Hayatlarımıza Hiçbir Şey Yokmuş Gibi Devam Ederken Arka Planda Yaygınlaşan "Simülasyondayız" İnanışı

-
Abone ol

Hayatımızın gerçekten "böyle" olduğuna kendimizi inandıramamamız üzerine küçük bir inceleme...

Kaynaklar: 1, 2, 3, 4, 5, 6.

Bir simülasyonun içinde mi yaşıyoruz sorusu yüzyıllardır insanlığın aklını karıştıran beyin yakıcı bir ihtimal.

Hepimiz bunu duyduk, hepimiz bu düşünceden biraz olsun nasibimizi aldık. Bu konu üzerine filmler izledik, kitapla okuduk. Hatta bilim insanları gerçeği ortaya çıkarmak için birçok çalışma da yürüttü.

Bu araştırmalar sonucunda aslında simülasyonda yaşıyor olma ihtimalimizin hiç de düşük olmadığı, hatta aksinin neredeyse imkansız olduğu ortaya çıktı. Çünkü evrendeki fizik kurallarının üst sınırlarının olması, bizlerin bu üst sınırları aşamamamız, evrenin bir başlangıcı olması ve evrenin sayılara, hatta 'piksellere' indirgenebilmesi simülasyon ihtimalini destekler durumdaydı.

Bununla alakalı detaylı içeriklerimizi daha önce sizlerle paylaşmıştık👇

Akıllara 'Matrix Gerçek miydi' Sorusunu Getiren Teori: Evrenin Simülasyon Olma Argümanı - onedio.com
Akıllara 'Matrix Gerçek miydi' Sorusunu Getiren Teori: Evrenin Simülasyon Olma Argümanı - onedio.com

👇

Evrenin Bir Sanal Gerçeklik Olabileceğinin 10 Kanıtı - onedio.com
Evrenin Bir Sanal Gerçeklik Olabileceğinin 10 Kanıtı - onedio.com

Fakat şimdi konumuz simülasyon ihtimalini açıklamaktansa, insanların bu fikre neden gitgide daha fazla kapıldığı.

Kabul etmek gerek ki stresli bir zamanda yaşıyoruz. Her ne kadar gözlerimizi kapatsak da dünyanın her tarafında olup biten savaşları, katliamları, intiharları, açlıktan, susuzluktan ölen insanları, protestoları, işsizliği ve insan ne kadar karşı koymaya kalkarsa kalksın içimizi kaplayan karamsarlığı duyuyoruz, hissediyoruz. Şu an yaşayan nesil olarak, en yüksek stres dönemlerinden birindeyiz. IRS'in verilerine göre, Y kuşağı kendi ebeveynlerinden daha az gelire sahip olan ilk nesil. Aynı zamanda atom bombası, Üçüncü Dünya Savaşı gibi endişelerle de yaşayan bir nesil.

Tüm güzel şeyler gözümüzün önündeyken, kendi hayatımızdaki güzellikler yetersiz kalıyor.

Üstüne üstlük bir de sahip olduğumuzun "daha iyisinin" tek bir tıkla ulaşılabilir olduğu, sinemada, televizyonda, haberlerde, sosyal medyada her zaman daha iyi ve mutlunun övüldüğü bir döneme denk geldik. Bu durumun üzerimizdeki etkisine Lisa Blackman "Toplu Medya Histerisi" adını vermiş. Oldukça da çarpıcı bir isim.

Gerçek şu ki, hepimizin büyürken rol modelleri vardı.

Kimimiz bir kitabı okuyup ana karakteri örnek aldık, kimimiz bir film karakterine özendik, kimimiz bir oyundaki savaşçı olmak istedik, sporculara özenerek baktık... Hatta kendi annemize babamıza özendik. Bunlar hayata karşı beklentilerimizin şekillenmesi üzerinde büyük bir rol oynadı. Fakat ne yazık ki, kendi hayatlarımız ideallerimizin yanından geçmez durumda kaldı. Öz ebeveynlerimizin zamanından daha hızlı ve zihinsel açıdan belki de daha zorlayıcı bir dönemde yaşamaya başladık.

"Bu benim hayatım olamaz" hissinin yaygınlaşması ve insanların "aslında hayatın bir amacı olmadığının farkındalığını" kazanmasıyla, son yüzyılda depresyon gitgide tırmandı.

ABD Ulusal Zihin Sağlığı Enstitüsü'nün 2017 verilerine göre sadece ABD'de majör depresyon ile baş eden yetişkin sayısı 17.3 milyon. Yani ABD nüfusunun %7.1'i. ABD Hastalık Kontol Merkezleri'nin 2018 verilerine göreyse ABD'deki 3-17 yaş arasındaki çocuklardan 1.9 milyonuna depresyon tanısı konmuş durumda. Bu veriler sadece bilinen ve bir profesyonele başvuran kişilere dayalı. Bu sayıların giderek arttığıysa bilinen bir gerçek.

Bu durumun arkasında yatan gerçeklerden biriyse sürekli olarak hayatlarımızın 'daha iyiye' gitmesini beklememiz, şükretmek kavramını benimsemememiz.

Psychology Today'e göre şükrettiğimizde psikolojik olarak bu duygu hem içimizde hem de dışımızda pozitiflik yaratıyor. Kurt Lewin'in 1958 yılında yayınladığı "Başarı ve Başarısızlığın Psikolojisi" isimli makalesine göreyse, kişiler "çok zor" bir hedefte başarısız olduklarında bunu "başarısızlık" olarak görmüyor, "çok kolay" şeyleri başardıklarında ise başarılı olduklarını hissetmiyorlar. Bizlerse çok küçük yaşlarda hayali beyinlerimizin derinliklerine yerleştirilen "büyük adam olma" amacını herkesin başarması gereken orta derece bir hedef gibi görüyoruz.

Doğal olarak bu seviyeye ulaşamayan bireylerde sürekli bir eksiklik hissi oluşuyor.

Bu da kişileri anlam aramaya ve sonucunda da elleri boş kalmaya itiyor. Sürekli yetersizlik, başarısızlık ve doyumsuzluk hisseden insansa bir noktada şu düşünceyle karşılaşıyor: "Acaba bir simülasyonda mı yaşıyoruz?" Ve tüm o kötü anıların anlamsızlığının yanında bu teorinin açıklamaları, birden hayatın kendisinden daha mantıklı hale geliyor. Oysa kafamızdaki bu başarı hedeflerinin çoğu gerçekçi değil, ve Lewin'in "çok zor" kategorisine bile girebilirler. Oysa bizler başardığımız küçük şeylerle yetinmeyi bırakıp, cevap daha büyük şeylerde aramaya odaklanıyoruz.

Peki odaklandığımızda nelerle karşılaşıyoruz?

Etrafınızı ya da kendi hayatınızı incelediğinizde tekrar eden şeyleri görmemek neredeyse imkansız. Örneğin hayatınızda size en çok kafa karışıklığı yaşatan, sık sık karşınıza çıkan şeyi düşünün. Bu bir eksikliğiniz, yapamadığınız bir şey, bir düşünce olabilir. Fakat hayatınız üzerine kısa bir süre düşündüğünüzde bu konuyla alakalı olayların süreklilikle karşınıza çıktığını görebilirsiniz. Tıpkı bir bilgisayar programı ya da televizyon dizisi gibi.

Ya da bazı şeylerin siz üzerinde durdukça ilerlediğini ya da sizi etkilediğini hissettiğinizi fark ettiğiniz olmuştur.

Simülasyon teorisinin "babalarından" sayılabilecek Nick Bostrom "Bir Simülasyonda mı Yaşıyoruz?" isimli makalesinde şu örneği vermişti:

Diyelim ki televizyonda Sudan savaşını izliyorsunuz. Televizyonu izlerken tüm olaylar sizin dünyanızda da var oluyor. Fakat televizyonu kapattığınız anda, bu olaylar sizin için hiç olmamış gibi geride kalıyor. Bunu küçükken "Acaba ben bakmıyorken insanlar ne yapıyor?" diye düşünüp, sadece biz bakarken insanların hareket edebildiğini sandığımız o garip düşüncelerle de bağdaştırabilirsiniz. Hatta bu düşüncelerin daha ileri seviyelerinde insanlar sürekli olarak izlendiklerini ve hayatın sadece onlar etrafında döndüğünü, onlar için özellikle zorlaşırtırıldığını bile düşünebiliyorlar. Bu duruma ise Truman Show filminden esinlenilerek "Truman Sendromu" adı verilmiş.

Bu konuyla ilgili de bir içeriğimiz mevcut👇

10 Madde ile Tüm Hayatının Kameralarla İzlendiğini Düşünenlerin Yanılgısı: 'Truman Show Sendromu' - onedio.com
10 Madde ile Tüm Hayatının Kameralarla İzlendiğini Düşünenlerin Yanılgısı: 'Truman Show Sendromu' - onedio.com

Aslına bakarsanız bu düşünce ne kadar aklınıza kazınıp kalsa da, elinizden gelenin en iyisini yapıp hayatınıza amacınızı kaybetmeden devam etmek yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri.

Çünkü içinizde kök salmasıyla, bu düşünce insanı gerçekten depresyona sürükleyebiliyor ve çeşitli psikolojik bozukluklara yol açabiliyor. Mesela insanlar yabancılaşma olarak da bilinen "defamiliarisation" olarak bilinen bozuklukla karşılaşabiliyorlar. Bu psikolojik bozukluk, kişilerin çevrelerindeki her şeyin sahte olduğuna inanmasına ve bir türlü gerçek bir hayatta yaşıyormuş  gibi hissedememesine yol açıyor. Kimi zaman kişiler aynada gördüğü kendi yüzünü bile anlamlandıramıyor. Gerçekten korkutucu. Ya da Capgras sendromuna yakalanan insanlar, çevrelerindeki herkesin sahteleriyle değiştirildiğine inanabiliyor. Tabii, bunlar ileri vakalar.

Ve aslında bakarsanız, sosyal medyada, videolarda, filmlerde duyduğunuz "simülasyonda yaşıyoruz" esprileri bile, bu fikrin herkes için arka planda işliyor olduğunu gösteriyor.

Bir simülasyonda yaşıyor olmak bize cazip geliyor.

Çünkü simülasyonda yaşıyor olmamız demek, kontrolün asla elimizde olmadığı anlamına geliyor. Bu durumda kendimizi başarısız gördüğümüz, suçladığımız ya da elde edemediğimiz her şey için sorumlu tutmayı bırakabiliyoruz. Tabii ki kimileri için simülasyon düşüncesi karanlık bir ihtimali öne çıkararak kişileri daha kötü bir noktaya sürüklüyor fakat bazıları ise bu durumdan yararlanıp "hayatımı yaşamalıyım" diye düşünebiliyor. Aslında her türlü tehlikeli bir konsept...

Gerçek şu ki, simülasyonda olalım ya da olmayalım, ki simülasyonun kim tarafından yönetildiği ve aslında bilim ya da din açısından bakılmaksızın hayatın her şekilde bir simülasyon olduğu gerçeğinin bizi etkilemesi oldukça mantıksız.

Elimizden bunu değiştirecek ya da bu duruma müdahale edecek bir şey gelmiyor. Hiçbirimiz Neo değiliz ve bizi uyandıracak bir Morpheus yok. Fakat olmak zorunda da değil.

Simülasyonda yaşadığımızı düşünmemizin ana sebebi kendi hayatlarımız ve hayatlarımız üzerinde nesil olarak minimum çaba harcamamıza rağmen söylenmeyi bırakmamamız.

Çok üzücü fakat bir zamanlar "hayat işte" ya da "benim hatam" dediğimiz şeylere artık "simülasyondaki bir hata" olarak bakmaya başlıyoruz. Ve bu noktada, aslında elimizdekilerle yetinip kendimizi yine de geliştirmeye çabalamayı bırakıp, sistemde kavrulup giden gerçek birer simülasyon robotuna dönüşüyoruz.

Tabii bunlar yalnızca birkaç araştırmaya dayalı küçük gözlemler... Siz ne düşünüyorsunuz? Neden hayatlarımızdan kendimizi soyutluyoruz?

Bu içerikler de ilginizi çekebilir!

İnsanların Bir Lokasyonun İki Yerde Birden Olduğunu Düşünmesine Neden Olan Kabus Gibi Rahatsızlık: Reduplikatif Paramnezi - onedio.com
İnsanların Bir Lokasyonun İki Yerde Birden Olduğunu Düşünmesine Neden Olan Kabus Gibi Rahatsızlık: Reduplikatif Paramnezi - onedio.com
Acayip Bilgiler Kuşağı: Muhtemelen Daha Önce Hiç Karşılaşmadığınız 15 Şaşırtıcı Gerçek - onedio.com
Acayip Bilgiler Kuşağı: Muhtemelen Daha Önce Hiç Karşılaşmadığınız 15 Şaşırtıcı Gerçek - onedio.com
Sırf Meraktan Kendini Defalarca Asarak Deneyler Yapan Acayip Bir Bilim İnsanı: Nicolae Minovici - onedio.com
Sırf Meraktan Kendini Defalarca Asarak Deneyler Yapan Acayip Bir Bilim İnsanı: Nicolae Minovici - onedio.com
BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
esen-miray-yilmaz

"Neden geçmiş? Geçmiş! Ne saçma bir laf. Neden ki bu amaçsız yaradılış, yok olacaksa bir gün her yaratılmış! Geçmişle hiç olmamış aynı şey! Geçmiş, gitmiş! Yani neymiş? Hiç yaşamamış da Sanki yaşayıp sonuna gelmiş! Öyleyse en iyisi bence sonsuz boşluk!..." (Faust'tan)

psyhedelichead

Bu dünyada en çok istediğin şeyi bedeninin tüm hücrelerinde hisset. Kendini yırtarak açarsan gerçek dünyanın yolunu da açarsın. Gerçekliğe dönmenin yolu bu.. bir sonraki sahneye geçmenin yolu bu. Simülasyondan çıkmanın yolu budur! Ama bi an için, düşündüm de kendi simülasyonumu yönetebilmek değiştirebilmek, düzenleyebilmek, ona yoğunlaşmak ve etki edebilmek isterdim.. sadece bi simülasyondan var olduğunu ve kendinin de bu simülasyonun kahramanı olduğunu bi düşün..

capracornea

Biraz kabaca olacak ama gerçek şu ki bizim neslimiz üniversitesiteye giremiyor, girse bitiremiyor, bitirse iş bulamıyor. E şimdi biz çalışmadığımız için daha çok düşünecek vaktimiz var. E biz de ”Simülasyonda mıyız?", "Dünya düz mü?" gibi sorulara kafa yoruyoruz. Farz edelim ki simülasyondayız, bu hiçbir şeyi değiştirmez çünkü bu simülasyonun dışına çıkana kadar buny bilemeyi ve Super Mario'nun ekrandan çıkıp yanınıza gelmesi ne kadar mumkunse bu da o kadar mümkün.

cosmos01

doğru bir düşünce ; “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!” buyrulmuş zaten

corpse-bride

bana göre insanlık ölümden sonra bir hiçliğin olması fikrini kabul edemiyor (bende dahıl)ve yenı kavramlar uretıyorlar . reenkarnasyon cennet cehennem araf sımulasyon vb

tylerdurdenoglu

Oysa ki bence bu diğer bütün senaryolardan daha güzel. Sonsuz cennette olduğunu düşün. Sonsuzluk o kadar büyük ki eninde sonunda her şeyden sıkılacaksın. Cennet o şekilde tasarlanmış, sıkılmayacağın şekilde ayarlanmış dersek eğer o zaman da bunun gerçek bir önemi olmazdı. Yani o şeyi sevmenin nedeni senin sıkılma duygunun senden alınmış olması olurdu. Ölüm fikri gerçekten beni rahatlatıyor. Doğumdan önce neredeysem oraya kavuşmak. Sonsuz hiçlik!

enom

Yaratıcı olsun olmasın ölümden sonra hiçlik olması tabiatın doğasına aykırı. Bir adaletin olması gerekiyor, bir katil ile bir yardımseverin aynı sonu paylaşmaması gerekiyor. Bu cennette köşk mü olur, Valhalla'da taht mı olur bilmiyorum.

kemal-demir14

Bende tam tersini düşünüyorum, ölümden sonra hiçlik düşüncesi korkunç bir şey bence, sen ve tüm sevdiklerin sonsuza kadar yok olacaksınız, tüm yaptığın güzel şeyler boşa gidecek ama sana bin bir türlü eziyet ve işkence çektirenler ölüp bir güzel kurtulacaklar, yaptıkları yanlarına kalacak ,sevdiklerini bir daha göremeyeceksin..vs. Senin dediğin gibi olsa niye günlük sorunlarla uğraşıyoruz, biz etrafımızdakilerin bize kötülüklerini çekmek zorundamıyız, hemen ölelim kurtulalım o halde değil mi. Ama değil, insan yaşamının bir amacı var, insan basit, sebepsiz bir canlı değil, Din bize bunu anlatıyor ve bize misyon yüklüyor. Amacımız, asıl gerçek hayat olan ölümden sonrası için bu geçici imtihan dünyasında "yaşayıp", iyi şeyler yapmak.

corpse-bride

tabıatın kendısınde bı denge vardır ama adalet vardır dıyemem

feyk

sen dogmadan once olan neyse, oldukden sonrasida odur.

enom

Ben hiçbir hayvanın öldükten sonra hiçliğe karıştığını görmedim, bitkinin de öyle.

corpse-bride

ruhun devamlılıgından bahsedıyoruz beden gıtse bıle ruh gıtmıyor korunuyor beklıyor sanıyoruz belkı sadece vucudtakı enerjıden ıbaretız enerjı bıtıyor ölüyoruz dogaya donuyoruz. ruhun olmaması fıkrını kaldıramıyor ınsanlar . ölümden sonra ikinci bi şans istiyor insanlık tekrar hıssedebılmek ıcın (bedensel his)

Görüş Bildir