Görüş Bildir
Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio'da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

etiket Pınar Eğilmez Yazio: Tam Da Şimdi BİZİM ZAMANIMIZ

Anasayfa > Yazio

Edebiyat üzerine konuşmamı bekleyen okurlarım var. Tam da şimdi zamanı. Tam da şimdi büyük bir zevkle edebiyattan konuşacağım. Çünkü tam da şimdi BİZİM ZAMANIMIZ.

Sevgili Sinem SAL’ın Ocak 2021 içinde raflarda boy gösteren romanı Bizim Zamanımız’ı ve bence böylece ‘görülme’ arzusunu ömrü hayatında gerçekten gerçekleştirme fırsatı bulan, romanın olimpik anlatıcısı Mihrap’ı tanıtmaktan; bu metafor yağmuru kurgu hakkındaki fikirlerimi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyarım.

Sevgili Sinem SAL’ın Ocak 2021 içinde raflarda boy gösteren romanı Bizim Zamanımız’ı ve bence böylece ‘görülme’ arzusunu ömrü hayatında gerçekten gerçekleştirme fırsatı bulan, romanın olimpik anlatıcısı Mihrap’ı tanıtmaktan; bu metafor yağmuru kurgu hakkındaki fikirlerimi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyarım.

90’ların İstanbul Hasköy’ünde geçen, tam da Milenyum’a girilirken zenginlerin artık uçan arabalara bineceği varsayımıyla; kendilerinin de, ‘mahallecek’ otobüse binen alt – orta sınıftan, arabası olan orta sınıfa geçeceğini hayal eden Mihrap’ın müthiş lezzetli dram-komik zihninin bir anlatısı Bizim Zamanımız.

Dönem temalı kurgu yazmak hem zordur hem kolaydır. Kolaydır çünkü Bizim Zamanımız’da olduğu gibi misal hikayen 90’larda geçiyorsa, 90’lara ait ne kadar kültürel, siyasi, sosyal, sanatsal öge, akım, isim ve tema varsa bolca serpersin dosyana ve oldu sana 90’lar atmosferi diye düşünebilirsin. Bu yaklaşım gerek edebiyatta gerekse dizi senaryolarında zaten çok iyi kullanılıyor ki işlevsiz de bulmam. Lezzetlidir.

Ancak Sinem Sal bence, zor olana yönelmiş. Romanını dönem temalarıyla bolca soslayıp, gayet kabul de görecek bir lezzet yakalayabilecekken; temaları rafine tutup, o temaların var olmasına imkân veren boşluğa odaklanmış. 90’ların, zamanda kendine ait biricik yer kaplayan alanına dikkatini vermiş.

Her dönemin kendine ait bir yalnızlığı olduğunu düşünürüm ki bu yalnızlık devran dönünce kimsesizliğe de dönüşür. Sinem Sal’in, 90’ların bu başka hiçbir dönemin yalnızlığına doğal olarak benzemeyen kendine has atmosferini, başarıyla verdiğini söyleyebilirim.  

“Ne oluyoruz yalnızlık malnızlık?” demeyesiniz. Eser sağlam bir kara mizah. Şenlikli bir dram. Bunlardan zaten bahsedilecek. Duyacaksınız. Daha çok duyulsun. Duyulmayı hak ediyor, Bizim Zamanımız.

Ben sadece romanın bende yarattığı perde arkası hisse dikkatinizi çekmek istiyorum.

Ben sadece romanın bende yarattığı perde arkası hisse dikkatinizi çekmek istiyorum.

Şöyle ki; roman, onu okurken beni kendi hayatımın 90’larına götürmeyi başardı. Kendi 90’larımı damarlarımda şiddetle yeniden yaşadım ki; bu duygunun okura, eserin sadece dönem temalarıyla soslanmasıyla geçirilebileceğini düşünmüyorum. Dönemin kendi yalnızlığını esere okuyup üflemeden, okura kendi yalnızlığını hissettiremezsin. Sinem Sal’ın benim gözümde bu romanla yakaladığı asıl başarı budur.

Şenlikli dil güzeldir. Sinem Sal’ın da onlardan biri olduğu bazı yazarlar bunu pek güzel vermektedir. Ama Bizim Zamanımız’ın değeri benim için başkadır efendim.

Üstüne ilaç sıkılmış sinekler gibi yürüyen şarapçıların, kapısında az sonra askeri darbe yapacakmış gibi duran nöbetçi öğrencilerin durduğu okulların, sokaklarında elindeki kırık direksiyonu ve hayali arabasıyla taşımacılık işi yapan aşk gazisi delilerin olduğu, sahibi ölünce muhitte serbest dolaşan Şahin adlı bir aslana dahi sahip bir mahallede; ‘bünyesi yapıyo’ solcu bir babanın, ‘bünyesi yapıyo’ feminist bir kızı Mihrap.

Gerisi komple kitaptan olmakla birlikte ‘bünyesi yapıyo’ tamlamasını an itibariyle ben uydurdum. Neden böyle uygun gördüğümü kitabı okuduğunuzda anlar, beni anar; gülümsersiniz olur mu?

Çünkü bazı roman kahramanlarının, hiçbir tedrisattan geçmeden, anadan doğma solcu, anadan doğma feminist oluşları ve hatta kendi varoluş biçimlerinden bile pek o kadar haberdar olmayışları, bunu karakterden önce okurun görebilmesi o kadar lezzetli bir şey ki. Sinem aferin kız! (Yazarımız burada samimiyet kontenjanından coşmaktadır)

Her şeyin bir hikâyeye inanmakla başladığı evrenimizde Edebiyat; Felsefeden de Psikolojiden de Sosyal Bilimlerin her dalından da eskidir. Edebiyat, Sosyal Bilimlerin atasıdır.

Empati kurmayı ise bilginin bedenle deneyimlenmesi olarak tanımlarım.

Empati kurmayı ise bilginin bedenle deneyimlenmesi olarak tanımlarım.

İşte tam bu noktada kurgu, hikaye yani edebiyat; toplanan bilginin bünyede sindirilebilmesini, toplanan verinin beyinde işlenebilmesini ve nihayetinde gerçek öğrenmenin gerçekleşebilmesini sağlayan araçtır.

Bir seferinde sevgili Prof. Dr. Beliz Güçbilmez’den bu noktada güzel bir açıklama dinlemiştim. “Komşunu kınarsın ama Anna Karanina’yı anlarsın” demişti. Aynı eylem içinde iki kadından gerçek olanın kınanmasına karşın kurgu olanın anlaşılmasının sebebi; herkesin sahip olduğu kendine has ahlaki değerlerinin, -meli -malı’larının, kurgu karşısında devre dışı kalması. Kişinin özüyle baş başa, çıplak empati şansına sahip olması. Zira kurgu karşısında birey kendini de, değerlerini de tehdit altında hissetmez. Kurgu kurgudur. Ertesi sabah komşunu hala kınıyorsundur ama dün okuduğun Anna Karanina, insanlık halleri üzerine yüreğinde bir taşı oynatmıştır. Bunu kurgu yapmıştır.

Edebiyatçılar; damıttıkları Felsefeyi, Psikoloji ve Sosyoloji Bilimlerine dair ögeleri, anlatmak istedikleri dertlerini, Edebiyat üzerinden anlatmaktan başka bir yol bilmeyen insanlardır. İyi ki de öyleler. Şükür ki öyleler.

Haydi Bizim Zamanımız’dan bir paragrafa dönelim ve mesela AŞK kurgu içinde anlatıldığında her birinizin gözlerinde neonlarla ‘ANLADIM’ tabelasının nasıl parladığını bir görelim:

“Âşık olduğumdan ben her yere koşuyorum. Bakkala bile koşarak gidiyorum. Hatta inanmazsınız, dükkâna giderken tırmandığım yokuşu bile bir koşuda bitiriyorum artık. İçimde engel olamadığım bir fırtına var. Ama ne güzel fırtına… Hani bazen çok şiddetli yağmurlar yağınca ‘Off, şimdi evde olmak vardı…’ diye içinden geçirirsin ya, heh öyle! Fırtına var ve ben evimdeyim.”

Yandı mı gözlerde neonlu tabelalar? As bayrakları as as!

Ve yine Bizim Zamanımız’dan cümlelerle devam ediyorum. Siz söyleyin, aşağıdaki edebi çıkarımı, okur; kaç psikoterapi seansı sonrasında elde eder?

“Sırf terk etmesin diye mutfağa gidip mandalina istemiştim annemden. Babama soymuştum. Bileklerimden mandalinanın suyu akıyordu. Ben babama yeterince hizmet edersem, babam beni sever, beni severse, bizi terk etmez gibi gelmişti. Yıllardır mandalinayı ağzıma almayışımın gizli sebebini geçen sene çözmüştüm ve bir tabak mandalinayla kutlamıştım. Ben anladığımda hafifliyor. Hafiflemesi için anlamam gerekiyor.

Bu bağlamda;

Bir sade/peynirli poğaça sahnesi var, ne siz sorun ne ben söyleyeyim, ben çok sarsıldım. Sosyo-ekonomik dengesizlikler üzerine beş oturumlu seminer düzenlensin bende o etkiyi yaratamaz. Bunu yaparsa kurgu yapar.

Bir Füsun var, Mihrap’ın ‘Ben sonunda delirmeyen güzel görmedim’ dediği. Kendi işlerimde, atladığım ve üzerinde düşünmediğimi fark ettiğim bir karakter. Füsun önemli. Not ettim.

Son söz;

Jüli’nin annesinin bir sözü vardır, “Edebiyat, dünyanın ağrısını alır”.

Çünkü perde kapanırken son sözü hep Jüli’nin annesi söyler.

Bizim Zamanımız’ı okuduğunuzda Jüli’ye benden selam söyleyin.

Instagram

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
1
1
0
0
0
0
0
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?