Tüm Zamanların En İyi 18 Felsefi Filmi
Film yapımının bir sanat türü olup olmamasına dair tartışmalar bir yana, yönetmenler ve senaristler filmleri hikâyelerini anlattıkları görsel bir araç olarak görürler. İdeolojiler, teoriler seyircinin mesajı almaları umuduyla bu görsellerle şifrelenirler. Hikâyesi olan güzel bir filmin sırrı ise vaaz vermekten kaçınmasından geçiyor.Mel Gibson’dan Federico Fellini’ye, Ridley Scott’tan tabi ki Alfred Hitchcock’a mesaj kaygısı taşıyan yönetmenler sembolik anlatımlardan, zekice hazırlanmış alt metinli diyaloglara kadar birçok yönteme başvuruyorlar. Bu liste işte o filmlerden bazılarını size sunuyor. Aklınızda bulunsun, filmler kronolojik sıraya göre listelenmiştir. Karşınızda tüm zamanların en iyi 18 felsefi filmi:
Erdem Helvacıoğlu: Çağdaş Türk Elektroakustik Müzik Temsilcisi
Türkiye’nin genç kuşak çağdaş müzik bestecilerindendir. Bülent Arel ve İlhan Mimaroğlu ile başlayan, En geniş tanımıyla yeni tını arayışı içinde olan ve çağdaş müzik öğelerini de içinde barındıran elektronik müziğin yeni kuşak temsilcilerinden. Türkiye'de pek fazla bilinmemekle birlikte yurtdışında çok takdir edilen,birçok ödülü bulunan, el üstünde tutulan bir sanatçıdır. Albümleri ABD merkezli plak şirketlerinden çıkmaktadır. Bu zaten başlı başına çağdaş akımların, sanatsal değeri olan üretimlerin ülkemizde hayat alanı bulamadığına dair en güzel örnektir.50-60 yıl önce de aynı müziği yapan sanatçılar yine aynı sıkıntıları yaşamaktaydı.
1912'den Günümüze Amerikan Filmlerinin Fragmanlarının Seyri
Steven Benedict paylaştığı videoda amerikan sinema tarihinin geçmişten günümüze fragmanlarının kısa özetlerini tek videoda toplamış. Sinemanın kökenlerinden, 1912'den başlayarak devam ettiği çalışmasında günümüzden de bir kaç film fragmanına yer vererek gelecek hakkında da bize açık yorum bırakmış...
Güzelliğin, Dünyanın Her Yerinde Olduğunu Gösteren 34 Fotoğraf
29 yaşındaki Romanyalı fotoğrafçı Mihaela Noroc, bir günişinden istifa edip dünyayı gezmeye karar verir. “The Atlas of Beauty” adındabir proje başlatır. Kamerasını ve çantasını sırtlanıp yola koyulur ve gittiğiher yerde kendi doğal kültürlerini yansıtan yüzlerce kadını fotoğraflar.Şimdiye kadar 37 ülke gezmiş olan Mihaela; “güzellik her yerdedir ve kozmetikleveya ölçülerle değil, kendiniz olmanızla ilgilidir” diyor. Aynı zamanda küreselmoda akımlarının bizleri aynı ve tekdüzeleştirmeye çalıştığını, ama insanlarınasıl birbirinden farklı olduğu için güzel olduğunu da söylüyor. İşte The Atlas ofBeauty’den alınmış bazı örnek fotoğraflar. Daha fazlası için Mihaela Noroc'un şuradaki adreslerine ulaşabilirsiniz: http://theatlasofbeauty.tumblr.com/  https://www.facebook.com/MihaelaNorocPhoto?fref=ts
Reklam
Özgür Ruhlarımızın Duvarlar Arasında Sıkışıp Kaldığı Gerçeğini Bir Tokat Gibi Hatırlatan 14 Heykel
Matteo Pugliese 1969’da Milano’da doğdu. 9 yaşında Sardunya Adası’nda yaşamaya başladı. İlk sanatsal çalışmalarını adada yaşarken gerçekleştirse de, bu konuda hiçbir resmi eğitim almadı.12 yıl sonra tekrar Milano’ya dönen Pugliese, lisansını Modern Edebiyat üzerine yaptı. Üniversite hayatı boyunca zevk için heykeller, çizgi karakterler, sanatsal çalışmalar yaptı. 2001’de arkadaşlarının teşvikiyle bir mekan kiralayarak, organizasyonunu ve finansmanını kendisinin yaptığı ilk kişisel sergisini açtı. 18 ay sonra ilk resmi sergisini de gerçekleştiren sanatçı, böylece deyim yerindeyse keşfedilmiş oldu.Birçok ülkede, değişik galerilerde sergiler düzenleyen Pugliese, halen İtalya’da yaşıyor. Eserleri, koleksiyonerler ve büyük müzayede şirketleri tarafından büyük ilgi görüyor.
Reklam
Beyazıt Meydanı'nda Neler Oluyor?
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, Beyazıt Meydanı Darulfünün alt geçidi yenileme çalışmalarının arkeolojik katmanlar dikkate alınarak yapılması gerektiğini vurguladı ve bulunan tarihi yapıtların özensiz bir şekilde taşındığını belirterek görüntüler yayınladı. Çalışmalar sırasında ortaya çıkan bir sarnıç yapısının moloz ve betona gömülerek gizlenmeye çalışıldığı ve vatandaşların ihbarı üzerine fark edildiği belirtiliyor...Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, Beyazıt Meydanı Darulfünun Alt Geçidi yenileme çalışmaları esnasında yaşananları belgeleyip, sosyal medya hesabından paylaşıyor.
Aynı Noktaya Farklı Renk Boya Dökerek Saykodelik Sanat Çalışması
Holton Rower isimli sanatçının çalışması olan ve bir objenin üzerinde sürekli aynı noktaya farklı renkli boya dökülerek yapılan ilginç çalışma. Yer çekiminin etkisi ile akış haline geçen boyalardan gök kuşağına benzer desenler üretilmeye çalışılmış.
Yeğeninin Gözünden Hitler'in Hikayesi
İlişkisi olduğu iddia edilen yeğeni Angelika Maria 'Geli' Raubal'ın gözünden, Hitler'in çıkışının arifesini anlatan 'Hitler'in Yeğeni', Maya Kitap'tan çıktıYazar Ron Hansen’in tarihe tanıklık eden romanı 'Hitler’in Yeğeni' Ayşegül Pamukoğlu çevirisi ve Maya Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap, Hitler ile yeğeni Angelika Maria Raubal arasındaki gergin ve derin ilişkiyi konu ediniyor. Daha önce pek çok biyografi yazarı tarafından ele alınan ikilinin ilişkisi, bu kez Hansen’in kurgusuyla hayat buluyor. Hitler'in üvey ablasının kızı olan ve sevgilisi olduğu iddia edilen Raubal'in, 23 yaşında bir silahla vurularak ölmesi üzerine, intihar mı ettiği, bir aşığı tarafından mı öldürüldüğü yoksa Hitler tarafından mı vurulduğu çokça tartışmaya yol açmıştı. Hikaye, aile arasında 'Geli' şeklinde çağırılan Angelika’nın doğumuyla açılıyor. O dönemlerde başarısızlık ve açlık içinde çırpınan Hitler’in nasıl kibirli ve kötü bir adama dönüştüğü ile devam ediyor. En nihayetinde ise Geli’nin 1932 yılında Hitler’in Münih’teki evinde ölü bulunmasıyla son buluyor. Tüm bu süreçte okur, bir taraftan Geli’nin Hitler’in domine ettiği trajik hikayesine tanık olurken; bir taraftan da kendi iç dünyasındaki acımasızlık ve nefreti dışavurmaktan çekinmeyen Hitler’in hayatına konuk oluyor. Tüm bunların arkasında ise Nazi döneminin yükselişini takip ediyor. Özetle, Hitler’in ilerleyen yıllarda hakkında “Hayatımda tek sevdiğim kadın,” diyeceği Geli’nin hikayesi üzerinden kurgulanmış bir dönem hikayesi 'Hitler’in Yeğeni'.Milliyet
Reklam
Son Umut'un Cem Yılmaz'sız Amerika Fragmanı
Avusturalya'lı bir babanın 1. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesine giden çocuklarını aradığı film geçtiğimiz yıl 26 Aralık'ta Türkiye'de vizyona girmişti. Türkiye'de yayımlanan fragmanın içerisinde bolca Cem Yılmaz sahnelerine yer veren Crowe, görünen o ki filmin Amerikan versiyonunda buna gerek duymamış.
Bülent Arel : Elektronik Müziğin Öncü İsmi
Bülent Arel, 1919 yılında İstanbul'da doğmuş, 1990 yılında ABD'de vefat etmiştir. Uluslararası literatürde elektronik müziğin öncü isimlerinden biri olarak kabul edilir. Elektronik avangart müzikler genellikle osilatör adı verilen bir sistem ile yapılmış müziklerdir. Yani bugünkü kadar gelişmiş teknolojide bir müzik yapılamıyor. 1960′lı yıllarda, henüz bilgisayar dahi hayatımızda yokken yaratılan bu müzikler farklı bir önem taşıyor. Çünkü bu yıllarda, osilatör yardımıyla bu müziği yapabilmeniz için elektronik bilginizin olması ve tüm sistemi elektronik olarak yaratmanız gerekiyor. Bülent Arel, vizyon sahibi, yenilikçi ve hedefleri olan bir insandı. Ülkesine hizmet etmek için geri dönüp bir 'elektronik müzik merkezi' kurmak için çabalamıştır ama yine her zaman olduğu gibi devlet yöneticilerinin öngörüsüzlüğü yüzünden bu hayalini gerçekleştirememiştir.Eğer gerçekleştirebilseydi bugün belki de Türkiye elektronik müzikte referans bir ülke olabilirdi.
İranlı Cazcılar İstanbul'a Geliyor
Perküsyon, gitar ve vokalden oluşan trio Sehrang, 16 – 26 Şubat tarihleri arasında dört konser vermek üzere İstanbul’a geliyor. Ekip Viyana’da yaşıyor, aslen İranlılar ve folklorik İran müziğini caz disiplini ile harmanladıkları kendilerine has bir duruşları var.Vokalde Golnar Shahyar, gitarda Mahan Mirarab ve vurmalılarda Shayan Fathi’den oluşan grup 2013 yılında kurulmuş ve bir araya geldikten 4 ay sonra ilk albümleri “Dar Lahze”yi yayınlamış. Albümde yer alan “Mosafer” isimli şarkıları onları meşhur eden eser.
Reklam
Sabahattin Ali'nin Kızı Filiz Ali: 'Devletin İşlediği Suçlar Unutulmaz'
Prof. Dr. Filiz Ali: Kararımı verdim, kendi yaşımdakilerle pek görüşmüyorum. Gençlerden ümidim var. Türkiye’nin önünde atması gereken bir adım var ve bunu ancak gençlerle atabilirPiyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar Prof. Dr. Filiz Ali, Çok Sesli Batı Müziğinin yaygınlaşmasına yönelik çalışmaları dolayısıyla İKSV’nin düzenlediği 43. İstanbul Müzik Festivali’nin ‘Onur Ödülü’ne layık görüldü. Prof. Ali, büyük yazar Sabahattin Ali’nin de kızı. Devlet tarafından babasız bırakılan çocuklardan biri olan Prof. Dr. Filiz Ali, 11 yaşındayken kaybettiği babasını, uzun bir zaman dilimi içinde, mektuplarını okuyarak tanıdığını anlatıyor… Son olarak YKY’den çıkan ‘Canım Aliye, Ruhum Filiz’ vesilesiyle Prof. Dr. Filiz Ali’yle, büyük yazarı da andık...Müzik Festivali ne ifade ediyor sizin için?Festivali kuruluşundan itibaren takip ediyorum. 2000’e gelene kadar, 20-25 sene, çeşitli gazetelerde festivalle ilgili yazılar yazmışımdır. İlk yıllarda bizim için çok çok önemliydi; sadece müzisyenler için değil aynı zamanda İstanbul’da belirli bir zevke ulaşmış müzik dinlemeyi seven insanlar için de; o zamana kadar ulaşamadığımız müzikleri, ayağımıza getirdi. İlk yıllarında hâlâ çeşitli ülkelerle kültür anlaşmalarımızın olması festival için bir şanstı. Anlaşmalar sayesinde, çok büyük bütçelere mâl olacak olan bazı konserlerin, o bütçelere mâl olmadan gelmesi mümkün oluyordu, biz kendi orkestramızı oraya gönderiyorduk, oradan bize geliyordu. 20. yüzyılın efsane müzisyenlerini dinleyebildik. İstanbul Müzik Festivali bir okuldur. Bunca sene yazdığım yazılar arasında çok eleştirdiğim programlar, konseptler de olmuştur. Eleştirilerim dikkate alındı mı diyeyim, yoksa aklın yolu birdir mi; arzu ettiğim yaratıcılık, kendi müzisyenlerimizin ön plana çıkması, eser ısmarlanması, genç müzisyenlerin önlerinin açılmasıydı, bunlar artık gerçekleşiyor.'EN MANTIKSIZ ADIM'Sanat eğitimini bir insan hakkı olarak ele alırsak, sizce müzik eğitimi konusunda Türkiye’de nasıl eksikler var?Türkiye’de insan haklarının durumu hakkında ne düşünüyorsun; müzikte de aynı… Müzik eğitiminin insan hakkı olduğunu düşünen yöneticilerimiz bu güne kadar yetişmedi. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla beraber, Atatürk’ün sayesinde müziğin ve sanatın bir insan hakkı olduğunu bu millet anladı. 1924’te Atatürk, İktisat Kongresi’nden önce bir müzik şurası düzenlemiştir. Müziğin insanın gelişmesindeki fiziksel ve beyinsel rolünü anlamamak mümkün değil. Cumhuriyetin ilk 40 yılı, müzik eğitimi konusunda çok önemli adımlar atıldı.Zaten eğitimimiz yazboz tahtasıyken, çareyi müziği ve diğer güzel sanatlarla ilgili dersleri seçmeli yapmakta buldu bizim eğitim sistemimiz. Bu, eğitimin en mantık dışı adımıdır. Çocuğun anaokuluna başladığı andan itibaren müzikle tanışması gerekir.'HAKARETAMİZ NUTUKLAR' Son dönemde, AKM’den tutun sansüre kadar pek çok meseleyi değerlendirdiğinizde, sanat neden politikanın hedefi olur?Toplumumuzun eğitimsizlikten gelen pek çok batıl inançları var. Çocuk diyelim ki müzikten çok hoşlanıyor ve yetenekli. Annesine babasına ‘Kaval, keman çalmak istiyorum’ diyor. Anne babanın ilk tepkisi ‘Ne o, çalgıcı mı olacaksın’ ise şayet, çalgıcılığın aşağılık bir meslek olduğunu düşünüyorsa eğer bir kültür, müziği önce aile dışlıyor…Meclis’teki bütçe konuşmalarının tutanaklarına bakacak olursanız, sayın milletvekillerimizin; DOB, Konservatuvar bütçesiyle ilgili ne kadar aşağılayıcı, hakaretamiz nutuklar attıklarını da görürsünüz. Bu belki 60 yıldır devam ediyor…Ayvalık Müzik Akademisi’ni de 17 yıl önce bu nedenlerle mi kurmuştunuz?İlk kuruluş aşamamız doğrudan yaylı çalgılar öğrencilerine yönelikti. Müzik öğrencilerinin dünyadaki akımlarla yeterince yakından ilişki kuramadıklarının farkındaydım. En iyi hocaları Türkiye’ye getirelim, o hocalarla öğrencilerimiz konsantre biçimde çalışsınlar, öğrencilerimizin gözleri ve kulakları dünyaya açılsın, diye düşündük ilk başlarda. Sonra büyüdükçe, kaliteli müziğin daha geniş çapta duyurulmasına gayret etmeye başladık ve konserlerimiz oldu. Sadece Ayvalık’tan değil çevreden sanatseverlere açık bu konserler.'GAZETE BUNU İSTEMİYOR...' Yıllarca müzik yazan biri olarak, bugün gazetelerdeki müzik yazarlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu andaki müzik yazarları ne yazıyorlar? Tanıtıcı yazılar yazıyorlar. Eskiden eleştirel yazılar vardı, şimdi yok, ama bu durum kimsenin de umurunda değil. Tüketim toplumu her şeyin tüketilmesine çalışıyor, sanatın da tüketilmesi için onun iyi tanıtılması lazım. Şimdi ben çıkıyorum mesela, çok iyi tanıtılmış bir konser için “Berbattı” diyorum. Bunu gazete istemiyor… Türkiye’de çağdaş müzik dışlanıyor mu?Müzik çağdaş sanatlar arasında en zor durumda olan. Çağdaş resmin, edebiyatın bir piyasası var, müziğin yok. Nasıl bir resim sergisi açıyorsunuz, sergiyi gezenler arasından bazıları satın alıyor eserlerinizi, sizin de eserinizi dinleyenlerden birileri satın almak zorunda… Senfoni orkestralarımızın arasında mutlaka bizim bestecilerimizin eserlerini çalanlar vardır ama yeterli değil. Müzisyenler arasında çağdaş müziğe yatkın olanların da az olduğunu söylemek lazım. Entelektüel kesimin de özellikle müzik konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları kanısındayım. Her konuda ahkâm keserler, ama iş müziğe geldiği vakit Mozart’tan Beethoven’den öteye geçemezler. O yüzden çağdaş müziğin hep üvey evlat davranışıyla karşı karşıya kaldığını düşünüyorum. Bu Türkiye’nin entelektüel açıdan da geri kaldığını gösteriyor. Üç beş kişiyiz şunun şurasında ama ben o üç beş kişinin içinde bile iki kelime konuşacak insan bulamıyorum…'AHMAKLARA MÜSAMAHA YOK' Sert bir hoca mısınızdır?Çoook. (Gülüyor) Sert miyim bilmiyorum da İngilizce bir tabir vardır; “I don’t tolerate fools” (Ahmaklara müsamaha göstermem)… Sert olduğumu sanmıyorum ama belirli bir disiplinim var. Müziğin disiplinine inanıyorum. Disiplinli olmayan iyi bir müzisyen olamaz. Öyle yalapşap yapılmış işlerle olmaz. Ona çok katlanamam. Onun dışında, öğrencilerimle şakalaşırım ve mümkün olduğunca arkadaş olmaya çalışırım; ama belirli bir çizgiyi aşmamak koşuluyla.‘İki kelime konuşacak insan bulamıyorum…’ diyorsunuz. Zorlanıyor musunuz sosyalleşirken?Valla ben gençlerle beraberim. Kararımı verdim ve kendi yaşımdakilerle pek görüşmüyorum. Gençlerden ümidim var. Türkiye’nin önünde atması gereken bir adım var ve bunu ancak gençlerle atabilir. Bu bakımdan gençlerin önünü tıkamak çok büyük bir günah. Onların önünü açmak ve onları hata yapma payı konusunda serbest bırakmak lazım.'HÂLÂ NEDEN DİYORUM...' Son olarak YKY’den ‘Canım Aliye, Ruhum Filiz’ isimli bir kitapta yayınlandı babanızın mektupları… O mektuplardan hayata ilişkin ne öğreniyorsunuz?Babamın mektupları öldükten çok sonra, 15 – 20 sene sonra annemin sandığı açmasıyla ortaya çıktı. 1970’li yıllarda babamla ilgili bir kitap yazmaya kalkışınca, hâlâ hayatta olan bütün arkadaşlarına başvurup anılarını yazmalarını istediğimde, annem de o sandıktaki eski Türkçe belgeleri, çevirmeye başladı. Onları o zaman okuyabildim. Biz bu kitabı hazırladığımız vakit, annem babamın Ayşe Sıtkı adında bir hanıma yazdığı mektupları da çevirmişti. Onları da yayınladık. Basıldıktan sonra, babamın Yüksek Öğretmen Okulu’ndan arkadaşı, Pertev Boratav beni aradı ve “Ayşe Hanım’a sordunuz mu?” dedi. Ben de “Ben nerede olduğunu bilmiyorum ki” dedim. “Ama alınmış” dedi. Anneme sordum o da bilmiyormuş, hatta en son Ankara’da görmüş, “Sabahattin, sana da mektuplar yazdı. O mektuplar nerede?” diye sormuş, o da “Kayboldu” demiş. Sonra Ayşe Hanım o mektupları yayınladı. “İki Gözüm Ayşe” adıyla. Babamın ona yazdığı mektuplar, benim için çok önemli mektuplardı çünkü o mektuplarla, ben doğmadan önceki Sabahattin Ali’yi tanıdım. O mektuplar hapishaneden yazıldığı için çok iç döken, içinde ne var ne yoksa anlattığı mektuplardı… İçinde sizin olmadığınız mektuplar…Evet ama o mektuplarda babamın kendisi, içi var; her şeyiyle. Ben babamın hikâyesini mektuplardan öğrendim, doğrusunu isterseniz. Ayvalık’a nasıl gidilmiş, bunu bana kimse doğru düzgün anlatmadı. Ama o mektuplardan birinden öğrendim. Büyük babam öldüğü vakit amcam 17 yaşında ve gemilerde çalışmaya başlıyor. Neden gemilerde çalışmak zorunda kalmış, neden annesiyle gitmemiş, mektuplardan öğrendim; annesi küçük kızını almış ve sen başının çaresine bak demiş. Zor günlermiş onlar; ot yok ocak yok. Sonra bir de baktım, Portakal hikâyesi aslında amcamın hikâyesi. Bu bağlantıları kuruyorsun… Bu belgelerin yayınlanması edebiyat araştırmacıları için de çok önemli; çünkü hikâyeler ile Sabahattin Ali’nin hayatındaki yaşananın bir araya getirilmesi ilginç olur.'DEVLETİN SUÇLARI UNUTULMAZ' Sabahattin Ali’nin son yıllarda yazdığı mektuplarda, insan ilişkileriyle ilgili çekinik olduğu, dedikodudan uzak durmak istediğini, dost-düşman gibi ifadeler kullandığını görüyoruz. Siz bu havayı evde hissediyor muydunuz? Babamın en son yıllarının, hayatının son iki senesinin çok buhranlı geçtiğini hissetmemem mümkün değil. Çocuk da olsan, ne olduğunu bilmiyorsunuz ama hissediyorsunuz. Babamın ölümünden sonra kim yakın davrandı, kim o kadar yakın davranmadı biliyorsun. Babamın ‘dosta, düşmana’ dediği; babamın yaptıklarını eleştiren, başına gelen için “zaten başına gelecekti” diyenler… Babam öldükten sonra yakın dostlarımız çok ilgili davrandılar. Beni hayal kırıklığına uğratan dostumuz olmadı.2010’da Sabahattin Ali’nin üzerindeki eşyanın haczedilmesi gündeme gelmişti. Bir gelişme var mı?Yok; çünkü ben nereye başvuracağımı bile bilmiyorum. Önergelerin hepsi AKP oylarıyla reddedildi. Artık Lahey’e mi, nereye giderim bilemiyorum. (Gülüyor) Başlangıçta Toplumsal Bellek Platformu olarak umutluyduk. Meclis’te AKP milletvekilleriyle de Meclis Başkanı’yla da yaptığımız görüşme çok olumlu olmasına rağmen önergelerin hepsine ret oyu verilmesi moralleri bozuyor. Umudunuz kalmıyor. Ama şunu da söyleyeyim, devletin işlediği suçlar unutulmaz. Halledilene kadar, unutulmaz. Ben ölür giderim benden sonra başka biri peşine düşer. Bir gün açığa çıkar.'BİR ÖZRÜ ÇOK GÖRDÜLER'Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinin ardından Can Dündar “1900'lerin aydınlatılmamış cinayetleri, 2000'lerin karanlığını hazırlıyor ve her şey sil baştan başlıyor” diye yazmıştı… Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu karanlığı?Gabriel Marquez’in kitabı ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ gibi, zannediyorum bizim ülkenin üzerinde yüzyılık bir karanlık, bir lanet var. Bu karanlık ve lanet üzerimizden kalkmadıkça, şahıs olarak da toplum olarak da mutlu olamayacağız; bu karanlık bizi frenliyor. Bu kadar lanet, bu kadar günah, bu kadar kan, bu kadar ortaya çıkarılmamış cinayet… 2. Dünya Harbi oldu ve dünyanın bugüne kadar görmediği bir vahşet yaşandı ve ardından birileri çıkıp ‘Bu günahın müsebbibi biziz’ dediler. Özür dilediler. Bir özür dilemeyi bile esirgiyorlar bizden. Bu lanet üzerimizde büyük bir ağırlık, yük. Hiç alakası olamayan insanlara da yüklenmiş bir yük bu…İlk kez ‘neden’ diye sorduğunuz zamanı hatırlıyor musunuz?Ben hâlâ neden diyorum… Hâlâ neden diyorum… “Şu dünyada iki gerçek var; biri doğum, biri ölüm” demiş Mozart. Ortası da hikâye… Rüya mı, halüsinasyon mu; bilmeden yaşıyoruz. Yakınınız öldüğü vakit, hangi dinden ise duası okunuyor, defnediliyor. Siz de mezarlığa gidiyorsunuz üzülüyorsunuz, yasınızı tutuyorsunuz. Sizi teselli ediyorlar, mevlidi okunuyor. Doğdu, yaşadı, çok iyi insandı, çok severdik sözlerini duyuyorsunuz. Benim için bu yok ki… Onlarca binlerce, yüzbinlerce çocuk için belki… Kabul edemezsin… Anlatamıyorum bunu kimseye. Habire düşünüyorum: ‘Nerede acaba?’ Böyle bir merakı olamaz mı insanın? Zor kızım, zor…'MÜZİK ÖĞRENCİLERİ KAYGILI'“Şu anda profesyonel müzik eğitimi alan gençlerin gelecek kaygıları var… Kültür Bakanlığı’nın üzerinde çalıştığını öğrendiğimiz fakat hâlâ detaylarını tam olarak bilmediğimiz bir çeşit özelleştirme kanunu, özellikle müzik eğitimi alan gençlerin ümitlerini kırıyor. Çoğu yurt dışına gitmeye çalışıyor, çok yazık. Dünyanın her yerinde devletin ya da yerel yönetimlerin desteğiyle ayakta durur orkestra, opera veya bale. Özel opera diye bir şey yok.”Ömür Şahin / Birgün
Erasmus'u Litvanya'da Yapmak İçin 20 Neden
3. Ülke grubunda yer alan Litvanya 300 Euroluk hibeye (aylık) sahip. 2015 başında EURO ya geçiş yapmasına karşın, fiyatlar üzerinde pek bir etkisi olmadı. Tabi küsüratlı litas fiyatları yukarıya çekildi.Bir Erasmus öğrencisi için gelen hibe miktarı asla yetmeyecektir. Sürekli değişen Euro endeksi bize tam olarak fiyat verme lüksü sunmasa da, fiyatlar ile ilgili bilgilendirmeyi aşağıda ki maddelerden birinde bahsedeceğim.Hibe ile birlikte devletten gelen burs/kredi'niz var ise geçiminiz daha da rahatlıyor tabi ki. Evden para istemek durumunda kalabilirsiniz yinede. Tabi hibenin yetip yetmemesi sizin alışkanlıklarınıza da bağlı oluyor burada.  Alkol,sigara ve çeşitli sürekli-bağımlılık halinde bulunduğunuz ürünler fiyatların ucuz olması sebebi ile size daha çok harcatıyor. Bu nedenle bağımlı olduğunuz alışkanlıklarınızın elinizde kalan hibe miktarını etkilediğini söylemeden geçemeyiz.Kısaca hibe miktarı Litvanya'da ''geçinmeye'' yetecek düzeyde denilebilir.
Reklam
Afrika'daki Her Evin Bir Sanat Eseri Olduğu Kasabadan 17 Fotoğraf
Burkina Faso, yerel dilde 'onurlu insanların ülkesi' anlamına gelen, çokta turist çekemeyen Afrika'nın fakir ülkelerinden biri. Buna rağmen şehirde keşfedilecek ilginç yapılar barındırdığı da giden turistlerin fotoğraflarına yansıyor. Tiebele Village'da bu yerlerden biri ve gezi fotoğrafçısı Rita Willaert bu sanat eseri gibi duran, sanki ilk çağlardan kalma bir yapıyı andıran kasabayı bol bol fotoğraflamış;
İlk Kadın Söz Yazarı Fikret Şeneş Hayatını Kaybetti
Türkiye'nin ilk kadın söz yazarı Fikret Şeneş, 94 yaşında hayatını kaybetti.Fikret Şeneş aralarında Ajda Pekkan’ın da olduğu pek çok isme eserlerini vermiş onları şu an bulundukları yere taşıyan isimlerden olmuştu. ‘Türk popuna 290'a yakın eser kazandıran ve en son 1996 yılında Ajda Pekkan için ‘Bir Hata’ adlı şarkıyı yazan Şeneş, Alzheimer son üç yıldır Alzheimer tedavisi görüyordu.Kimdir?1921 yılında doğan Fikret Şeneş, 30'lu yaşların başında ilk şarkı sözlerini Erol Büyükburç'a yazmış, şan dersi almış ve piyano çalmıştır. 1960'ların sonunda ilk Türkçe söz yazdığı şarkı 'İki Yabancı' olmuştur. Günümüze dek Türk pop müziğinde popüler sanatçılara yüzlerce şarkı yazmıştır.Cumhuriyet
Assassin's Creed Filminin Vizyon Tarihi Açıklandı!
Video oyun dünyasından sinemaya uyarlanan filmler gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Bunlardan biri de Assassin's Creed. 2007'de oyun takipçilerinin karşısına çıkan ve 9 oyunluk bir seri haline gelen yapım gittikçe büyümeye devam ediyor.Son üç yıldır Assassin's Creed filminin dedikoduları ortalıkta dolanıyordu ve geçtiğimiz yıl resmi olarak onaylandı. Başrolünü X-Men ve Prometheus filmlerinden de aşina olduğumuz Michael Fassbender'ın oynayacağı bilinirken filmin senaryosu ve diğer oyuncularla ilgili pek bir bilgi bulunmuyordu.Assassin's Creed filminin vizyon tarihi kesinleşti!Hollywood sitesi Deadline'ın haberine göre Marion Cotillard ile sözleşme yapılmış. Bu bilginin ardından Ubisoft tarafından bir yalanlama gelmemesi doğruluk payını güçlendiriyor.Filmden gelen yeni bilgilerin yanı sıra Ubisoft'un CEO'su Yves Guillemot, Assassin's Creed filminin vizyon tarihini açıkladı. CEO Guillemot'un açıklamasına göre Assassin's Creed filmi 21 Aralık 2016'da vizyona girecek.
Reklam