Orhan Pamuk'a Aydın Doğan Ödülü
Orhan Pamuk, 19. Aydın Doğan Ödülleri'nde 'Roman' dalında ödüle layık görüldü.Doğan Hızlan Başkanlığında, Prof. Dr. İnci Enginün, Prof. Dr. Nüket Esen, Semih Gümüş, Prof. Dr. Handan İnci, Prof. Dr. Turan Karataş, Prof. Dr. Jale Parla, Ömer Türkeş ve Metin Celal Zeynioğlu'dan oluşan Seçici Kurul 6 Şubat 2015 Cuma günü, yaptığı toplantıda; Eserleri ile Türk edebiyatına romanın farklı türlerini getirdiği ve bu farklı türlerle kendisini izleyen genç romancılara yeni uygulama ufukları açtığı; burası ve ötesi, dünyevi ve uhrevi, Doğu ve Batı kutuplarını ustalıkla bir araya getirdiği; Türk romanını dünyada temsil eden ustalarımız arasında yer aldığından 2015 Aydın Doğan Ödülü'nün “Roman' dalında Orhan Pamuk'a verilmesine oy birliği ile karar verdi.Türk insanının kültür ve yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla veriliyorAydın Doğan Ödülü, ülkemizde kültür, sanat, edebiyat ve bilim eserlerini yaratıcılarının kişiliğinde, çeşitli dallar için verilen uğraşları, özveriyi, kaliteyi ve mükemmelliğinin yanı sıra emek verenlerin çalışma ve birikimleri ile ulusal ve uluslararası platformda övgü kazananları, mesleklerine başladıkları günden bugüne kadar gösterdikleri başarılar doğrultusunda ödüllendirerek, Türk insanının kültürünü ve yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla veriliyor.Orhan Pamuk'un özgeçmişiOrhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, Nişantaşı'nda büyüdü. Otobiyografik kitabı İstanbul'da anlattığı gibi çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Amerikan lisesi Robert Kolej'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.İlk romanı 'Cevdet Bey ve Oğulları' 1982'de yayımlandı ve Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Milliyet Roman Ödülü'nü aldı. Pamuk ertesi yıl 'Sessiz Ev' adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991'de Prix de la Découverte Européenne'i kazandı. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), pek çok dile çevrilerek Pamuk'a uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu. Aynı yıl karısıyla Amerika'ya gitti ve 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan 'Kara Kitap'ı 1990'da yayımladı. Fransızca çevirisiyle France Culture Ödülü'nü kazanan bu roman, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de hem de yurtdışında genişletti. 1991'de, Pamuk'un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. 1994'te, esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli bir genci hikâye ettiği 'Yeni Hayat' adlı şiirsel romanı yayımlandı.Osmanlı ve İran nakkaşlarını, Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği 'Benim Adım Kırmızı' adlı romanı 1998'de yayımlandı. Bu kitapla Fransa'da Prix du Meilleur livre étranger (2002), İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve İrlanda'da International Impac-Dublin (2003) ödüllerini kazandı. 1990'ların ortasından itibaren Pamuk, insan hakları ve düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türkiye devletine karşı eleştirel bir tavır takındı. Yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli gazete ve dergilere yazdığı edebi, kültürel makalelerden oluşturduğu geniş bir seçmeyi 1999 yılında 'Öteki Renkler' adıyla yayımladı.“İlk ve son siyasi romanım' dediği 'Kar' adlı kitabını 2002'de yayımladı. Kars şehrinde, siyasal İslamcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap, New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi. Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı 'İstanbul', yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarını aktardığı bir hatıra kitabı, hem de kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş, İstanbul üzerine bir denemedir.Kitapları 62 dile çevrilmiş, bütün dünyada on iki milyon satmış olan Pamuk, pek çok üniversiteden şeref doktorası aldı. Alman Kitapçılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan, Almanya'nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul edilen Barış Ödülü, 2005'te Orhan Pamuk'a verildi. Ayrıca 'Kar' Fransa'da her yıl en iyi yabancı romana verilen Le Prix Médicis étranger ödülünü aldı. Aynı yıl Prospect dergisi tarafından dünyanın 100 entelektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. American Academy of Arts and Letters'ın ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin şeref üyesi olan Pamuk, senede bir dönem Columbia Üniversitesi'nde ders veriyor.Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk TürkOrhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alarak bu ödülü kazanan ilk Türk oldu. Pamuk 2008'de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği 'Masumiyet Müzesi' adlı romanını; 2010 yılında ise çocukluğundan başlayarak hayatını ve edebiyatla ilişkisini eksen alan yazı ve röportajlarından oluşan 'Manzaradan Parçalar'ı yayımladı. Pamuk, 2009'da Harvard Üniversitesi'nde verdiği Norton derslerini 2011 yılında Saf ve Düşünceli Romancı adıyla kitaplaştırdı. 2012'de İstanbul'da Masumiyet Müzesi'ni açtı ve müzenin kataloğu 'Şeylerin Masumiyeti'ni yayımladı.Aynı yıl Avrupa kültürüne olağanüstü katkılarından dolayı Danimarka'da Sonning Ödülü'nü aldı. 2013'te ise kitaplarından seçtiği en güzel parçalardan oluşan 'Ben Bir Ağacım' ı yayımladı. Masumiyet Müzesi, Avrupa Müzeler Forumu tarafından 2014 yılında Avrupa'nın en iyi müzesi seçildi.Geçmişten bugüne Aydın Doğan ödülleri1) 1997 Aydın Doğan Ödülü: Roman / Adalet Ağaoğlu2) 1998 Aydın Doğan Ödülü: Soysal ve Beşeri Bilimler / Prof. Dr. Doğan Kuban ve Prof. Dr. Emre Kongar3) 1999 Aydın Doğan Ödülü: Görsel Sanatlar/ Ara Güler4) 2000 Aydın Doğan Ödülü: Şiir/ Melih Cevdet Anday5) 2001 Aydın Doğan Ödülü: Tarih/ İlber Ortaylı6) 2002 Aydın Doğan Ödülü: Klasik Batı Müziği Ankara Devlet Konservatuarı7) 2003 Aydın Doğan Ödülü: Arkeoloji/ Ord. Prof. Dr. Sedat Alp ve Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu, Hizmet Ödülü: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü ve Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araşt. Enstitüsü8) 2004 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği/ Yücel Paşmakçı, Hizmet Ödülü: İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ile Folklor Kurumu9) 2005 Aydın Doğan Ödülü: Kent Mimarisi, Kent Dokusu/ İzmir Konak Meydanı Düzenlemesi ve Kastamonu Tarihi Kent Dokusu İyileştirme Projeleri10) 2006 Aydın Doğan Ödülü: Resim / Adnan Varınca11) 2007 Aydın Doğan Ödülü: Moda Tasarımı /Özlem Süer ve Ümit Ünal12) 2008 Aydın Doğan Ödülü: Heykel /Seyhun Topuz13) 2009 Aydın Doğan Ödülü: Tiyatro/ Genco Erkal14) 2010 Aydın Doğan Ödülü: Sinema/ Nuri Bilge Ceylan15) 2011 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği/ Mehmet Özbek Hizmet Ödülü: Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı16) 2012 Aydın Doğan Ödülü: Öykü/ Selim İleri17) 2013 Aydın Doğan Ödülü: Türk Müziği/ Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Türk Musikisi Vakfı18) 2014 Aydın Doğan Ödülü: Fotoğraf / Ozan Sağdıç, Hizmet Ödülü: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf BölümüAA
Paris Sokaklarını Olağanüstü Sanat Eserleri ile Süsleyen Sanatçıdan 11 Mizah Yüklü Çalışma
Gümüş bir boğa kafasının bulunduğu çeşme bir anda yarı insan yarı boğa olan bir minotaura dönüştü. Bir ara yolun sonunda bulunan eski köşe duvarı, devekuşları için kalemini salladı ve renkler havada uçuştu. Eğer bunun gibi garip durumlar size tanıdık geliyorsa, büyük ihtimalle Paris'te yaşıyorsunuz ve Fransız sanatçı Charles Leval'ı tanıyorsunuz demektir. Çalışmalarına Levalet ismiyle devam eden sanatçı, hayvan ve insan biçimli ilginç çizimleriyle Paris'in sokaklarını bir açıkhava sergisine dönüştürüyor. Bu eserlerin şehrin hangi bölgesinde bulunduğu çok önemli çünkü genellikle her iş çevresiyle öyle ya da böyle, bir etkileşim içerisine giriyor.Levalet'i internet sitesi üzerinden ve 2015 yılında yaptığı çalışmaların da bulunduğu Facebook sayfasından takip edebilirsiniz. Sokaklarda sanatını icra etmediği zamanlarda, Levalet bir sanat öğretmeni olarak çalışıyor. Hem sanat öğreten, hem de halkın her gün görebileceği noktalara sanat eserleri yaapan bu sanatçı, aslında dünyanın daha çok sanata ihtiyacı olduğunun en büyük göstergesi.'Sokaklar istila etmem gereken yaratıcı bir uzaydı' diyen Levalet'in harika işleri;
LEGO İle Canlandırılmış 13 Arkeolojik Eser
Hep çocuk oyuncağı olarak gördüğümüz LEGO’lar, artık arkeolojik canlandırmalar yapmak için bile kullanılıyor. Bu canlandırmalar hem müzelerde eğitim amaçlı olarak, hem kültürel miras sergilerinde, eğlenceli LEGO canlandırmaları olarak yerlerini almış. LEGO modellerden en arkeolojik ve en iyi 13 tanesini arkeofili.com derledi.
1969 Woodstock Festivali'nden Birbirinden Efsane 10 Performans
Çamurlu yerler, hippilerle çevrilmiş bir ortam ve tercih edilmeyen kokularıyla birlikte Woodstock Müzik ve Sanat Fuarı 15-18 Ağustos 1969 tarihleri arasında New York - Bethel'de gerçekleşti. Bazıları halihazırda meşhur, bazıları pek tanınmayan 30'dan fazla sanatçı o haftasonu oradaydı. İşte Woodstock'ın en efsane performansları:
11 Adımda Popüler Kitap Yazım Kılavuzu
Kimseler alınmasın. Bu ülkede kadınlara nispeten erkekler daha az kitap okuduklarından, senin hedef kitlen kadınlar, kızlar. Hem duygulara oynayacaksan, bunun okurda karşılık bulması gerekiyor. Bizde erkekler biraz “duyarsız” ya ondan. Bir de ceplerimizde akrep var, gezmeye tozmaya sigaraya harcamaktan ona para verecek parayı bulamayız.
Reklam
8 Maddede Theremin (Teremin)
Teremin, çalarken temas gerekmeyen müzik aletidir.Dünya'nın ilk elektronik müzik aletlerinden biri olarak kabul edilir.İlk elektronik müzik aletidir diyenler de vardır. İsmini mucidi olan Rus Profesör Leon Theremin'den alır, 1928'de mucidi tarafından patenti de alınmıştır. Orijinal adı Termenvox veya Aetherphone'dur. Daha sonra ingilizceleşerek zamanla 'Theremin' adını almıştır. Kontrolü iki metal anten arasında sağlanır, bu antenler aleti çalan kişinin ellerinin pozisyonunu algılarlar. Bir el ile titreşim dalgaları gönderilir diğer el ile de sesin şiddeti ayarlanır. Teremin ürkütücü sesler ile birleşik bir alettir. Elektrik sinyalleri teremin uzerinde büyütülür ve bağlı olan hoparlörlere gönderilir.Bilim-kurgu ve Korku filmlerinde sıkça kullanılmıştır.Yapılışından bu yana ilginç ve kendine özgü bu enstrümanla birçok müzisyen ve fizikçi ilgilenmiştir. Jerry Lewis, Cary Grant, Vladamir Lenin, Albert Einstein, Igor Stravinsky teremin çalmış ya da çalmayı denemiş kişilerdendir.  1960´lı yıllarda sıkça kullanılmaya başlanan Synthesizer´in babası Robert Moog, küçük bir çocukken duyduğu tereminin sesinden etkilenip hobi olarak elektronik müzikle ilgilemeye başlamış ve kendi kendine teremin yapmaya çalışmıştır. Rober Moog Synthesizer´ın tasarımında büyük ölçüde tereminden esinlenmiştir.Theremin sanat müziklerinde ve rock gibi popüler müziklerde de kullanılır.
Bir Zamanlar Dünyanın En Kalabalık Yeri Olan Hong Kong'taki Kowloon Walled City'nin 26 Kaotik Fotoğrafı
Walled City Hong Kong'un kuzeyinde bulunan bir zamanlar dünyanın en kalabalık yeri olan bölge. 1950 lerden 1994'e kadar 33.000 kişi bu şehrin birbirine bağlı ve bir duvar oluşturan binalarında yaşadı ve çalıştı. Şehir tamamen kanunsuzmuş ve afyon yuvasıymış. Fotoğrafçı Greg Girard, yıkılmadan önce bu yeri araştırmak için senelerini harcamış. Ian Lambot'la birlikte şehirle ilgili bir bir kitap yazabilmişler. Kitabın adı ''City of Darkness Revisted''. Fotoğrafçı pek çok fotoğraf yayınlamış. işte sizin için derlediğimiz karanlık o şehrin fotoğrafları.
Reklam
Sanat Eğitimi Neden Önemlidir?
Sanat, tarih boyunca insanoğlunun kendini ifade etmesinin bir yolu olmuştur. İlk insanlardan bu güne kişiler duygularını, düşüncelerini, olaylara bakış açılarını hep sanat yoluyla aktarmıştır. Mağara duvarlarına resimler çizen insanlardan bu yana sanat, yaşamın vazgeçilmez bir öğesi olmuştur.Sanat, insanın çevresiyle etkileşim içinde olmasını, etrafında olan bitene daha duyarlı olmasını, özgür düşünebilmesini ve kendini özgürce ifade etmesini sağlar. Güzele ulaşmanın en etkinli yolu sanattır. Sanat yaşamı güzelleştirir, insana ve çevresine değer katar. Kişilere ve toplumlara bambaşka bir bakış açısı sağlar. Bu nedenledir ki Ata’mız “Sanatı olmayan bir ulusun can damarlarından biri kopmuş demektir” demiştir.Anadolu insanı da bin yıldır sanatla iç içe yaşamıştır. Derdini, hüznünü, neşesini, umudunu türkülerle dillendirmiş, kilimlere dokumuş, evinin duvarlarına, tavanlarına, ahşaba nakış nakış işlemiş, kendinden sonrakilere bu yolla aktarmıştır. Anadolu insanı bin yıldır güzeli aramış, güzeli görmüş ve ona değer vermiştir. Bu nedenle duyarlılığını, çevreye ve insana saygısını yitirmemiş, doğallığından ve güzelliğinden bir şey kaybetmemiştir.Peki, ne oldu da aynı Anadolu insanı şimdi bencilliğe, saygısızlığa, duyarsızlığa, yozlaşmaya doğru yönelmeye başladı. Bunun pek çok sebebi var elbet. Ancak bu sebeplerin en büyüğü sanattan uzaklaşmaktır. Ozanlarımız şiir söylemeyi, genç kızlarımız nakış işlemeyi, âşıklarımız türkü söylemeyi bıraktı nicedir. Çocuklarımız müzik bile olmayan, etrafa lanetler, küfürler yağdıran tuhaf şarkıları dinliyor. İnsanlarımızın hayatı bir tek ressamın eserini görmeden geçiyor. Önceleri her biri bir sanat harikası olan evlerimizin yerini şimdi dümdüz beton duvarlar alıyor. Her ilmeği bin emekle, umutla dokunan halıların yerinde yeller esiyor. İnsanlar Karagöz’ün, Hacivat’ın adını hiç öğrenmeden yaşıyor. Tiyatro çoktandır çıkmış hayatımızdan. Onun yerine her akşam televizyon karşısında ruhsuz, duygusuz diziler izleniyor sinema filmleri bile değil. Kısaca sanat toplum hayatımızdan yavaş yavaş çekilip yok oluyor.Sanat, yaşamımızdan böyle uzaklaştıkça biz de birbirimizden, bizi biz yapan değerlerden, en önemlisi insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Sanat olmayınca sevgi, saygı, hoşgörü gibi kavramlar da giderek uzaklaşıyor bizden. Çünkü sanat güzeli, iyiyi, doğruyu arayışıdır insanın. Onun yerini doldurabilecek başka herhangi bir şey yoktur. Sanat olmayan bir hayat kupkuru, yararsız bir hayattır.Peki, biz öğretmenler bu konuda neler yapabiliriz? Sanat, toplum yaşamımızdan sökülüp atılırken buna nasıl engel olabiliriz?Görsel Sanatlar derslerini boyama, kesme, yapıştırma, belli bir müfredatı yetiştirme saatleri gibi görmekten vazgeçerek işe başlayabiliriz. Görsel sanatlar derslerinde öğrencilerimize hem ülkemizden hem de dünyadan sanat eserlerini tanıtabiliriz. Bu konuda yapılabilecek çok basit bir etkinlik sanat eseri inceleme çalışmalarıdır. Her ders için seçilen bir sanatçı öğrencilere tanıtılarak eserlerinden örnekler gösterilebilir. Sanatçı ve eserler seçilirken o haftanın kazanımına uygun seçimler çok kolaylıkla yapılabilir. Eser tanıtma aşamasında çocuklara “Bu eserde neler görüyorsun?”, “Hangi renkleri görüyorsun?”, “Bu eserde en hoşuna giden bölüm neresi?” gibi basit sorular sorularak çocuklar kaç yaşında olursa olsun gördükleri eser hakkında konuşmaları sağlanabilir. Burada amaç çocukları sanat eleştirmeni yapmak değil sadece sanata dikkatlerini çekebilmek ve belli bir farkındalık yaratmaktır. Daha sonra sanatçının seçilen eserlerinden birinin benzerini yapma çalışmaları yaptırılabilir. Bir öğrenci okul yaşamı boyunca birkaç sanatçıyı bu şekilde tanıyıp incelese onun hayatında pek çok şey değişecektir.Müzik derslerimiz de sanat eğitimi açısından önemli bir fırsattır. Bu derslerde de çocuklara kaliteli müziği ve müzisyenleri tanıtarak işe başlayabiliriz. Hem Türk hem yabancı çok değerli müzisyenler gelip geçmişken insanlık tarihinden bizim çocuklarımızın sadece birkaç pop ya da arabesk şarkıcısını tanıması, en basitinden Dede Efendi’yi Münir Nurettin Selçuk’u, Mevlana’yı, Âşık Veysel’i bilmiyor olması büyük bir kayıptır.Şiiri ve edebiyatın diğer dallarını çocuklarımızın yaşamına sokmak da sanıldığından daha kolaydır. Örneğin her hafta için yerli ya da yabancı seçilen bir şairi çocuklarımıza tanıtmak için panolarımızın birinde bir köşe ayırabiliriz. Burada hem şairi tanıtıp hem de şiirlerinden çocuklarımızın yaş ve gelişim düzeyine uygun örnekleri sergileyebiliriz. Şiir dinletileri yapabiliriz. Seçtiğimiz önemli edebi eserleri çocuklarımızla birlikte okuyabilir, eleştirebilir, üzerine konuşabiliriz.Kısaca çocuklarımıza sanatı tanıtmak sanıldığı kadar zor da değildir. Sanatla iç içe olmaya alışan çocuklarımızın hem davranışlarında hem de akademik başarılarında önemli gelişmeler olacaktır. En basitinden okul panosuna asılmış bir resmi tutup yırtmak yerine ona bakmayı öğreneceklerdir.Sanattan uzak bir toplum olmaya devam ettikçe sosyal sorunlarımız çözülmek bir yana büyüyerek artmaya devam edecektir. Öğrencilerimize herhangi bir derste saygı, sevgi, hoşgörü gibi kavramları istediğimiz kadar anlatalım onları sanattan bu şekilde uzak tutmaya devam edersek bu kavramlar testlerde soru çıkarsa doğru bilinen ancak asla hayata geçmeyen kavramlar olmaya devam edecektir. Bu nedenle sanat derslerimiz bir an önce öğrencileri güzel sanatların her alanıyla tanıştıracak bir yapıya kavuşturulmalı, ders saatleri arttırılmalı bunlar yapılıncaya kadar da özellikle sınıf öğretmenleri her fırsatta sanatı çocukların yaşamına sokmaya çalışmalıdır.Narsanat.com
Heidi'nin Ayakları Neden Çıplak? İsviçre'nin Karanlık Yüzü
etiket
Heidi, tüm dünyada sevilen bir çocuk kitabı. TRT'de de uzun yıllar çizgi dizisi yayınlandı. Peki hiç dikkat ettiniz mi, Heidi'nin ayakları neden hep çıplak? Evrensel Kültür dergisinin şubat sayısında Sevim Akyürek, Johanna Spyri'nin 53 yaşında yazdığı Heidi'nin ayakları ile ilgili bu sırrı ve İsviçre'nin karanlık yüzünü yazdı.Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugün çocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.YÜZLEŞMEBirkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.SANAT VE EDEBİYATTA KÖLE ÇOCUKLARPeki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.Onun “evlilik dışı çocuk” olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin “karanlık bir dönemine” tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.DÖVÜLDÜLER, AŞAĞILANDILAR, TECAVÜZE UĞRADILAR13 Şubat 2012. Biel’e yıllardır görülmeyen yoğunlukta kar yağıyor. Yerel gazeteye verilen küçük bir ilanda; Biel Şehir Kütüphanesi’nde yapılacak söyleşi haberi var. İsviçre’nin karanlık dönemini simgeleyen ‘Verdingkinder’ tanıkları yaşamlarını anlatacak.Salon saat 19 ‘da gençlerin ağırlıkta olduğu dinleyicilerle doldu. Verdingkinder Derneği Başkanı Walter Zwahlen, dinleyicilere, bu soğukta kendilerine zaman ayırıp dinlemeye geldikleri için teşekkür ederek oturumu başlattı. Katılımcılardan Dora Stettler, Emmental’de yaşadıklarını bir kitapta toplamış. Yaşamını anlatacak ve soruları cevaplayacaktı. Ama ne yazık ki kendisi düşüp dizini incittiği için katılamadı. Onun yerine Dernek Başkanı, onun kitabından bazı anıları okudu.Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”Bugün dernek, yaptığı çalışmalarla devletten tazminat ve özür bekliyor. Çünkü bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet hem de çiftlikler zengin olmuş. Şimdiye kadar tek resmi özür sadece Luzern Katolik Kilisesi’nden gelmiş. İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.Aslında çok aramaya gerek yok! Onlar gündelik hayat içinde yanı başımızdalar. Aynı köyden bir tanıdık kadın da o gece oradaydı. Yan yana oturduk. Onunla hep selamlaştığımız için sevindim ve şimdi de yan yana oturduğum için de gurur duydum. O da gelmeme memnun olduğunu söyledi. Tek isteği vardı. Devletin artık resmi olarak özür dilemesi!
Yenilmezler'in Örümcek Adam'lı Parodi Fragmanı
Yenilmezler(The Avengers)'e Örümcek Adam'ın da dahil olacağı haberi hepimizi sevindirmişti. ScreenCrush ise bu habere daha çok sevinmiş olacak ki güzel bir parodi fragman ortaya çıkarmış.
Reklam
20 Parça ile Aggrotech
Aggrotech, electro-industrial ve dark electro'nun güçlü techno etkileşimiyle evrimleşmiş bir müzik türüdür.İlk olarak 90'ların ortasında ortaya çıkmıştır ama son yıllarda yeniden canlanmıştır.'Hellektro' olarak da bilinir.Bu müzik sert ve güçlü yapısıyla,agresif beatleriyle ve militant,kötümser ya da erotik sözleriyle bilinir.Tipik olarak vokaller boğuk,deforme,sert ve tonsuzdur.Prodüktörler genelde atonal melodik yapıları kullanır.
Reklam
Şarkı Sözleri! Türkçe Şarkılarda Geçen Birbirinden Mükemmel 30 Söz
Şarkı sözleri, duyduğumuzda bazen bizi geçmişe götüren, bazen de tarifsiz duygular yaşatan sözlerdir. Bugün çok güzel bir içerikle karşınızdayım. Şarkılardan kısa sözleri paylaşacağım. Kimi zaman romantik, kimi zaman duygusal, kimi zaman aşk içeren sözleri göreceksiniz. Birbirinden harika güzel şarkı sözleri ile keyifli bir vakit geçirmenizi diliyorum.Türkçe şarkılarda birbirinden pek çok güzel sözler var elbet, biz buraya 30 tane sığdırabildik şimdilik. En güzel şarkı sözlerini bir araya getirdik. Sizler de beğendiğiniz Türkçe şarkılarından beğendiğiniz sözleri yorum atarak paylaşabilirsiniz.
Sevgililer Gününde İzleyebileceğiniz Romantik Film Sevmeyenlerin Bile Bayılacağı 33 Film
Sevgililer gününde güzel bir restoranda yer ayırtmayı unuttuysanız, hiç üzülmeyin. Romantizm yaratmanın pek çok yolu mevcut. Sevdiğiniz kişiyle birlikte güzelce yemek yapıp sonra da film izleyebilirsiniz. ''The Notebook'' filminden sıkılmış olma ihtimaline karşın sizin için hazırladığımız, sevgililer gününüzü eğlenceli geçirebileceğiniz 33 filmi listeledik. Tabi ki de nedenlerini de beraberinde verdik.
Reklam
Reklam