Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

11 Maddede Bir Osmanlı Esirinin Hatıraları, Eyüp Sabri Bey: "Mısır'da Nasıl Kör Edildik"

 > -

1. Dünya Savaşı sonrasında Mısır'daki "Seydibeşir Kuveysna Osmani Usareyn Harbiye Kampı”nda 15 bin askerimizin krizollu havuzda kör edildiği haberi medyada geniş yankı uyandırmıştı. Ve konuyla ilgili açıklamalar yapan birçok araştırmacı farklı görüşler bildirmişti. Çünkü olayın toplu bir biçimde yapıldığına dair kanıtlar mevcut değildi. 

Kimi tarihçilere göre; 1917 yılı Kasım ayı başlarında Gazze-Birüssebi savaşında savunma hatları harita ve fotoğraflarının casuslar tarafından düşmana verilmesi sonucunda Osmanlı ordusu ağır bir yenilgi aldı ve 150 bin asker esir düştü. Bugünlerde İngilizlerin tarafından "kör edildiği iddia edilen" Mısır'da esir bulunan Türklerin sayısı, 1000'lerle başlamakta ve 15.000'lere kadar varmaktadır.  

Bu iddiaların dayandığı iki esaslı belge var. Bunlardan biri, 28 Haziran 1921 tarihli bir TBMM Hükümeti kararıdır.  Kararda TBMM başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’nın ve onbir bakanın imzaları yer almaktadır. Bu belge, TBMM Hükümetinin, Mısır'daki esir kamplarında 15.000 esiri kasten malûl bırakan İngiliz tabipleriyle, garnizon kumandan ve zabitleri hakkında siyasi takibatın başlatılması için harekete geçilmesinin kararlaştırdığına ilişkindir.

Diğer bir belge ise, Meclis'in 28 Mayıs 1921 cumartesi günü yapılan 37, oturumunda Edirne milletvekilleri Faik ve Şeref beylerin verdikleri yazılı önergedir. Bu önergenin baş kısmı Malta'da esir bulunan Türklerin iadesi çalışmalarıyla ilgiliyse de, son kısmında Mısır'daki kamplarda "kasten kör edilen" Türk esirlerinden bahsedilmektedir. 

Son bölüm şöyle: "... Mısır'da bilintizam, İngiliz'in tathirat-ı fenniye (ilaçla temizleme) bahanesiyle miktar-ı muayenininden (yeterli miktardan) fazla 'krîzol' banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri 15.000 vatan evlâdının üzerinde irtikab edilen (yapılan) bu cinayetin müteammit (önceden tasarlayan) failleri olan İngiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin tecrim (suçlu ilan) edilmesini de ilave eyleriz...Yukarıda sözü edilen hükümet kararı, bu önerge üzerine alınmış olmalıdır.

Mısır'daki Türk esirlerin kasten kör edildiklerinden emin olamıyoruz.Çünkü elimizde somut belgeler yok. Ancak, özellikle Mısır'daki esirlerden birçoğunun kamplardan kör olarak döndüklerine dair kanıtlar var. Meclis’in 28 Mayıs 1921 Cumartesi günü yaptığı 37. oturumunda Edirne Milletvekili Faik ve Şeref Beylerin verdikleri yazılı önergede şu ifadeler yer aldı:

“..Mısır’da bilintizam, İngiliz’in tathiratı fenniye (ilâçla temizleme) bahanesiyle, miktar-ı muayyeninden (yeterli miktardan fazla) ’krizol’banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri, 15.000 vatan evlâdının üzerinde irtikab edilen (yapılan) bu cinayetin müteammit (önceden tasarlayan) failleri olan İngiliz tabipleriyle garnizon kurmandan ve zabitlerinin tecrim (suçlu ilan) edilmesini de ilave eyleriz...”

Not: Bu Galeri olaylara bizzat tanıklık eden Eyüp Sabri Bey'in, Mısır'da Heliopolis Esir Kampı'nda yaşadıklarını anlattığı 'Bir Esirin Hatıraları' adlı kitabından derlenmiştir.

Kaynak: http://m.friendfeed-media.com/d96570fe9e...

1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusu:

Osmanlı ordusunda, Kasım 1914 itibariyle, yaklaşık 2.500.000 asker mevcuttu. Savaş sona erdiğinde ise, ortaya çıkan kayıp ürperticiydi: şehit, hasta, yaralı, kayıp, firar ve esir sayısının toplamı 1.560.000'di. Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918'de, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda bekleyen Agamemnon zırhlısında masaya oturup "Mondros Ateşkes Anlaşması"nı imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.

Genelkurmay (ATASE), Kızılay ve Kızılhaç arşivlerine göre, İngiltere'yle savaştığımız Irak, Sina, Filistin, Çanakkale, Suriye ve Yemen cephelerinde esir düşen Mehmetçik sayısı 134.000, Rusya'yla sadece Kafkas Cephesi'nde yapılan savaşlarda esir düşenlerin sayısı ise yaklaşık 65.000'dir ve bu sayıya 60.000 civarındaki sivil esir dâhil değildir. Buna, Avrupa ülkelerinde ve sıcak savaşın yaşandığı bölgelerde esir edilen 100.000 civarındaki sivil de dâhil edildiğinde esir toplamı 360.000'e ulaşmaktadır. Dünyanın dört bir yanına savrulan bu canlar, düştükleri esaret ateşinde 1926 sonlarına kadar kavrulacak, ayakta kalıp eve dönebilen esir sayısı 135.000 civarında olacaktır! 

İngilizlere esir düşenlerin yaklaşık 20–22 bini, Ruslara esir düşenlerin ise 40–45 bini ya ölmüş veya kayıptır! Savaşta esir düşen toplam 205.000 askerin yanı sıra 450.000 Mehmed de cephede aldığı yara ve hastalıklarla boğuşarak vefat etmiştir. "Kayıp" olarak geçen 60.000 Mehmed ise muhtemelen şehit olmuş; ama kayda geçmemiştir. Bu rakamlar toplam mevcut içinde % 27'lik bir oran demektir ki, bu kayıp, savaşan ülkelerin hiçbirinde yoktur.

2-) Eyüp Sabri'nin Hatıraları: Hayfa'dan Hareket -7 Mart 1919 (Fotoğraf Hayfa - Kantara Treni )

Öğleye doğru tren hareket etti. Fakat mâteessüf Hayfa'nın dahi o mâruf ve meşhur olan tabii manzarasından faydalanamadık. Etraf gayet hoş, insan baktıkça gözünü bir türlü ayıramıyor. Lâkin bizde o göz ve onu seyredebilecek ruh kalmış mıydı? Yanımızdaki süngülülerin istasyondaki halka verdiği dehşet ve bizim vaziyetimizdeki garâbet, etrafı seyretmek şöyle dursun, trenin penceresinden dışarıya bakmak arzusundan da insanı menediyordu. 

Tren yavaş yavaş yürümeye ve Hayfa arkamızda kaybolmaya, o muhteşem binaların ve o portakal bahçelerinin güzelliğini uzaklaştırmaya başladı. Gittikçe tren süratini arttırıyor, Hayfa bütün bütün kayboluyor, artık görünmüyordu. Öğle vakti geçiyor. Issız çöllerin, kum dağlarının içinde ara sıra trenin acı acı feryâdı, yalnız onun içinin sedâsı işitiliyor, ondan başka ne bir kuş sesi duyuluyor ve ne de bir ağaç görünüyordu. Uzaktan bakıldığı zaman semâ ile kum birbirinden farkedilmiyor, yalnız serap görülüyordu. İnsan arada bir ev veya bir ağaç gölse- si olduğuna hükmeder, yaklaştığı zaman, ya bir kum yığını yahut bir hiç olduğu anlaşılır. Bu hazin ve lâtif manzara arasında gele gele Kantara'ya ulaştık. 

Kantara'da üç gün kaldık. Çamaşırlarımız kirli olduğundan, orada çamaşır da yıkadık ve iki aydan beri hamam görmemiş olan vücutlarımızı temizlemek için birer defa yıkanmaya muvaffak olduk. Artık Mısır'a gidileceği açıkça anlaşılmakta idi.

3-) Kantara'dan Hareket - 10 Mart 1919 (Fotoğraf Kantara -Kahire Treni)

Bu defa muhafızlarımız çok iyi ve bize karşı pek fazla müşfikâne muamelede bulunuyorlardı. Çünki onların beşi de müslüman idiler. Her istasyonda istediklerimizi alabiliyor ve herkesle serbestçe konuşabiliyorduk. Tren bütün süratiyle yürüyor, hattın iki yanında pek çok esir çadırları görünüyordu. Bunların içerisinde bizim bedbaht esirlerimizin olduğunu anlıyor ve tabii müteessir oluyorduk. Ve o gün Kahire dört saatte katedilmişti. Gece yarısı gelip çatmıştı. Derhal diğer bir trene binerek Kahire'den yarım saat kadar uzaklıkta bulunan Zeytun istasyonuna sevkolunduk. 

İstasyonda araba, otomobil ve hamal, hâsılı eşya nakletmek için hiç bir vasıta yok, yalnız iki İngiliz askeri mevcut idi. Bunlar devamlı, eşyalarımızı alarak yürümemizi teklif ediyor ve bizi tazyik ediyorlardı. Mecburen orada eşyalarımızı sırtlandık. Cemil Bey arkamızda kalmıştı. Onun yükü benimkinden daha ağır olduğu gibi kendisi de kuvvetsiz olduğundan ben Cemil Bey'in arkasındaki eşyayı dahi almaya mecbur oldum. 

Bu suretle gecenin yarısında çölde yürümeye başladık. Yarım saat kadar daha yol aldıktan sonra karargâha vardık. Karargâha geldiğimizde saat biri geçmişti. Önümüze diğer bir İngiliz askeri daha düşerek bizi epeyce daha götürdü. Nihayet bir tel örgüden içeri girdik. Burada bir çok büyük binalar olduğu görülüyorsa da gecenin karanlığında bunların ne olduğu anlaşılmıyor, fakat ne yalan söylemeli o dakikadaki vaziyet ve bu binaların büyüklüğü hepimize dehşet veriyordu.

4-) Esaret mi, Hapislik mi? (Fotoğraf Heliopolis Kampı)

İngiliz askeri bu binalardan birinin önünde durdu. Elindeki çeşitli anahtarlardan bir tanesini sokarak ve ağzı ile ıslık çalarak kapıyı açtı ve arkasına dayadı. Biz birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Kimsede ses yok. Herkes nefesini tıkanmış gibi donuk ve tutuk bir vaziyette duruyor ve orasının fena bir yer olduğu artık anlaşılıyordu. İngiliz askeri eliyle kollarımızdan iterek içeri girmemizi bildiriyor, girmek istemiyoruz lâkin ne çâre. Kime ve o zaman hangi kuvvete dayanarak? Tabii girdik.

 Binanın içi karanlık, göz gözü görmüyor. Asker kapıyı üzerimizden kapayıp gitti. O esnada içerden hafif bir inilti, derinden bir ses peydâ oldu. Bu korkunç sedâ- nın nereden geldiğine kulak verdik ve kim olduğunu sorarak sese dikkat ettik. Bunun, bizim göndermiş olduğumuz ve yedi-sekiz saattenberi kaybettiğimiz biçâre arkadaşımız Sedat olduğu anlaşıldı. Meğer bu zavallı karargâhı bulmuş fakat kendisi gelir gelmez üzerindeki elbiseleriyle parası tamamen alınarak oraya hapsedilmiş... 

Cemil Bey’in yanında yarım mum kalmıştı. Derhal yaktık. Sedat Bey'in kıyâfet ve vaziyeti pek tuhaf idi. Başında fincan kadar küçücük bir külah, arkasında bir fanila gömlek ve bir don, altında, kuru çimento üzerinde yalnız bir battaniye bulunuyordu. Arkadaşlar onu bu halde ve oranın tam bir hapishane olduğunu görünce, bizim de aynı hâle düşeceğimizi hatırlıyarak herkesi derin bir üzüntü kapladı. Düşünmeye başladılar. Sedat Bey başına geleni uzun uzadıya anlattı. Ona yapılan muamele cidden insanlığa aykıve insafsızca olup sırf vahşetten başka bir şey değildi. O gece tabii uyumadık.

Artık fecr geçmiş, güneş doğmuştu. Erkenden kapı açıldı. Bizi dışarıya çıkarttılar. Etraftınız sıra ile hapishane imiş; koğuşlardan birer ikişer Türk askerleri ile bir çok İngiliz çavuş ve askerleri çıkmaya başladı. Türk askerleri, tel örgü içlerinde esir olarak bulunduklarını ve firâra teşebbüsten dolayı oraya hapsedildiklerini beyân ettiler. İngilizlerin de ambardan battaniye ve elbise çalarak bunları satarken yakalandıkları anlaşıldı. Şu hâle nazaran, orasının tam manâsiyle bir hapishane olduğu açıklığa kavuştu.

(Fotoğraf Heliopolis Kampı)

Yoklama ve teneffüs zamanı imiş, biraz gezdik, bizi yine kapadılar. İki saat sonra kapı açılıp tekrar çıkardılar ve bir İngiliz binbaşısının yanma götürdüler. Bu herif karargâh kumandanı imiş. Tahminen altmış yaşlarında ve biraz şişman olan İngiliz binbaşısının karşısında hepimizi tepeden tırnağa kadar anadan doğma soydular. 

Hoca Abdullah Efendi "İslâmlar için böyle alenen çıplak bulunmak haramdır. Hiç olmazsa üzerimize bir örtü veriniz" dedi. Yani edeb yerlerine mendil sarılmasına izin istedi ve bunun için çok ısrar ettiyse de tabii kabul edilmedi. Zaten bunun gibi taleb ve ricalar İngilizlere karşı faydasız ve fazla idi. Çünkü haya, namus ve bunun gibi dinen ve ahlâken ayıp ve edebe aykırı bulunan şeylerden dolayı ayıp kelimesini onların yanında kullanmak bilâkis alay ve eğlence konusu oluyordu. 

İşte bunlar da İngiliz terbiye ve medeniyetinden birer numune ve ibret idi!.. Daha sonra, bizi kireçli ve soğuk suya sokarak birer banyo yaptırdılar ve üzerlerimizdeki para ve elbiseleri tamamen aldılar ve tıpkı Sedat Bey'e yaptıkları gibi bize de birer don, gömlek, ayaklarımıza birer çift sarı yemeni ve başlarımıza birer yırtık fes ile altlarımıza ikişer adet battaniye verip yine içeriye tıktılar. 

Çölün ortasında taştan ve etrafı kalın duvarlar ile çevrili, kapı ve penceresi kapalı olan bu hapishanede o gün sıcaktan bunaldık, nefeslerimiz tıkandı. Akşamı güç hâl ile edebildik. Ertesi günü Besim Bey'in bir çok arama baskılara rağmen yanında saklamaya muvaffak olduğu bir altın saatini fedâ ederek hapishanenin gardiyanlarından bir İngiliz çavuşuna yalnız pencereyi açtırabildik. Tam on beş gün orada, Heliopolis'in dayanılmaz sıcaklarında o karanlık hapishanelerinde tutuklu kaldık.

5-) Tel Örgüye Giriş ve Kaydımız - 23 Mart 1919 (Fotoğraf Heliopolis Kampı)

Hapishanede iken bize birer de numara vermişlerdi. Onları gelişigüzel sol tarafımıza taktık. Benim numaram 70638 idi. Tel örgüye geldiğimizde hepimiz memnun idik. Çünkü o dakikaya kadar âkıbetimizin ne olacağım bilmiyorduk. Tellere girince bir çok insan arasında bulunduğumuz için bir dereceye kadar teselli oluyor ve bu arada oldukça serbest bulunduğumuzdan dolayı kalben de biraz müsterih oluyorduk. 

Tel örgü içinde tahta koğuşlardan birisine bizi verdiler. O gün rahatça bir uyku uyuduk. Binlerce Arab esiri, Kürt, Arnavut ve Çerkeş her cinstan ve her vilâyet ve kazadan insan mevcuttu. Onbirinci telin ikinci koğuşunda bizden evvel gelmiş ve sivil telinden oraya nakledilmiş olan Namlus eşrafından Fâik Bey ile Hayfa kazasına bağlı Kisâriye Nahiyesi Müdürü Bosnalı Ahmet Beyler bulunuyorlardı. Bu zatlar ile görüştük. Öyle bir yerde bunun gibi bir çok arkadaşlara kavuştuğumuzdan dolayı çok memnun olduk. Daha sonra bir çok Antebli şahısla da buluştuk. Bu zavallılar bizi görünce ne yapacaklarını şaşırdılar. Bize altlarındaki battaniyelerini ve üzerlerindeki çamaşır ve elbiselerinin fazlalarını verdiler

Heliopolis'de karargâhında sivillere mahsus kamplar müstesnâ olmak üzere Osmanlı esirlerine mahsus yedi fırkadan ibâret ve numara sırasıyle onbeş kamp mevcut idi. Esirler için telden yapılmış olan hapishanelere "Kamp" denilirmiş. Bu kampların aralan yalnız bir yaya yolu genişliğinde olup içlerinde onaltı ve bazılarında yirmi kadar tahta koğuş mevcuttu. Kamplar gayet geniş ve etrafları ikişer üçer kat tellerle örülmüş ve onbeş adım mesafelerle yapılmış nöbetçi kulübeleriyle çevrili olup binbeşyüzden üçbine kadar esir bulunuyordu. Yalnız Heliopolis'de üzülerek,30.000'den az olmamak üzere esirlerimizin mevcut olduğunu görüyorduk.

İngilizler, Mısır'a gelen sivilleri ayrıca bir tel örgü içine koyarlar veya İskenderiye'ye sevkederlerdi. Bizler bir kaç kişi istisnâ olarak asker arasında bırakılmıştık. Bunun sırf eziyet için ve bizlere mahsus, bir nevi cezadan ibaret olarak yapıldığı anlaşılmıştı. Askerlerle beraber gerçi angaryaya gönderilmiyorduk fakat, bütün kısıtlama ve muâmelelere tâbi ve her şeyden mahrum bulunmaktaydık. Bize iâşe hususunda dahi son derece sıkıntı çektiriyorlardı. Hattâ, kendileri bir şey vermedikleri gibi üzerimizdeki paraları da alarak ondan da bir tek akçe vermediklerinden dolayı, son derece perişan ve acı bir sefalet içinde yaşamakta idik.

Askerlere vermekte oldukları pek az ve elverişsiz yemekten tabii istifade etmek mümkün olamıyordu. İngilizler esirlerimize günde ikiyüzelli gram miktarında ekmek verirler, bununla askerlerimizi akşamlara kadar sıcak kumun üzerinde angaryada çalıştırırlardı. 

Bazen, ekmekle beraber yedişer adet de kuru ve küflü hurma ve iki kişiye bir baş soğan ve şâyet bu da bulunmazsa asker başına yarım şalgam verirlerdi. Akşam yemeği için, pamuk yağıyla pişmiş pırasa veriliyor, bundan, biçâre askerlerimize birer küçük tabak düşüyordu. İngilizler pırasa ile kuru bakladan pek çok istifâde ettiler ve Ağustos sonuna kadar pırasa yemeğini devam ettirdiler. 

Mübârek Nil nehrinden sulandığından dolayı pırasalar birbuçuk metre kadar yükselmiş ve âdeta odun gibi kalın ve sert olmuştu. Bunlarla kuru baklayı, kabuklarını soymaksızm bir kazanda pirişirler ve esirlere o şekilde dağıtırlardı. Kuru bakla ile pırasanın, "iki zıt bir araya gelmez" kabilinden olduğu herkesçe bilinir. Dolayısiyle pırasa çabuk pişer, kuru bakla ise tabii pırasa ile beraber pişmez ve çiğ olarak kalır, öylece askerlerimize verilir, biçâreler angaryadan yorgun olarak gelir ve açlıktan gözleri kararmış olduğu için mecburen gerektiği kadar pişmemiş olan baklayı yerlerdi. Gece yarısı dehşetli bir sancı ve sürgüne tutularak hemen hastahaneye giderler ve çoğu bu suretle hastahanede hayatlarını kaybederlerdi.

1 Ağustos 1919 tarihinden itibaren İngilizler, bütün Osmanlı esirlerine beygir ve katır eti de vermeye başlamışlardı. Askerler bunu bir kaç defa iade etti ve yememek istedilerse de daha sonra yemek mecburiyetinde kaldılar. Çünkü kendilerine verilen bir avuç bakla ile açlığı gidermek mümkün değildi. İşte, Ağustos'un o müthiş sıcaklarında Mısır gibi son derece sıcak bir muhitte kokmuş beygir ve katır etlerini yemek mecburiyetinde kalmış olan zavallı askerlerimizin bir çokları bu yüzden dizanteriye ve birtakımları da bir çeşit uyuza benzeyen ve İngiliz doktorları tarafından 'Palağra' diye adlandırılmış olan müthiş bir illete yakalanarak telef olup gitmişlerdir

6-) Göz Oyucu Ermeni Doktorlar

Burada, biraz da Mısır'da gördüğümüz Ermeni tabiblerinden bahsedeceğim. Ve onlara şu tabiri kullanmaktan kendimi men edemiyeceğim: "Göz oyucuları!"

Evet,  bu alçaklar insanlardan her halde başka bir tıynette yaratılmış ve başka bir yürek taşıyan mahlukdur- lar. Çünkü onların işlemiş oldukları bu kadar feci ve ağır cinâyetleri insan olan, insan yüreği taşıyan bir mahluk katiyen yapamaz. Ancak, onlar yapmışlardır Mısır'ın Abbasiye lıastahanesiııde ve teller içindeki feci manzarayı tarif ve tasavvur edebilmek benim iktidârım dışındadır.

Abbasiye hastahanesinde Ermeni doktorlarının ellerinde miller ve kolları dirseklerine kadar sıvalı olduğu halde sabahtan akşama kadar işleri güçleri Türk askerlerine ameliyat yapmak ve onların gözlerini oyup çıkarmak olmuştur. Bir çok Mısırlı dindaşlarımızın ve bütün esirlerin ifâdelerine nazaran bu göz ameliyatı evvelce de vukubulur ise de, mütârekeden biraz evvel ve bilhassa sonra, yani İngilizlere galibiyet gururu geldikten sonra, pek ziyâde ilerlemiş olduğu anlaşıldığı gibi, bizim oraya gittiğimiz zamanlarda şiddetle devam etmekte olduğu bizzat müşâhade edilmiştir. 

Bu alçakça fâcia, Mustafa Kemâl Paşa Hazretlerinin Anadolu'daki faaliyetlerinin Mısır gazeteleri vasıtasiyle oralarda duyulmaya başladığı ve Mısırlıların tam o zamanda asil başkaldırmalarının şiddetle ilerlediği zamana kadar devam etmiş, ondan sonra biraz hafiflemiş ve bir gün birden bire Abbasiye hastahanesinde göz ameliyatının icrası hastanın arzusuna terkedilmiş ve artık hiç bir askerin gözü çıkarılmamıştır.

7-) Gözü Çıkarılan Ödemişli Ali Dayı

Bu zavallı ihtiyarın âh ve inlemelerine dayanamayıp çok ağladım. Bir gün Ali Dayı bana tesâdüf ederek koğuşuna gidemediğinden dolayı yardım istemişti. Ali Dayı’nın elinden tutarak koğuşa götürürken derdini açmaya başladı. 

Biçâre elli yaşında olduğu halde seferberlikte silah altına çağırılmış. Ödemiş kasabasının Belediyesi karşısında kendisinin ufacık bir attar dükkânı varmış. Dükkânın eşyasını tamamen satarak bedelini kimsesiz kalan ailesinin geçimi için bırakıp derhal davete uyarak muharebeye katılmış. Bir kaç cephede düşmanla döğiiştükten sonra bedbahtlığından dolayı esir düşmüş. 

Mısır'a geldiğinde gözünün birisi birazcık ağrımış, bilmiyerek doktora müracaatla ilaç koydurmak istemiş. Ermeni doktoru Ali Dayı'yı derhal hastahaneye yazmış. Biçâre her ne kadar gözünde bir şey olmadığını söyleyerek hastahaneye gitmemek istemiş ve bu konuda pek çok rica ve niyazda bulunmuş ise de katiyen kabul edilmiyerek hastahaneye yatırılmış. Ertesi gün ameliyat değil kasaphâne tâbirine hakkıyla lâyık olan Abbasiye Hastahanesi'ndeki bu cinâyet odasına götürülerek sağ gözü çıkarılmış. 

Bu talihsiz ihtiyar, gözünün birini kaybettiğinden, bu suretle uğramış olduğu bu elim felâketin acısından müteessir olarak ağlamaktan diğer gözünü de kaybetmiş. Nihâyet Ali Dayı iki gözünden mahrum bir biçâre olarak sürünmeye başlamış. Bundan başka beş, altı genç askerimizin aynı şekilde başlarına gelen olayı dinledim.

8-) Urullu Mehmet, Hüseyin Onbaşı ve diğerlerinin anlattıkları

Anteb'in Urul köyünden Şaban oğlu Mehmet, Maraş'ın Küçük Nacar köyünden Mehmet, Aydınlı Ali oğlu Mehmet, Konya'nın Beyşehir kasabasıdan Hüseyin Onbaşı ve Karahisar Bolvadin kasabası Çay nahiyesi Cedid mahallesinden Hacı oğlu Haşan, Manastırlı Rıza, Erzurumlu Süleyman oğlu Ali, bu biçârelerin hepsi de bana cidden mühimce esef verici maceralar anlattılar. 

Urullu Mehmet ve Hüseyin Onbaşı ve diğerleri diyorlardı ki; "Koğuşlara, esirlerin muayenesine geldikleri zaman bizi gözümüzden dolayı ayırıp Abbasiye hastahanesine gönderdiler. Gözlerimizde hiç bir şey ve hattâ ağrı dahi yoktu. Yalız birazcık kan mevcut olup bu kadarcık bir anzadan dolayı hastahaneye düştük. 

Orada bir ilaç koydular, bütün gözlerimizi kan istilâ etti. Hemen ame- liyathâneye soktular, gözlerimizi çıkardılar. Çok yalvardık ise de fayda etmedi. 

Ameliyat esnasında Ermeni doktorları "Siz memleketinizde ne kadar Ermeni öldürdünüz? Bu görmekte olduğunuz muamele onun karşılığında sizin için bir cezadır" diyerek, bunun gibi zehirli sözler ve tahriklerle hem gözlerimizi çıkarıyorlar ve hem de kalplerimizi eziyor ve yaralıyorlardı"

9-) Mustafa Kemal ATATÜRK'ün etkisiyle; Vaziyette birden değişiklik ve ferahlı günler

Bu sıralarda kampların nöbetçi subaylarıyla başcânilerin, yani tellerde esirlere nezâret ve kumanda eden Ingiliz subay ve çavuşlannın davranışlan da değişmişti. Bizim telin subayı, altmış yaşlannda kranta bir yahudi olup, güzel Türkçe bilirdi. 

Her zaman Türkiye'den, İzmir ve İstanbul'da çok bulunduğundan bahseder ve bizimle konuşmayı severdi. İhtiyar subay evvelce, "Türklerin hâli çok fenadır, İstanbul'unuz sizde kalmıyacak, Yunanlılar İzmir'i aldılar, sizin için gelecek çok fena görünüyor" diye hezeyanlar ederken, daha sonra dilini değiştirerek "Mustafa Kemâl Paşa Anadolu'da çalışıyor. Türkler umumiyetle silaha sarılmışlar ve Kemâl Paşa'mn emir ve kumandasına tâbi olmuşlar, aynı zamanda çok fedâkârlık ediyorlar ve önemli başarılar sağlamaktadırlar. İzmir'den Yunan'ı çıkaracaklardır. Aşkolsun Türklere" diye bize öğünülecek haberler veriyordu.

 İngiliz çavuşları dahi sabahları, güler yüzle yanımıza gelerek bu konuda müjdeler veriyorlar ve bizden çay ve sigara alıyorlardı. Evvelce yüzümüze bakmak istemiyen ve daima soğuk ve ekşi bir suratla muamele eden bu Ingiliz çavuşlarının o sıralarda vaziyetleri birden bire değişmişti. Mustafa Kemâl Paşa için "Sizin bir büyük kumandanınız vardır. Anadolu'da milli teşkilât kuruyor. Çok büyük faydalar sağlamaya muvaffak olmaktadır. Artık Türkler milli varlıklarını göstermekte, medeniyet âlemine kendilerini tanıttırmaktadırlar. Sizin sulhunüzün diğerlerinden daha iyi ve şerefli olması ihtimali vardır" diyorlar ve bunları büyüklerinden bu şekilde işittiklerini ve bazı İngiliz gazetelerinde okuduklarını ilâveten söylüyorlardı. 

Bu duruma göre, Ingilizlerin bizim Kuvâ-yı Milliye teşkilâtına daha o zamandan itibaren önem verdikleri anlaşılıyordu. Halbuki, daha önce tellerdeki subayları şöyle dursun, İngiliz gardiyanları bile Türk esirleriyle bir tek kelime bile konuşmaya tenezzül etmezler ve esirlerimize daima kin ve hakâretle bakarlar, yanlarına asla sokulmak istemezlerdi.

10-) Kaçmaya teşebbüs ve kurtuluş günleri -25 Ağustos 1919

Bu tarihte, bütün Türk esirlerinin memleketlerine iâdesi hakkında emir geldiği yolundaki müjdeli haber karargâhı baştan başa yerinden oynattı. Bütün asker ayakta. Geceleri, sabahlara kadar eğlence ve cümbüşler yapılıyor, artık sevkiyata kavuşulmuş bulunuyordu.

Birinci kâfilede binbeşyüz kadar İstanbullu asker ile küçük rütbeli subay beraber sevkedilmişti. Biz de arkadaşlarla birlikte bir yolunu bulup ikinci postaya katılarak sevkiyat teline kadar kendimizi atabilmişken, uğursuz talih bizi orada da buldu. Şimendifere binileceği sırada, evvelce şahıslarımızı tanımış olan Kıbrıslı hain bir tercümanın ihbarı üzerine tekrar İngilizlerin eline yakayı verdik. 

Bundan sonra birbuçuk ay kadar daha gayet sıkı bir kontrol altında ayrı bir yerde mevkuf kaldık. Nihayet, her birimizin tek tek kaçmasından başka çâre olmadığı anlaşıldığından bu konuda arkadaşlar arasında görüşme yaparak, birbirimizden ayrılmaya karar verdik. Ben, ikinci fırkanın nöbetçi doktoru Mazlum Bey'in yardım ve aracılığı ile göz hastahanesine naklettim. 

Daha sonra hastahanenin nöbetçi doktorlarından Mısırlı bir Katoliğin yardımlarını sağlayarak kendimi üçüncü fırkanın hastahanesine attım. Hastahane çavuşu Arnavut Bahtiyar Ağa'nın vasıtasiyle taburcu olarak tekrar sevkiyat teline geldim. 28 Teşrin-i evvel (Ekim) de memleketine iade edilen ikibin kişilik diğer bir esir kâfilesi arasına karışarak, şekil ve kıyafetimi değiştirerek Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla o zalim düşmanın elinden kurtulmaya ve aziz vatanıma kavuşmaya muvaffak oldum.

11-) RİCA VE ÖZÜR

Zengin ifâdeden mahrum, basit bir üslubla yazılmış olan bu esâret hâtıraları, aslında bir edebi eser değildir. Yazılmasındaki maksat da bu olmayıp, yalnız Haleb ve Mısır'da dokuz ay altı gün süren mezâlim ve esâret hayatımda çektiğim ezâ ve gördüğüm hâdiseleri sigara paketleri üzerine kaydetmiş, bir çok arama ve baskılara rağmen muhafaza eylemiş olduğumdan, bunları olduğu gibi dindaşlarımın gözlerinin önüne sermek iyilikseverliğindendir. Bu itibarla içinde görülecek, istenmeden yapılmış kelime ve diğer hataların bağışlama eteği ile örtülmesini okuyucunun cömertliğinden rica ederim.

Gâzianteb'in Sâbık Defter-i Hakâni Memuru Eyüb Sabri

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
pis-soverim

İçim sızladı siz bu vatan için esir düşün gözünüzü kaybedin bizde bu savunduğunuz vatanda zina edip rakı masalarında sirtaki yapalım. arkanızdan bir fatiha göndermek yerine ingiliz capital tv açıp eşlik edelim. sokakta futbol oynarken rooney gol diye anıralım. ALLAH rahmet eylesin nur içinde yatın...

bilinmeyene-kosan-adam

anlamadigim kampta 30.000 kisi vardik diyor, colun ortasinda bi yermis... yani bir isyana kalkissalar cok rahat kacabilirlermis diye dusunuyorum.

cnsfrd

tarihi kazananlar yazar. mesela biz bunları İngilizlere yapsaydık sokağa çıkarmazlardı bizi. Sonra Hitler şöyle Hitler böyle falan filan, yersen. Unutmadan söylemeliyim ki bu olayı da pek uyuz nevi şahsına münhasır "Bardakçı" gündeme getirmiştir.

FACEBOOK YORUMLARI

Başlıklar

AltınFilistinGazzeİngiltereIrakİstanbulİzmirKahramanmaraşMısırRusyaSavaşŞehitSuriyeTürk KızılayıTürkiye Büyük Millet MeclisiYunanistançay
Görüş Bildir