Günlük Hayatta Kullandığın 25 Kelimenin Köklerine İniyoruz!

-
17 dakikada okuyabilirsiniz

Çoğu kullandığımız Türkçe kelimenin aslında kökenlerinin Hintçeye, İtalyancaya ve birçok dile dayandığını biliyor muydun? Eğer merak ediyorsan senin için NerdenGeliyo?'dan kelimelerin kökenlerini derledik.

Keyifli okumalar. 

1. Komşu - Türkçe

Ev yerine aldığımız, külüne muhtaç olduğumuz, kültürümüzün mihenk taşlarından "komşu" nereden gelmiş? "Kon"uşmaktan. Eski Türkçe "ko-" kökü koymayı anlatıyor. "Ko-n" dediğimizde, kendini bir kere koymayı ifade ediyoruz: Kuşun "kon"ması gibi. Kuşlar karşılıklı olarak konduklarında ise "kon-uş"muş oluyorlar. Dönüşlü üzeri işteş fiil; önce kendine sonra karşındakine dokunuyor. 
Konuşmak, yani karşılıklı olarak kendini bir yere koyma eylemini isimleştirdiğimizde "konuşu" oluyor, sonra da dilde yuvarlana yuvarlana "komşu" halini alıyor. "Konuşmak" fiili de zaten karşılıklı yerleşip birbirine bir şeyler söylemek fikrinden geliyor ve bu kullanımı Türkiye Türkçesine özgü. Belki de kendi kendine konuşana deli denmesi bundandır... Zira konuşmak bir komşuyu gerektiriyor! Artık komşunuzla konuşurken anlatırsınız: "Konu", "konut", "konak", "konum" ve "konç" kelimeleri de sizinle aynı kökten geliyor!

2. Temel - Yunanca

“Temel” gayet yerli bir kelime gibi durmuyor mu? “Temel Türkçe Dersleri” dediğimizde mesela… Veya Temel fıkralarında…
Kelime hakikaten yerli; bu topraklara ait. Ama Türkçe değil, Yunanca: Bu dilde “themelios” kelimesi temel taşını, o antik sütunların altına koyulan kaideyi anlatmış. Daha önce #antrparantez_ng, #metatez_ng ve #sandık_ng kelimelerinin içinde rastladığımız “tez” (thesis) kelimesi de, tıpkı “temel” gibi Eski Yunancada “koymak” anlamına gelen “tithemi” fiilinden türemiş. 
Demek ki özel isim olan “Temel”in Karadeniz Bölgesi’ne has bir isim olması da tesadüf değil!

3. Sempozyum - Yunanca

Bugün bizim için nispeten resmi toplantıları ifade eden “sempozyum” kelimesini Fransızlardan almışız. Onlar da Latince “symposium”dan… Kelimenin bilinen ilk hali ise Yunanca “symposion”, yani “birlikte içiş”. Zira “posis” bu dilde içmeyi anlatmış (“içmek” anlamındaki kaynak Hint-Avrupa kökü “poi”a “bira” ve “biberon” kelimelerinde de rastlıyoruz). Eski Yunanlar için “sempozyum”, arkadaşların bir araya gelip içki masasında entellektüel sohbetler yapmalarını anlatmış. Yani aslında “rakı masasında memleketi kurtarmak” gibi bir aktiviteymiş, bugün konferans salonlarına taşınan “sempozyum”... Hadi o zaman, etimoloji şerefine!

4. Aferin - Farsça

Aferin. Ya da daha samimi, ağza iyice oturan şekliyle "afferim"! Birini övmek, kutlamak ve bazen de soğuk algınlığını yenmek için kullandığımız bu kelime Farsçadan gelmiş. Bu dilde "övgü, kutsama, alkış"ı anlatan "afirin"den. "Afrin" kökü övmenin, kutsamanın yanı sıra "yaratma"yı anlatmış ve bir görüşe göre Arapçada "yaratık, cin"i anlatan "ifrit" kelimesi de bu Farsça kökten gelmiş.* Hani bir şeye aşırı uyuz olunca, dellenince "ifrit oldum" deriz ya, "cine döndüm" diyormuşuz meğer... Aferin derken ifriti de aradan çıkardık, afferim bize.

5. Onur - Fransızca

“Onur” çok bizden bir kelime gibi duruyor değil mi? İşin aslı “onur” büyük ihtimalle Fransızcadaki “honneur”den geliyor; İngilizcedeki karşılığı ise “hono(u)r”.* Tüm bu kelimeler Latincede şerefi, haysiyeti, itibarı anlatan “honor”dan gelmiş. 
Bugünkü kelimemizin vesilesi ise bugün başlayan LGBT Onur Haftası. Dikkat ederseniz bu haftanın İngilizce orijinal adı “Pride Week” yani “Gurur Haftası”. Kökenine bakarsanız “gurur” Arapçada “aldanma” fikrinden gelen, “kibir” kavramına, aşırı özgüvene daha yakın duran bir kelime. Cinsel yönelim ve beyan özgürlüğünün, bir toplumda “gurur” duyulacak bir konuyken, diğer bir toplumda sahip çıkılması gereken “onur”a dönüşmesi sizce tesadüf mü? Kelimeler bazen kendilerinden daha fazla şey söylüyor ve Gurur / Onur Haftası farkı da bizce bunun ilginç bir örneği! Cinsel olsun, sosyal olsun, politik ya da dinî olsun... Tüm tercih meselelerine herkesin saygı duyduğu, hoşgörü ve barışın hüküm sürdüğü bir ülke ve dünya dileklerimizle!

6. İskonto - Latince

İndirimin nostaljik hali “iskonto” kelimesi “istop”, “istasyon”, “istimbot”gillerden… Bu kelimelerin Batılı orijinallerinin başında sesli harf yok ama biz dilimize uydurmak için "i-" eklemişiz. “Sconto” kelimesi İtalyancada indirimi veya bir ödemenin belli bir kısmını düşmeyi anlatmış; İngilizcedeki “discount” ile aynı kelime.

Bu kelimelerin kökünde Latince “discomputare” var. “Dis” ön eki olumsuzluk, zıtlık, dışarıda bırakmayı anlatıyor. Bilgisayarın Batılı hali “kompüter” kelimesinden hatırlayacağınız “computare” ise saymayı anlatıyor: “Com” birliktelik kavramını, “putare” de saymayı, kesmeyi, ayırmayı vermiş (bkz: ampüte). “Dis-com-putare”den doğan “iskonto”yu uyguladığımızda da ücretin, fiyatın bir kısmını saymamış, hesaba katmamış oluyoruz.

7. Feyiz - Arapça

Birinden “feyzal” dediklerinde, siz de bir duraksıyor musunuz? Tam olarak ne almamız gerekiyor? Feyiz. Bu Arapça kelime -su gibi- “taştı, yayıldı, saçıldı” anlamındaki “faaza / faada” fiilinden geliyor. Tıpkı ana paradan taşan “faiz” ve boşluğa yayılan “feza” gibi; hepsi aynı kökten… Bu durumda birinden veya bir şeyden “feyiz” aldığımızda, bir nevi ondan taşan faydadan, bilgiden, bereketten yararlanmış oluyoruz…

8. Serenat - Fransızca

"O sole miooo"... demekle serenat olur mu? Olmaz. İtalyanca "serenata"dan Fransızcaya uğrayarak sözlüğümüze giren serenatı kotarmak için çok ön koşul var! 

1) Akşam vakti olacak.

2) Hava açık, taze ve hoş olacak. 

3) Uğruna nağmeler düzülecek bir sevdiceğiniz olacak (tercihen sizden yüksekteki bir balkonda). 

4) Ona söyleyecek hoş bir şarkınız olacak (tercihen gitar, mandolin, keman gibi bir enstrümanla). 

Zira "serenus" kelimesi Latincede "sakin, barışçıl" anlamına geliyor. İtalyancada "sereno", isim olarak sakin, açık havayı anlatmış. Yine İtalyancada apayrı bir kelime olan "sera"nın ("akşam"ın) etkisiyle, hoş akşam vaktini anlatmış "serenata". Zamanla da bu vakitte yapılan hoş müziği ifade eder olmuş aynı kelime. E akşam vakti kime hoş şarkılar söylenir?

9. Güzel - Türkçe

“Güzelliğin on par etmez, şu bendeki aşk olmasa” demiş ya Aşık Veysel… Sonra “kuzguna yavrusu şahin görünürmüş” deriz hani. Batılılar da “beauty is in the eye of the beholder” diyorlar; yani “güzellik, ona bakanın gözlerindedir”. Tüm bu deyişler, güzelliğin göreceliliğine işaret ediyor, yani “göz”e. “Göz”, “görmek”, “göre”celilik; tüm bu kelimeler Eski Türkçe “körmek” yani “görmek” fiiline ve “göz”ün eski hali “köz”e bağlanıyor. Ve bizim "güzel", yani Orta Türkçedeki haliyle "gözel"!* Tatil dönüşü kolay olmuyor ama herkese güzeller güzeli bir hafta diliyoruz. En nihayetinde onu “güzel” kılmak bizim elimizde… Ya da gözümüzde?

10. Şeker - Hintçe

Türkçesi "şeker"... İngilizcesi "sugar", Fransızcası "sucre", İtalyancası "zucchero", İspanyolcası "azúcar", Almancası "zucker" ve Farsçası "şakar". Arnavutçası "sheqer", Fincesi "sokeri", İzlandacası "sykur", Filipincesi "sukal" ve Swahili dilinde "asukal". Gezegenin neresine giderseniz gidin, şeker şeker peşinizden geliyor. Peki nereden gelmiş?

Yukarıda saydığımız dillerin çoğunluğu Hint-Avrupa Dil Ailesi üyesi. "Şeker" de muhtemelen Hintçeden, "çakıl taşı ve kalıp şeker" anlamlarına gelen "şarkara"dan gelmiş. 
Peki niye “Şeker Bayramı” diyoruz? Bir görüşe göre Osmanlı döneminin “Şükür Bayramı”, Arapça alfabesinde sadece sessiz harflerle yazıldığı için (ş-k-r gibi) zamanla “şeker” diye okunmaya başlamış. Diğer bir iddia ise, tahmin edebileceğiniz gibi çocuklara dağıtılan şekerden, bayram şekerinden geldiği yönünde.* Dilimizde aynı zamanda Ramazan Bayramı olarak da bildiğimiz bu bayramın Arapçası ise “Eid al-Fıtr”; bir nevi “İftar Bayramı”! Anlayacağınız orijinal isim ne Şeker ne de Ramazan, o zaman şu güzel bayram vakti polemik gerekir mi sizce?

11. Bile - Türkçe

“Bile” bile bir yerden geliyor. Kelimenin Eski Türkçe hali “birle” imiş, yani “birlikte”, “beraber”. “Hafifletmek için ‘re’ atılır, ‘bile’ denir” demiş Kaşgarlı Mahmut.

Yani “X olsa bile” dediğimizde aslında “X’in olma olasılığıyla birlikte” demiş oluyoruz! “Birleşme” noktasını, eklemi anlatan “bilek” ve ona takılan “bilezik” bile “bile” ile kardeş!

12. Prozodi - Yunanca

“Prozodi”: Kelime kulağa yabancı gelebilir ama anlattığı kavrama sürekli maruz kalıyoruz; sözlü müzik dinlediğimiz her an! Zira, Yunanca “prosoidia” kelimesinden gelen “prozodi” müzik üzerine söz söylemeyi anlatıyor. Bu dilde “pros” kelimesi “-e doğru”, “oide” ise “şarkı, şiir” demek. Hatırlarsanız #trajedi_ng kelimesi de “oide” ile bitiyor ve “keçi şarkısı” anlamına geliyordu.
Prozodi, bir şarkıdaki kelimeleri anlayabilmemiz için çok önemli. Mesela maharetli bir rap sanatçısı heceleri müziğin vurgusuna öyle bir yerleştirir ki, kelimeler kulağımızdan beynimize su gibi akar.
Nispeten zayıf bir prozodi örneği olarak ise “Larda yüzen al sancak”, “Ma bir gül ne” gibi vurgular barındıran İstiklal Marşımızı -maalesef- gösterebiliriz: Güftesi çok kuvvetli, bestesi çok haşmetli olsa da, ikisi birleştiğinde kelimeler beklenmedik hecelerden bölündüğü için metnin takibi hayli zorlaşıyor.
Siz de ilkokul yıllarında marşımızın sözlerini anlamakta zorlanmış mıydınız? Sizce hangi eserlerin, şarkıların prozodisi kafa karıştırıyor?

13. Muasır - Arapça

“Muasır medeniyet seviyesi” böyle acayip “ileri” bir seviye gibi gelmiyor mu size de? 
Halbuki o kadar da ileri değil, sadece zamanında... Zira “muasır”ın içinde “çağ” anlamına gelen Arapça “asır” kelimesi var.* “Mu-asır” da “çağ-daş” demek oluyor!
Dikkat ederseniz “çağdaş” sıfatında da bir ilericilik ruhu vardır ama kelime özünde “aynı zamana ait”ten ötesini söylemiyor bize, "muasır" gibi.

Zaten Atatürk de nutkunda milli kültürümüzü "muasır medeniyet seviyesinin -ÜSTÜNE-“ çıkarmaktan bahsediyordu; daha Türkçe haliyle “çağdaş uygarlıklar düzeyinin üstüne”.

14. Dolar - İngilizce

Nereden gelmiş bu dillere pelesenk“dolar”? Ceplere, kasalara mı “dolar”? Yoksa önce kredi limiti, sonra gözler mi “dolar”? İşin aslı “dolar” görseldeki vadiden gelmiş: Günümüzde Çek sınırları içerisindeki Bohemya'da bulunan Jachymov’dan. 1500’lerde bölgede Almanca hüküm sürerken adı Joachimstal imiş; “Joachim’in Vadisi”. Bu vadiden çıkan gümüşten basılan paraya da “Joachimstaler” denmiş, kısa ismiyle “taler”, sonra da “thaler” ve “daler”. Almanların “daler”i önce Danlar ve İsveçlilere, sonra da İspanyollara sıçramış. 
Amerika’ya dadanan İngiliz kolonistleri, güneylerindeki İspanyollarla ticaret yaparken tanışmışlar İspanyol “dolar”ıyla. İngiliz pound’u yerine dolar kullanmak, ana vatandan kopmaya teşne kolonistlerin işine gelmiş. Nitekim 1786’daki kongrede, ABD’nin para birimi ilan edilmiş “dolar”. Yani Joachim’in vadisi o kadar yeşilmiş ki, ta Yeni Dünya’da dolarlar yeşertmiş…

15. Kurtuluş - Türkçe

Bugün o ilk adımın 99. yıl dönümü. Bilime, çağdaş eğitime, akılcılığa, kadın-erkek hak eşitliğine ve tüm bunların güvencesi olan cumhuriyete doğru atılan o ilk ve en zor adımın. 
Mustafa Kemal'in kendi gibi 18 Osmanlı askeriyle Samsun'a attığı o ilk adım, Mondros Mütarekesi ile parçalanmanın sonuna gelmiş bir ülkenin, bir halkın Kurtuluş Savaşı'nı ya da eski adıyla İstiklal Harbi'ni başlattı. "İstiklal" bilindiği üzere "bağımsızlık" demek. Fakat içinde ilginç bir detay var: Arapçada "az idi, küçük idi" anlamına gelen "kalla" kökü. Yani "istiklal", kökeninden hareketle "küçümseme, hiçe sayma" anlamına geliyor. "İstiklal Harbi" dediğimizde zorbanın, işgalcinin küçümsendiği, ona isyan edilen bir savaştan bahsediyoruz. Aynı kökten gelen "müstakil" ise "kimseye hesap vermeyen", "bağımsız" olan demek. 
Arapça kökenli "İstiklal Harbi"nin Türkçe karşılığı "Kurtuluş Savaşı"ndaki "kurtuluş" kelimesi ise Eski Türkçe kökenli. Bir açıklamaya göre*, "baht, uğur, selamet" anlamındaki "kut" kökünden türeyen "kutgarmak" zamanla "kurtarmak" olmuş. Bir canlıyı felaketten, zordan uzaklaştırmayı, onu kutlu günlere taşımayı anlatmış. 
Bir diğer açıklamaya göre ise** "kurtulmak", "doğurmak" anlamına gelmiş: Anadolu ağızlarında, doğuran kadın "gurtulmuş". Yani "istiklal" düşmanı, zorbayı küçümserken; "kurtuluş" yeniden doğmayı anlatıyor. Geçmişle yapılan "istiklal" ve gelecek için verilen "kurtuluş" savaşları...

16. Aksan - Fransızca

Yabancı bir dili "aksanlı konuşmak" halk arasında sanki o dili anadil gibi konuşabilmek anlamında kullanılsa da, işin aslı biraz farklı... Bizim "aksan", Fransızcadaki "accent" kelimesinden gelmiş. Latincede "ad" ön eki bizdeki "-e" hal eki. "Cantus" da "şarkı" demek. Bu kelimeyi "şan" dersinden, "kanto"dan ya da "piyanist-şantör"den hatırlayabilirsiniz. "Ad-" ve "cantus" birleşerek "aksan"ı oluşturmuş ve bir şeyin şarkıyla, tonlamayla söylemesini; yani "vurgu"yu anlatmış. 
Haliyle "aksanlı konuşmak" aslında sıradışı bir vurgu ile konuşmayı anlatıyor: Fransızcayı Türk aksanıyla konuşmak gibi. Eğer anadili Türkçe olan birinin Fransızcayı bir Parisli gibi konuşabildiğini ifade etmek istiyorsak, "Fransızcayı aksansız konuşuyor" dememiz daha doğru.

Ha bu arada "aksan" olayını bizim millet kadar takan herhalde yoktur. Yahu yabancı dil niye öğrenilir? İletişim kurmak için. Eğer siz karşı tarafa mesajınızı anlaşılır bir şekilde geçiriyorsanız, bizce aksan konusu kesinlikle ikincil. Birincil olan, o yabancı dilin grameri, kelimeleri ve deyimleri... Yoksa, sığ dil bilgisi, kıt kelime haznesiyle Fransız gibi "R" çıkarmışsınız, neye fayda? 
Kereste gibi (ama anlaşılır) Türk aksanıyla, yabancı bir dili envai çeşit kelimesinden, deyiminden faydalanarak konuşabilen biri; iki kelimeyi anca bir araya getirip tüm enerjisini "aksansız" konuşmaya veren birinden çok daha etkili iletişim kuracaktır. Dikkat ederseniz koskoca diplomatlar, akademisyenlerde aksanlı konuşan çoktur. Hem "aksan" dediğimiz şey çoğunlukla sevimli karşılanır, hele ki içerik sağlamsa... Bu bağlamda dil öğrenenlere tavsiyemiz, "aksan"ınızdan korkmayın, onu gururla taşıyıp, dilin özünü öğrenmeye devam edin. Ha, illa "yabancıları kandıracağım, dillerini aksansız konuşacağım" diyorsanız da helal olsun, ama önerimiz yine önce içeriğe, sonra şekle önem vermek. Tabii derdiniz tiyatro değil iletişim ise.

17. Tamam - Arapça

Tamam mı? Herkes ikna oldu mu? "Tamam" her şeyden önce bir onay, bir kabul kelimesi. Yani genellikle, duymak istediğimiz iyi, olumlu cevaptır "tamam". Öte yandan "ona da tamam, buna da tamam" diye her şeye "tamam" denmesi ise pek hayra alamet olmayabilir. Her şeyin fazlası zarar olduğu gibi, "tamam"ın fazlası da pes edişi, umutsuzluğu, daha da fenası umursamazlığı yansıtabilir. 
Ha bir de "yeter, yeterli" anlamındaki "tamam" var... "Tamamdır, daha istemez" gibi. Bu son "tamam" aslında tastamam. Zira "tamam" kelimesi Arapçada "bitti" anlamına gelen "tamma" fiilinden geliyor. Yani "tamam" esasen bitme, bitiş, tamama erme fikrini yansıtıyor. "Tamam" olan şey artık bitmiş, daha üstüne bir şey eklenemez, katılamaz, tam oluyor. Tamam mı?

18. Manifesto - İtalyanca

Seçim telaşesiyle beraber dökülmeye başladı “manifesto”lar… Akla Marx ve Engels’in 1848 tarihli “Komünist Manifesto”sunu getiren politika dilinde sık duyduğumuz bu kelime, İtalyan tipinden çaktırdığı üzere Latince kökenli. 
#Manifatura_ng ya da manipülasyon kelimelerinden hatırlayabilirsiniz; “manus” Latincede “el” anlamına geliyor. “Manifesto”nun ikinci kısmı “festus” ise “vurma”, “kavrama” ya da “basma” ile alakalı. Haliyle “manifesto” da elle tutulur bir şeyi, ya da bir şeye el basmayı (yemini) anlatıyor olabilir.

Neticede Latince “manifestus” ya da İngilizce “manifest” sıfatları “bariz, açık, görünür, aşikar” olanı anlatmış. “To manifest” fiili de beyan etmeyi, bildirmeyi. Zaten Latince “manifesto”nun Türkçesi “bildiri”. Ama bildiğiniz üzere yabancı kelimeler daha bir havalı, gizemli duyuluyor; “bildiri” yerine “manifesto” dendiğinde mevzu sanki daha bir derin, daha bir “uzman işi” gibi durmuyor mu?

19. Emek - Türkçe

“Emek” çok uzun. Emekleme döneminden, emekliliğe kadar yolu var.
Sahi, dünyada yol almak için yapabildiğimiz ilk harekete neden “emeklemek” denmiş? Çünkü onun içinde de acayip bir emek var. O kocaman kafasını, vücudunu ilk kez taşımaya çalışan insan yavrusunu düşünün. 
Orta Asya‘dan gelen, Eski Türkçe bir kelime olan “emek“; “ıstırap, acı, sıkıntı” anlamına gelmiş. Kökünde “zahmet, eziyet çekmek” anlamına gelen “emge” fiili var. “Emge” kelimesi “göğüs” anlamındaki “emig“den gelmiş, “emig” de süt emmekten: Önce anamızın göğsünden besleniyor, sonra emekleyerek hayatın ilk zorluğunu “göğüslüyoruz”. Kimileri de “emek“in kaynağı “emge“nin, “ilaç” anlamındaki başka bir “em“den geldiğini savunmuş. “İlaç” acı bir şey olduğu için, ıstırap çekmek, zahmete girmek, onun tadına benzetilmiş.
Her halükarda, neticede “emek” kolay değil.

20. Zıvana - Farsça

Birkaç okurumuzdan gelen habere göre, görseldeki 60'lar İstanbul polisinin içinde durduğu varilin ismi "zıvana"... Polis sabrını taşıran şoförlere "bak beni zıvanadan çıkarma, gelmiyim oraya!" demiş ve deyim böyle ortaya çıkmış. 
Şimdi #iyibilgi etiketli bu bilgi hakikaten iyi, acayip eğlenceli ama maalesef sadece espri olarak!
Bu gibi hikayelere "halk etimolojisi" deniyor. Geçenlerde #alo_ng maddesinde bahsettiğimiz, "alo"nun Graham Bell'in sevgilisinin baş harflerinden oluştuğu iddiası gibi (zaten İngilizcede "alo" değil "hello" deniyor). Halk etimolojisi kokan ama gerçek olduğunu düşündüğümüz bir diğer hikaye ise vasistas... Genellikle halk etimolojilerinde kurgu şöyle oluyor: "Bir gün bir şey olmuş, birisi 'zort' demiş ondan sonra bu şeyin adı 'zort' kalmış." Gelin görün ki bir kelimenin böyle "zort" diye doğması çok zort bir ihtimal. Bazen bir insan uydurduğu bir kelimeyi meşhur edebiliyor, #gerzek_ng örneğinde olduğu gibi. Ama sözde "zıvana"sından çıkmakla tehdit eden bir polisinin dilimize "zıvanadan çıkmak" deyimini kazandırması ancak Alis Harikalar Diyarı'nda mümkün! 
Zira "zıvana" Farsçada "dil" anlamına gelen "zeban"dan gelmiş ve dil gibi ince uzun şekilleri anlatmış. Mesela iki ucu açık ince boruyu, pipo veya sigaranın ağızlığını ya da değirmen taşının milini. 
Bu durumda bizce "zıvanadan çıkmak" deyiminde kişi kendini değirmen taşına benzetiyor olsa gerek. Sigaradaki zıvana kaynak olsaydı, "zıvanamı çıkarma!" falan denmesi gerekmez miydi?...

21. Tabiat - Arapça

Bir şey tabiatımıza aykırıysa ne gelir elden? Hiçbir şey... Zira Türkçe "doğa"nın Arapçası "tabiat" üzerinde kesinlikle söz sahibi değiliz. Söz konusu bizim kendi tabiatımız yani oluş biçimimiz olsa bile... Zira "tabiat" kelimesi Arapçada "damgaladı" anlamındaki "taba'a" fiilinden geliyor. 
Kardeşleri arasında damgalama yeri "matbaa", damgalanmış "matbu" ve "izlenim"i anlatan "intiba"yı sayabiliriz (ilginç bir şekilde "izlenim"in İngilizcesi "impression" da baskı, içe damgalanma fikriyle alakalı). Ha tabii bir de "tabii" kelimesi var, "doğal (olarak)" anlamında kullandığımız bu kelime iki "i" ile yazılıyor. İkinci "i"yi unutursak kelime "bağımlı" anlamına geliyor: "Yazım kurallarına tabiyiz" örneğindeki gibi. "Tabiat"ımızı değiştiremeyiz çünkü kelimenin kendisi, bize biri tarafından damgalandığını söylüyor. Pek çok Arapça kavramda olduğu gibi "tabiat"ta da bir tevekkül durumu var.
Halbuki kelimenin Türkçe karşılığı "doğa", Eski Türkçede "çıkmak, yükselmek" anlamındaki "toğ" kökünden geliyor. Ana rahminden çıkan bebek, dağların ardından yükselen Güneş gibi...* Özetle bizce Arapça "tabiat", Türkçe "doğa"dan daha kaderci. "Tabiat" varoluşun öncesindeki karara işaret ederken, "doğa" varoluş anının ta kendisine odaklanıyor. Sanki "doğa" daha bir "doğal"?

22. Çıfıt - Farsça

"Çıfıt NerdenGeliyo?" Bildiğiniz gibi "çıfıt çarşısına dönmek" deyimi, karman çorman durumlar, kaotik ortamlar için kullanılır. Fakat "çıfıt" nedir derseniz, biz onu böyle çıtçıt, cırt cırt, ufak tefek tuhafiye,manifatura eşyası gibi hayal ediyorduk.

Alakası yokmuş. "Çıfıt" Farsçada "cihud" kelimesinden gelmiş ki bu da "Yahudi" anlamına geliyor! Yani "çıfıt çarşısı" dediğimizde "Yahudi çarşısı" gibi, gayet ırkçı bir tabir kullanıyormuşuz meğer. TDK'de "çıfıt"ın anlamına baktığımızda "hileci, düzenbaz, kötü düşünen" gibi karşılıkları olduğunu görüyoruz. 
Zira eski kelime ve deyimlerde ırkçılık bazen diz boyu. Mesela daha önce işlediğimiz acemi de İranlılar yani Acemleri, cinsel hastalık ismi frengi ise "Frenkler" yani Batılıları aşağılayan kelimeler. "Yahudi" demişken bu kelimenin "Musevi"den farkına da kısaca değinelim: "Yahudi" kelimesi Hz. Yakup'un oğlu Yehuda'nın soyundan gelenleri ifade ettiğinden, bir kavmi anlatıyor. Bu kavramın sonrasında Hz. Musa ile ortaya çıkan Musevilik dini ise Yahudilerin genel anlamda benimsediği din. Yani iki kelime eş anlamlı gibi kullanılsa da aslında "Yahudi" kelimesi söz konusu kavmin mensubunu, "Musevi" kelimesi ise din mensubunu tanımlıyor. Musevilik anaerkil ve kapalı, yani yayılımcı olmayan bir din olduğu için bu iki kavramı birbirinden ayırmak zor.

23. Primitif - Fransızca

"Primitif" kelimesine daha çok bilim konularında rastlarız. Bilim dışı kullanımı ise bayağı eğlenceli oluyor bizce: "Primitif misin olm, dişinle açma şunu" gibi... Kelimenin Türkçe karşılığı “ilkel”. Latincede “primus” sıfatı “ilk”, “önce” anlamına geliyor (bkz: kadın baş rol “prima donna”, ilk gösterim “prömiyer” vb). “Primitif” de “ilk olana, öncekine dair” anlamına geliyor. Primitif topluluk dediğimizde medenileşmemiş, modern olmayan, yerleşik düzende toplu olarak yaşama seçeneğini henüz keşfetmemiş, tarih öncesi insanları kastediyoruz.

O eski çağlardaki atalarımız, sözelliğe pek ihtiyaç duymayıp işlerini kaba kuvvetle hallediyorlardı: Eş istiyorlarsa yaşına falan da bakmadan çekip alıyorlardı mesela. Metroya, metrobüse binerken inenlerin çıkmasını beklemiyor, yürüyen merdivenin istedikleri noktasında herhangi bir anda durabiliyorlardı. Her çeşit müsabakada, kabilelerine olan bağlılıklarını karşı kabileden kafa göz yararak ifade ediyorlardı. Kabile düzeni tabii ki esastı; yani insanlar eğitim, donanım, başarı, iyilik ve ahlak seviyelerine göre değil; bulundukları kabileye göre tanımlanıyorlardı. Sizin kabilenizden olan dünyanın en cahil, en ahlaksız, en zararlı insanı da olsa korunmalı; karşı kabileden olan ise ağzıyla kuş tutsa, kanatsız melek de olsa varolmamalıydı.

Şükürler olsun ki artık medeniyet icat olundu ve o primitif dünya çok gerilerde kaldı. İlim, bilim, ahlak, hoşgörü ve barışın hüküm sürdüğü modern toplumumuzda, huşu ve ahenk içerisinde huzurla yaşayıp, insan türü olarak geleceğe, bizler gibi medeni miniklerimize güven ve umutla bakabiliyoruz. Muhteşem güzellikte bir hafta sonu diliyoruz tüm güzel insanlara.

24. Daktilo - Fransızca

“Yaz kızım kereviz” repliğini hatırlıyorsanız daktilo devrini de hatırlarsınız.
Sonra dijital klavye çıktı mertlik bozuldu, üstüne dokunmatik ekranlar basacak tuş da bırakmadı.
Basmak demişken, “daktilo”nun kaynağı olan Fransızca “dactylographe” kelimesindeki
“daktylos” Eski Yunancada “parmak” anlamına; “graphe” ise “yazı” anlamına geliyor. Bir nevi “parmak yazıcısı”. İşin garibi, daktilonun sonunu getiren dijital teknolojilerin “dijital”i de Latincede yine parmak anlamına gelen “digitus”tan geliyor!
O parmağın izini de başka bir gün sürmek üzere, herkese iyi haftalar!

25. Burjuva - Fransızca

Burjuva bir şahsiyet misiniz? Küçüğünden mi büyüğünden mi? Babanızın fabrikası ne? Şampanyanız, havyarınız yerinde mi?

Komünist / sosyalist dilinde "işçi sınıfını, proletaryayı sömüren sermaye sahibi, kapitalist" anlamına gelen "burjuva"; günlük dilimizde "zengin", "varlıklı" hadi bilemedin "tuzu kuru" anlamında kullanılıyor.

Daha geriye gidersek, "burjuva" aslında Fransızcada "orta sınıf mensubu, kentli" anlamına gelen "bourgeois" kelimesinin ta kendisi. Zira "bourg" bir Orta Çağ Avrupası konsepti ve "surlarla kaplı kent", bir nevi "kale içi" demek.

Hani şu Dubai'deki meşhur Burc El-Arab var ya, "en büyük bizimki" tarzı gökdelen... Oradaki Arapça "burc" da Fr. "bourg" ile aynı kökten geliyor ve "Arap Kulesi" demek. Bizim dilimize "burç" diye geçen bu kelime, aynı zamanda yükseklerden bize bakan 12 astrolojik burcu yani takımyıldızları anlatmış. Sonra aynı kelimenin Yunancası "pyrgos" var: O da "yüksek yere kurulu savunma kulesi" yani "burç" anlamına geliyor ve dilimizde "burgaz" kelimesinde vücut bulmuş (bkz: Burgaz Adası). Özetle, Fransızlardan aldığımız "burjuva", Araplardan aldığımız "burç" ve Yunanların "burgaz"ı... Hepsi "yüksek yer, kule" anlamındaki Hint-Avrupa kökü "bhrgh"ten türemiş. O da "korumak" anlamındaki "bherg" kelimesinden gelmiş. Herhalde her şey, korunmak için yükseğe, mesela ağaca çıkan tarih öncesi burjuva atalarımızla başladı?

BONUS:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
sipidik-sipidik-yuzen-balik

teşekkürler.

feyk

cayin etimolojisi ilginc. cayin ipek yolu ile karadan ulastigi ulkelerde ismi cincenin konton lehcesindeki cha kelimesinden geliyor. deniz ticaretiyle ulastigi ulkelerdeyse cin in sahil bolgelerindeki lehcesindeki ismi te den geliyor, ingilizcedeki tea gibi. http://i.dailymail.co.uk/i/pix/2013/11/15/article-2507961-196DE1D200000578-206_634x516_popup.jpg

terminator

#15 zorlama olmuş be editör. Tamam Atatürk'e saygımız var tabiki ama yine de olmamış. Diğer örnekler gibi değil.

feyk

ne oldu, alerji mi yapti?

terminator

Yo neden alerji yapsın.

angie-rose

Etimolojik yapısıyla, fonetiğiyle (B.Ü.U, k.ü.u), tarihçesiyle ve anlatım zenginliğiyle Türkçe cidden muhteşem bir dil. İngilizce ve Fransızca'da kelime sayısı daha fazla olsa dahi anlatım zenginliği yok. O sebeple 100 tane William Blake, Shakespeare, Beaudelaire gelse bir Orhan Veli Kanık tırnağı olamaz.

feyk

bilmiyorum, ingilizce 2-3cumlede yazilan sey turkce 1 paragrafda ifade edilemiyebiliyor. tercume yapanlar bilir yazinin turkce hali hep daha uzun olur. bunda kelime saysinin fazla olmasinin etkisi var suphesiz ama ingilizcedeki baglaclarin katkisida buyuk. bir paragraflik soylemi baglaclarla baglanmis pespese cumlecikler halinde ister tersden, ister duzden gelip cok farkli sekillerde dondure dondure anlatmak mumkun.

ayna-efendi

normal bu türkçede de başka dillerle ifade edilirken zorlanılabilecek kavramlar vardır, diller toplumların yaşayışlarına göre şekillendikleri için normal bir durum, türkçede gönülün ingilizcede tam karşılığı yok heart soul feelings çıksa da sözlükte tam olarak onlarla da açıklanmaz ya da bir dil eşyalara bile cinsiyet yüklerken başka dilde cinsiyet eki bulunmaz

feyk

sadece tercume icin demedim. ingilizce ana dilim olmamasina ragmen ingilizceyle cok daha kivrak ifadelerle daha butunlugu olan yazilar yazabiliyorum. dedigim gibi ingilizcede baglaclar, cumle iliskileri daha kuvvetli. turkce yazinca kisa kisa cumle serileri halinde bir sey cikiyor ama ingilizce yazinca failun, failatun, mefailun seklinde azunlu pespese baglantili siirsel ifadeler kurulabiliyor.

ayna-efendi

bu türkçenin özelliği şiirleri de hece ölçüsü ile yazılır, bu zenginlik ya da fakirlik değil farklılıktır, türkçeye en çok zararı bu divan edebiyatı aruz kalıpları arapça farsça gramerinden geçenler vermiştir, muhtemelen bu dediğiniz özellik diğer bazı hint avrupa dillerinde de vardır, benim fonetik olarak en çok hoşuma giden dil japoncadır

bykzlt

Bonus olarak gündeme uygun kelime seçilmiş, arapça dan gelir

Başlıklar

Amerika Birleşik DevletleriBilimBurçDubaiİngiltereİstanbulMuşPolisRamazan BayramıSamsunTercihTiyatroaşkastrolojiburçdil bilgisimüzikşekertatil
Görüş Bildir