasyon ortaya atılmış olmakla birlikte, virüsün kökeni ne olursa olsun Afrika’da süregelen ölümlerin ülkeler ve sınıflar arası ekonomik eşitsizliğin bir eseri olduğu ve süregiden politikalarla sadece geçici çözümlere ulaşabileceği aşikar. Çözüm ise günü kurtaran “girişimler” yerine uzun süreli yatırımlar ve önleyici tıp çalışmalarında gözüküyor.

Bilimsol

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Amerika Birleşik DevletleriTercih
Görüş Bildir