Gerçekliğin Bütünsel Doğası: Ayrıştırmak Değil, Katmanlarıyla Çözümleyerek Anlamak
Son yıllarda özellikle sosyal medyada sıkça karşıma çıkan bir eğilim var. Bir düşünceyi güçlendirmek için diğerini geçersiz kılma çabası.
“Bu mistisizm değil, bilim.”
“Ezoterizm değil, kuantum fiziği.”
“Spiritüel anlatılar değil, kanıtlanmış gerçeklik.”
Bu cümleler ilk bakışta ikna edici görünüyor. Ama biraz durup baktığımızda şunu fark ediyoruz, gerçeklik, bu kadar tek yönlü çalışmıyor.
İnsan zihni dünyayı anlamlandırmak için kavramlara ve kategorilere ihtiyaç duyar.

Bilim, psikoloji, felsefe, ezoterizm, mistisizm…
Bunların her biri, aynı hakikate farklı bir pencereden bakar. Sorun, bu pencerelerden birini “tek doğru” ilan ettiğimiz anda başlar.
Deneyimi yalnızca ölçülen bir nesne olarak ele aldığımızda, gözlemcinin etkisini dışarıda bırakırız. Oysa hem bilimsel hem felsefi düzlemde artık biliyoruz ki; gözlemci, gözlenen sistemden bütünüyle bağımsız değildir. Bilinç, yalnızca veriyi alan bir yapı değil; deneyimin nasıl yaşandığını ve nasıl anlamlandırıldığını doğrudan etkileyen aktif bir unsurdur.
Burada çoğu zaman gözden kaçan temel bir nokta vardır: Her bilgi sistemi, incelemelerini kendi çağının sahip olduğu araçlarla yapar. Bu araçlar geliştikçe, erişilebilen bilgi de genişler ve derinleşir. Bu nedenle bilimin henüz geliştiremediği, henüz ölçemediği alanları yok sayması, kendi ilerleme mantığıyla çelişen bir epistemolojik ironi yaratır.
Çünkü bilimin tarihi, defalarca “ölçülemez” denilen alanların zamanla ölçülebilir hâle gelmesiyle ilerlemiştir. Sorun bilimin sınırlarında değil, bu sınırları gerçekliğin tamamı sanmakta başlar.
Bu noktada genellikle fark edilmeyen bir başka boyut daha vardır. Bilimsel bilginin kendisi de tarihsel bir süreçtir.
Bir dönemin “bilgi” kabul ettiği şey, başka bir dönemde eksik ya da yetersiz bulunabilir. Bu durum bilimi zayıflatmaz; aksine onu canlı ve evrimsel kılar.
Ancak bu evrimsel doğa unutulduğunda, bilimsel yaklaşım farkında olmadan dogmatik bir tutuma kayabilir.
Bilim Ne Yapar, Ne Yapmaz?

Bilim, gözlemlenebilir olanı inceler. Ölçülebilen, tekrar edilebilen ve belirli koşullar altında doğrulanabilen olgularla çalışır.
Kuantum fiziği de bunun bir parçasıdır.
Kuantum dolanıklık, evrenin parçacık düzeyinde bağlantısal bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Bir zamanlar etkileşime girmiş parçacıkların, mesafeden bağımsız olarak ilişkilerini sürdürmesi; mekanik evren algısının sınırlarını zorlayan çok önemli bir bulgudur.
Ancak burada kritik bir nokta vardır.
Bilim, nasıl sorusuna cevap verir. Neden ve ne anlama geliyor soruları, bilimin asli alanı değildir. Bilim, deneyimin anlamını yorumlamaz; deneyimin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve bu koşullar arasındaki nedensel ilişkileri, gözlem ve ölçüme dayalı modellerle açıklamaya çalışır.
Bu ayrım gözden kaçırıldığında, bilimin yöntemi gerçekliğin kendisiyle karıştırılır.
Bu durum, metodolojik körlük olarak adlandırılır: Kullanılan yöntemin sınırlarını, bakılan alanın sınırı sanma yanılgısı.
Burada oluşan karışıklık çoğu zaman bilimin kapasitesini değil, bilimden beklentiyi yanlış konumlandırmaktan kaynaklanır. Bilim, anlam üretmek üzere değil; anlam üretilebilecek zemini, yolu ve yöntemleri tanımlamak üzere çalışır. Bu ayrım netleşmediğinde, bilimden felsefe, psikoloji ya da mistisizmin alanına ait cevaplar beklenir.
Psikoloji Nerede Devreye Girer?
Birini düşündüğümüzde içimizde beliren sıkışma, huzur ya da özlem hissi; psikolojik açıdan ele alındığında oldukça açıklanabilir süreçlerdir.
Zihin, hatıralar ve duygular arasında doğrusal olmayan bağlar kurar. Bilinçaltı, zaman kavramını bizim gibi işlemez. Geçmişte yaşanmış güçlü bir bağ, zihinsel ve duygusal düzeyde hâlâ “aktif” olabilir. Travma, bağlanma stilleri, duygusal izler ve hafıza kayıtları; insanların birbirini “hissetmesi” olarak adlandırdığı pek çok deneyimin arka planında yer alır.
Bu durum, yaşanan deneyimi küçültmez. Aksine, onu insanî ve anlaşılabilir kılar. Ancak bu noktada yapılan yaygın bir hata vardır; Psikolojik açıklamaların, deneyimin tüm katmanlarını kapsadığı varsayımı. Oysa psikoloji, zihinsel ve duygusal düzlemi açıklar; deneyimin tamamını değil.
Psikolojik açıklama, yaşantının nasıl işlendiğini gösterir, ancak yaşantının bireyde bıraktığı anlam izini tek başına tanımlamakta zorlanabilir.
Bu nedenle psikoloji, deneyimi çözerken onu indirgemez; fakat tek başına da tamamlamaz.
İkilem Neden Doğuyor? Bilgi Katmanları Neden Çatışıyor Gibi Görünüyor?

Bilimsel, psikolojik ve metafizik–ezoterik yaklaşımlar çoğu zaman birbirine karşıt gibi sunulur. Oysa bu karşıtlık, çoğunlukla bilginin kendisinden değil, bilginin yanlış düzlemde kullanılmasından doğar.
Bilim, gözlemlenebilir olgular üzerinden çalışır. Psikoloji, insan deneyiminin zihinsel ve duygusal süreçlerini anlamaya odaklanır. Metafizik ve ezoterik yaklaşımlar ise deneyimin anlam, bilinç ve yönelim boyutunu ele alır.
İkilem şu noktada başlar, bir düzleme ait açıklama, başka bir düzlemin yerine geçirildiğinde.
Örneğin;
bir kişinin bir başkasını “hissetmesi” bilimsel olarak ölçülebilir bir veri sunmayabilir.
Bu durum, deneyimin yaşanmadığı ya da gerçek olmadığı anlamına gelmez. Sadece bilimin, bu deneyimi kendi araçlarıyla tanımlamakta yetersiz kaldığını gösterir.
Aynı şekilde, bu hissi yalnızca metafizik bir bağ olarak açıklamak da, psikolojik süreçleri ve bilinçaltı dinamikleri tamamen devre dışı bırakmak anlamına gelir.
Bu da başka bir indirgemedir.
İkilem, “hangisi doğru?” sorusundan doğar.
Oysa daha işlevsel soru şudur:
Bu deneyim hangi katmanlarda, nasıl birlikte çalışıyor?
Bilimsel bakış, deneyimin nasıl ortaya çıktığını araştırır.
Psikoloji, deneyimin bireyde nasıl işlendiğini açıklar.
Ezoterik ve metafizik yaklaşımlar ise deneyimin neyle temas ettiğini ve hangi bilinç alanını harekete geçirdiğini sorgular.
Bu üç yaklaşım birbirini çürütmez. Birbirini tamamlar.
Ancak biri diğerinin yerine geçirildiğinde, zihin bir ikilem üretir. Ya bilimsel olacaksındır ya da spiritüel. Ya psikolojik açıklamayı kabul edersindir ya da metafizik olanı.
Bu, insan zihninin ikilik kurma eğilimidir. Oysa deneyim dediğimiz program, ikili değil; çok boyutlu ve çok katmanlıdır.
Bilim, metafiziği yalanlamaz.
Metafizik, bilimin karşıtı değildir.
Psikoloji ise bu iki alan arasında köprü kurabilecek en güçlü dillerden biridir.
İkilem yaratan unsur, alanların kendisi değil, onları hiyerarşik olarak sıralama ihtiyacıdır. Bütünleşik bakış, bir alanı diğerinin üstüne koymaz. Her birini, kendi sınırları ve gücüyle kabul eder.
Bu nedenle gerçekliği anlamaya çalışırken sorulması gereken soru şudur:
“Bu deneyimi hangi araçla açıklıyorum veya açıklayabiliyorum?”
ve ardından şu soru gelir:
“Bu araç, deneyimin hangi kısmını kapsıyor, hangisini dışarıda bırakıyor?”
Bu farkındalık oluştuğunda, bilimsel, psikolojik ve ezoterik anlatılar çatışmayı bırakır. Yerini çok katmanlı bir okuma biçimine bırakır. Ve belki de tam bu noktada gerçekliğe en çok yaklaştığımız yer burasıdır.
Ezoterik ve Mistik Yaklaşım Ne Söyler?

Ezoterik sistemler, insanı yalnızca biyolojik ya da psikolojik bir varlık olarak ele almaz. İnsan; bilinç, niyet, sembol ve anlam üreten bir varlık olarak görülür. Bu öğretilerde bağ kavramı; yalnızca fiziksel temasla değil, kuantum, meta-kuantum, enerji alanları, sicim ve dolanıklık ve bilinçsel etkileşimle açıklanır.
Mistisizm ise deneyimin özüne odaklanır. Tanım yapmaktan çok, hissetmeye, yaşamaya ve anlamaya çalışır.
“Birini hissetmek” “Döngüyü deneyimlemek” “Olasılıkları gözlemlemek, anlamak veya yaşamak” mistik dilde bir fenomen değil, bir farkındalık hâlidir.
Burada mistisizm, açıklamadan ziyade doğrudan temas eden bir bilinç hâli sunar. Bu yüzden mistik deneyimler ve metafizik deneyimler anlatıldığında eksik anlaşılır veya anlatımı güçtür; lakin, yaşandığında bütündür.
Bu alan, ölçümden çok sezgiyle; kavramdan çok içsel tanıklıkla çalışır.
Buradaki fark şudur:
Bilim ölçer, psikoloji açıklar, ezoterizm haritalar, mistisizm ve metafizik ise hissederek yaşar.
Sorun Nerede Başlıyor?
Sorun, bu alanların birbirinin yerine geçmeye çalıştığı noktada başlıyor. Bir psikolojik süreci sadece kuantum fiziğiyle açıklamaya çalışmak da, bilimsel bir bulguyu sadece mistik bir inançla kapatmak da aynı indirgemeciliğin farklı yüzleridir. Bu indirgemecilik çoğu zaman “ölçemiyorsam yoktur” düşüncesiyle beslenir.
Bu ise araçsal sınırlılık yanılgısıdır. Sahip olunan ölçüm araçlarını, gerçekliğin tamamını kapsıyormuş gibi varsaymak. Bu yanılgı, yalnızca bilime özgü değildir.
Ezoterik ya da spiritüel alanlarda da benzer biçimde, deneyimin kişisel doğruluğu evrensel gerçeklik yerine konduğunda aynı sorun ortaya çıkar.
Gerçeklik, tek bir dille konuşmaz. Katmanlıdır.
Birini düşündüğümüzde olan şey, sadece parçacıkların hareketi değildir. Sadece bilinçaltı çağrışımı da değildir. Sadece enerji alanı da değildir. Hepsi birlikte çalışır. Ama her biri kendi düzleminde.
Bütünsel Bakış Ne Önerir?

Bütünsel bakış, “hangisi doğru?” sorusunu sormaz. “Bu hangi düzlemde çalışıyor? Bize hangi mesajı veriyor? Öğrenmemiz gereken asıl konu nedir?” diye sorar.
Bir deneyimi anlamak için onu tek bir kategoriye hapsetmez. Bağlamını genişletir. Bilimsel olmak, mistik deneyimi yok saymak değildir. Spiritüel olmak, psikolojiyi reddetmek değildir. Ezoterik bakış ise, bilimin alternatifi değil, onun fiziken ve mevcut teknoloji ile incelenemeyen alanlarının kapsayamadığı konular ve kapsamları anlaşılabilir kılabilecek araçlardan oluşur.
Bütünsel yaklaşım, alanlar arasında üstünlük kurmaz, her alanın sınırını ve gücünü tanır. Bu da gerçekliği savunmak değil, dinlemek anlamına gelir. Belki de artık şunu kabul etmemiz gerekiyor. Gerçeklik, bizim kavramlarımızdan daha geniş.
Ayırmak güven verir. Çünkü kontrol hissi yaratır.
Ama anlamak, cesaret ister.
Ve anlamak…
Ancak parçaları birbirine düşman etmeden baktığımızda mümkün olur.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

