Kaygı Çağında Yaşam: Gerçeklik Algımız Korkuya Nasıl Kurban Gidiyor?

-
Abone ol

Tek ihtiyacımız olan derin bir nefes alıp olaylara mantıkla bakmak.

Koronadan önce hayatınızda olup bitenleri şöyle bir düşünün.

Dünyamızdaki sorunlara birer bakış atın. Hatırlayabiliyor musunuz? Muhtemelen hayır. Oysa Üçüncü Dünya Savaşı'nı konuşuyorduk daha iki ay önce. Kaygılarımız çok farklıydı. Bugünse en büyük korkumuz eve, sevdiklerimize virüs getirmek.

Evlerimize kapanıp çoğu zaman kafamızı camdan bile çıkarmadığımız şu günlerde, baskın bir endişe hepimizi sarmış durumda.

Her gün gelecek iyi ya da kötü haberleri bekliyor, sayıları takip ediyoruz.

Kabul edelim ki öyle ya da böyle hepimizin üzerinde bir kaos havası geziniyor. Gerçeklik algımız biraz kaydı, günlerden ne olduğunu bile karıştırır olduk. Bir yandan sürekli olarak gelen bir bilgi dağı var karşımızda. Her kafadan bir ses çıkıyor, komplo teorileri havada uçuşuyor. Bir yandansa aşırı sakin ve endişesiz bir topluluk dolanıyor ortalıkta. Ve biz endişelenmekten alamıyoruz kendimizi.

Farkındasınızdır, tüm bu olaylar başladığından beri herkesin fikri var geleceğe dair.

Yeni Dünya Düzeni, falan filan... "Çip takılacak, kripto para kullanılacak, evden artık hiç çıkamayacağız." İster istemez bir endişe duyuyor insan. Aslına bakarsanız biraz da gerilmek istiyoruz. İnsan psikolojisi.

Bunları dinlememe, kulak asmama gibi tercihler yapabilecekken, hepimiz tıklıyoruz geleceğin korkunçluğunu haykıran videolara...

Peki neden bu kadar çekiyor bizi bu söylemler? Hepimiz az da olsa seviyoruz yaşamayı. Uzak durmamız gerekmez mi korkuya neden olan şeylerden? İzliyoruz, dinliyoruz, okuyoruz. Sonra ekranlarımızı kapatıyoruz. Kapattıktan sonra kaçımızın aklında aktif şekilde kalıyor bu teoriler? Fark etmiyoruz. 

Aslında bu tamamen psikolojik. İnsan, duymak kendini daha kötü bir hale getirecek olsa da ihtimalleri bilmek, hazırlıklı olmak istiyor. Oysa sözü edilen şeylerin çoğu gerçekleşecek olsa durduracak gücümüzün olmayacağı çok açık.

Tıpkı tüm kötü olaylar, tüm savaşlar ve ölümler gibi bu teoriler de birer simülasyon gibi bizler için.

Ekranı kapattığımızda onları düşünmeyi bırakıyoruz, çünkü hayatımızı yalnızca gözlerimiz onlara maruz kaldığı sürece etkiliyorlar sanıyoruz. Oysa arka planda beynimiz her birini işliyor bu gördüklerimizin. Bizi yeniden şekillendiriyor.

Kaygı, her zaman insanları yönetmek için iyi bir yöntem olmuştur.

Bunun özellikle toplum ve liderler arasında olmasına gerek yok. Toksik bir ilişkide sevgilisini terk edeceği sinyalini vererek onu kontrol eden kişiyi de aynı yöntemi kullanırken görebilirsiniz. Maalesef kaygılarımız, mantıklı olsun olmasın, bizleri rasyonel düşünceden uzaklaştırıyor ve her işin altında görünenden daha fazlası olduğuna inanmamıza neden oluyor. Kaygı, insana normalde yapmayacağı hatalar yaptırıyor.

M.Ö. 1800 ila 1600 yılları arasında, Antik Mısır halkını aşırı bir korku hali kontrol altına almıştı.

Halk, yabancı asilerin işgale gelip güç için onlara zarar vereceği düşüncesiyle yaşıyordu. Sonunda bu korku gerçekleşti fakat düşmanlar uzaklaştırıldığında dahi halk bu korkuya tutunmaya devam etti. Çünkü yöneticiler korkunun halk üzerindeki etkisini fark etmiş ve yönetimi  kolaylaştırdığı için halkı sakinleştirmemeyi tercih etmişti. Korkunun topluluklar üzerindeki etkisini her topluluk çeşidinde görebiliriz. Bunu inkar etmek biraz zor. Ailelerde, arkadaş gruplarında bile vardır bu. Fakat daha büyük sorun, korkuya bile isteye kendimiz gidiyor oluşumuzdur.

Korku, sahip olduğumuz en güçlü duygu.

Aslında fark etmesek de hayattaki çoğu tercihimiz ve seçimimiz bu duygudan kaçabilmeye dayanıyor. Başarısız olmaktan korkuyoruz, yalnız kalmaktan korkuyoruz, yanlış anlaşılmaktan, yetersiz görülmekten korkuyoruz. Mutluluklarımız ve üzüntülerimiz de korkularımıza tepki olarak gelişiyor. Sinirlendiğiniz anları düşünün: sinirinizin arkasında her zaman bir korku yatıyor. Aslında geleceğe karşı kararlarımız da işte böyle gelişiyor.

İnsanlık olarak anlayamadığımız şeyleri hiçbir zaman tam olarak sevmedik. Bu yüzden günümüzde hala cinsel yönelimlere, ideolojik düşüncelere, dinlere ve yaşam stillerine karşı ön yargı ve nefretle karşılaşıyoruz.

Bilim insanlarına göre komplo teorilerine inanan kişiler olayların gerçekleşme ihtimalini fazla görüyor, olayları var olamayacak durumlarla bağdaştırıyorlar.

Ayrıca analitik düşünme seviyeleri de daha düşük.

Zaten bu teorileri tek tek incelemeye başladığınızda çok da mantıklı olmadıklarını anlamak uzun sürmüyor. Oysa inanan kişiler ufak araştırmalarla teorileri çürütmek yerine dinledikleri kişilere körü körüne inanmayı tercih ediyorlar. Çünkü korku, bunu sağlamaya yetiyor. YouTube kanalından on binlerce kişiye felaket senaryoları sunan kişilerin sözlerinin birkaç dakikalık internet araştırması sonucunda foyaları ortaya çıkabilecekken, onları bilgi kaynağı olarak görmeye körü körüne devam ediyoruz. Ayrıca bu teorileri ilginç bir şekilde seviyoruz ırk olarak. Çünkü bu teoriler özel hissetmemize neden oluyor.

Garip bir şekilde, insanlık olarak yaşadığımız günün geçmişten çok daha zor olduğunu düşünmeye şartlanmışız.

Bu nedenle korkuya oldukça çabuk kapılıyoruz. Günümüzde global bir pandeminin ortasında yaşıyor olmamız yeterince korkutucu fakat tarihe bakarsak göreceğimiz şey bunu ilk yaşayan insanlar olmadığımızdır. İnsanların yalnızca yüz yıl önce yine global bir pandemi sırasında hayatta kalmaya çalıştıklarını ve aynı sosyal mesafe önlemleriyle bunun üstesinden geldiklerini görmek çok zor değil gerçekten. Globalleşmese de dünyada her an çeşitli hastalıklar çeşitli bölgeleri etkisi altına alıyor.

Oysa insanlarımız arasında yayılmış ilginç bir "yalan bunlar, hastalık falan yok" düşüncesi var maalesef.

İnsanlar tüm ölümlerin ve iş kayıplarının, acıların doğal olmadığına inanıyor. Doğal olduğu daha kolay açıklanabilecekken asla kanıta dayalı açıklamaları olmayan "dünya düzeninin değiştirilmek istendiği" gibi düşünceler kabul görüyor. Doç. Dr. Evren Balta, yaşadığımız bu çağa "Tedirginlik çağı" diyor. Tedirginlik üzerine hayatlarımızı kuruyoruz, tedirginlikle yönlendirilmeye izin veriyor ve böyle yaşayıp gidiyoruz.

Korku üzerinden yaratılan her imaj, aslında hayatımıza getirilen yönlendirmeler demek.

İsveç'e giderseniz Orta Doğu ülkelerinden gelen kişilere karşı genel bir ön yargıyla karşılaşırsınız. Çünkü insanlar göçmenlerin onlara zarar vereceği korkusuyla şartlanmışlardır. ABD'ye giderseniz Latin ülkelerinden gelen ve siyahi insanlara baskın olmak üzere beyaz olmayan herkese karşı bir ön yargı ile karşılaşırsınız, çünkü beyazın beyazdan başka dostu olmadığı düşüncesi tüm Amerika'da yaygındır. Öyle ki silahlanma almış başını gitmiş durumda, her an savaş içinde kalacaklarmış gibi bir endişe, özgürlük kaybetme korkusu... Koronavirüse karşı bile "özgürlüğümüzü istiyoruz" diye sokaklara döküldüler biliyorsunuz.

Bizim kültürümüzde de benzer şekilde Batı'ya karşı bir ön yargı vardır. Batı geleneklerinin özümüzü kaybetmemize neden olacağı korkusu yüzyıllar boyu ideolojimize kazınmıştır. Bu dünyanın işleyiş şeklidir bir nevi.

Oysa komplo teorilerinin kısmen yeni olduğunu söyleyebiliriz. Dünya bizim anlayamadığımız bir hızda mı gelişiyor, yoksa imkansızlıktan biz mi ona yetişemiyoruz? Eskisinden daha çok mu zamanımız var sıra dışı şeylere inanmaya?

Bu durumun hem kaygının üzerimizde bıraktığı etkiyle, hem de olağan dışı bir gerçeklikte yaşama ihtimalinin bizlere kendimizi özel hissettirmesiyle alakası var.

İşe gidip eve gelen, sonra tekrar işe giden bir ırk olarak ara sıra amaçsız hissettiğimiz bir gerçek. Neden yaşıyoruz, neden ölüyoruz sorularına cevap bulamamışken, birçok insan da hayatın bir simülasyondan ibaret olduğuna inanmaya başlamışken karşımıza çıkan bu "gizli bilgiler" kendimizi özel hissetmemize neden oluyor. "Dünya aslında uzaylılar tarafından yönetiliyor" gibi komplo teorileri, hayatında bir amaç bulamayan insanlar için kahraman olabileceği bir geleceğin haberini veriyor. Bu insanlar diğer kişilere göre daha bilgili ve farkındalık sahibi olduklarını düşünüyor ve sıradanlık hissini kaybediyorlar. Uzmanlara göre bu durum narsisizmle de alakalı. Ayrıca komplo teorilerine inanan insanlar sosyal hayattan uzak ve yalnız kişiler genellikle. Bu yüzden de sıradan ve mantıklı açıklamalardan uzaklaşıyor, sorularına cevap olarak teorilere yüz çeviriyorlar.

Bu da korkuyla hareket eden, çeşitli düşüncelerden kolayca etkilenebilen, sorgulamayan ve sorgulaması gerektiğini fark etmeyen bireylerin doğumuna yol açıyor.

Etliye sütlüye karışmamak, aslında bu hayatı pasif yaşamamıza neden olurken, pek de mutluluk getirmiyor.

Korkulan durumlara karşı alınması gereken en iyi önlem her zaman mantıklı düşünüp, plan yapmak ve odaklanıp bu durumun içinden en az zararla kurtulmak olmalıyken, korkunun bizi felç etmesine izin vermek, aslında korktuğumuz şeylerin gerçekleşmesine daha rahat bir zemin hazırlamaz mı?

"Bizi yıkacak şeylerden daha fazla korkutacak şeyler vardır" der Seneca, "Hayal gücümüz bize gerçeklikten daha sık acı verir."

Bu içerikler de ilginizi çekebilir:

Hayatlarımıza Hiçbir Şey Yokmuş Gibi Devam Ederken Arka Planda Yaygınlaşan "Simülasyondayız" İnanışı - onedio.com
Hayatlarımıza Hiçbir Şey Yokmuş Gibi Devam Ederken Arka Planda Yaygınlaşan "Simülasyondayız" İnanışı - onedio.com
İnsan Irkı Olarak Dünyayı Hayvanlar İçin Cehenneme Çevirdiğimizin Kanıtı Korkunç Olaylar - onedio.com
İnsan Irkı Olarak Dünyayı Hayvanlar İçin Cehenneme Çevirdiğimizin Kanıtı Korkunç Olaylar - onedio.com
İlk Bakışta Oldukça Normal Görünen Fakat Hikayelerini Öğrenince Kanınızı Donduracak 16 Fotoğraf - onedio.com
İlk Bakışta Oldukça Normal Görünen Fakat Hikayelerini Öğrenince Kanınızı Donduracak 16 Fotoğraf - onedio.com

Bu Haber ile İlgili Linkler

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
mustafa-aslan23

Herşeyden önce kendi yazdığın şeylerle kendi söylediklerin çelişiyor... Muhakkakki vardır ama Ne isveçte yabancı olduğun için herkes sana korkuyla yaklaşıyor nede Amerikada siyahi olduğun için herkes sana önyargı ile yaklaşıyor. O demiş olduğun amerikalının dostu beyaz amerikalılardır kafasıda artık demode oldu bitti denecek kadar az KKK ve rednecklerin çok az bir kesimi bu düşüncede. Bu söylediklerimin doğruluğunada bakmak istersen Spor tamamı ile Siyahların elinde, Müzik neredeyse tamamı ile siyahların elinde amerikada ve Milyon hatta milyarlarca hayranları var o siyahilerin... Şimdi kalkıp bana hala Siyahilere önyargı var deme, muhtemelen bahsettiğin yerleri görmemişsin sen ;)

feyk

hepimizin ana amaci huzur ve mutluluk olsada beynin varolus amaci bu degil. metabolik olarak beyin cok pahali bir organ, pasif oldugu sirada bile vucudun enerjisinin 1/5i tek basina tuketir. bu kadar buyumesi icin o maliyeti karsilayacak islevi olmali, seni potasiyel tehlikelerden korumali. bu yuzden beyin depresiftir, asla huzur bulmaz, surekli tehdit tehlike arar, arka planda bu tehliklerden kacis planlarini yapar, en huzurlu zamanda bile basina gelebilecek felaketlerden tedirgin olursun, gercek bir derdin yoksa kendi kendine sorunlar tehlikeler uretirsin. gercek anlamda hic bir problemi olamayan cok zengin unlu insanlarin depresyona girip mutsuz olmalarida bu yuzdendir. hic derdi yoksa bile kendine dert edecek bir sorun bulur. bu yuzden kimle konusursaniz konusun derdi cok buyuktur, gelecegi parlak gormez. insan turunun en refah ve savaslardan en uzak oldugu su devirde bile en kotu zamanlarda yasadigina inanir.

arsenic

O zaman dertli depresif tipler beyni gelişmiş, optimist tipler bildigin düz salak yani 😜

feyk

direk iliski vardir diyemeyiz. asiri depresif insanlarin genelde beyinlerindeki hormon seratonin dengesi bozuk oluyor, daha cok ayar bozuklugu. ama asiri iyimserlikle salaklik arasinda iliski kurulabilir, keza ignorance is bliss diye bir soz var, cehalet mutlulukdur. ne kadar az bilirsen, kafan cevrende olanlara ne kadar az basarsa tasalanacak dert sayisi ayni oranda azaliyor. turkiyenin su anki ekonomik gidisine bir ekonomiden anlayan birinin tepkisini dusunun, birde avaraj ahaber izleyicisinin.

Görüş Bildir