Anlamını Bilmeden Dinlediğimiz Bu Toprakların Ezgileri: 11 Türkünün Yürek Burkan Hikayesi

28PAYLAŞIM

Kimi aşktan, sevdadan kimi dertten tasadan kimi de ölümden yastan söylenmiş bu türküler, yakılmış bu ağıtlar; öyle yürek dağlayan hikayelere sahipler ki! Nesiller boyu anlatılagelen bu hikayelerden 11 tanesini sizler için derledik, buyrunuz...

1. Arda Boylarında Kırmızı Erik

Merdan Güven, 2005 tarihli "Türkiye Sahasındaki Hikâyeli Türküler Üzerine Bir Araştırma" adlı doktora tezinde Çanakkale - Tekirdağ yöresine ait bu türkü hakkında şöyle yazar: "Tekirdağ’ın Kayı köyünden bir genç kız ve bu kızın bir sevgilisi vardır. Fakat kızın ailesi istemeye geldiklerinde kızlarını bu gence vermezler. Aynı köyden başka bir gençle kızlarını evlendirmeye karar verirler. Düğün günü gelip çatar ve kına gecesi geline kına yakılır. Gelin bu evliliğe karşı olduğu için ertesi gün sabaha karşı herkes uyurken kendini denize atar. Halk arasında genç kızın arkasından sevgilisinin de kendini öldürdüğü söylenir."

2. Bitlis'te Beş Minare

Merdan Güven'in, 2005 tarihli "Türkiye Sahasındaki Hikâyeli Türküler Üzerine Bir Araştırma" adlı doktora tezinde yazdığına göre şarkının hikayesi şöyledir: "Rus işgali sırasında Bitlis bir harabe şehir haline gelmiştir. Zorlu mücadelelere giren bu millet sonunda bu giriştiği bu yiğitçe mücadeleyi kazanmış ve düşman Bitlis’i, Van’ı terk edip gitmiştir. Bitlis’ten düşmanın çekilip gitmesinden sonra savaş esnasında Bitlis’ten yaralı ve perişan halde göç eden bir baba ve oğul, Bitlis’e dönmek üzere yola çıkarak şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine gelmişler. Babası, şehirde bir canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre göndermiş... Baba orada hasta ve bitkin bir halde beklerken bir süre sonra oğlu geri dönmüş ve uzaktan babasına şöyle seslenmiş: Baba şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; Bitlis’te sadece beş tane minare ayakta kalmış; geriye kalan her şey harap olmuş... Bunu duyan baba adeta yıkılmış. Çünkü tüm sevdikleri, hatıraları, evini barkını, yeri yurdu bu topraklarda idi. Baba bulunduğu yere diz çökmüş ve oğlunu yanına çağırarak kanlı gözyaşları içinde bu ağıdı yakmış..."

3. İki Keklik

İki Keklik'in hikayesiyle şöyle anlatılagelir: "Şöhret Hanım, Balıkesirli Mehmet Şevket Efendi’nin eşidir. Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Güre köyünde yaşayan Şöhret Hanım, dönemin zenginlerindendir. Öyle ki zeytin toplamaya bile cam topuklu rugan ayakkabılar giyerek gider Şöhret Hanım. Dünyevi zenginlikleriyle köylülerden farklılıklarıyla dikkat çeken Mehmet Efendi ve Şöhret Hanım çiftinin  Zekeriya adında bir de oğulları vardır. Zekeriya, askerlik çağına geldiğinde Enver Paşa komutasında Sarıkamış’a gider. Sarıkamış’ın çetin kış şartlarında askerliğini yapan Zekeriya, yol almak için yollarına çıkan karları temizlemeye çalışırken bir kuyuya düşerek şehit olur. Şöhret Hanım ise hasretiyle tutuştuğu oğlunun ölüm haberini ovadayken alır ve oracıkta öten kekliklere 'ötme de keklik derdim bana yetiyor,' diyerek ağıt yakmaya başlar."

4. Çift Jandarma

Hakkında kimi tartışmalar olsa da Artvin yöresine ait olduğu bilinen bu türkünün rivayet edilen hikâyesini Sami Özçelik, bölgenin yerel gazetesinde şöyle anlatıyor: "İki genç arasında büyük bir aşk başlar. Bu kara sevdayı bilmeyen kalmaz. Birçok insan, bu gençler için nağmeler yapıp türküler söylerler. Artık kızı istemenin zamanı gelmiştir. Genç oğlan, kızı istetir; ancak kız babasının kesin razılığı olmaz. Her şeye rağmen oğlanı geri çevirir. Kızını bir başkasına (beşik kertmesi) sözlemiştir. Bahar ayları gelince köylerden, yaylalara göç başlar. bu göçler esnasında halk arasında büyük eğlenceler tertiplenir. Bunlar da yer yer isimlendirilir. Bu mevkideki ismi ise (Vargoda) yayık yaylamak, yayla zamanı eğlenceleri olarak bilinir. İşte bu tarihlerde genç oğlan, sevdiği kızın verileceği genci vurur ve köyden kaçar. Köy halkının yaylaya çıkmasını bekler ve o gün gelir. Köy halkı, binbir eğlence masalıyla göçe koyulur. Uzunca bir yol aldıktan sonra, ilk konaklayacakları mevkiye gelirler. O düzlüğün, yani mevkinin ismi 'Vaket'tir. Vaket, Şavşat - Meydancık Yöresi’nde yer alan köyün adıdır. Köy halkı burada eğlenmeye başlar. Genç adam, sevdiği kızın da orada olacağını bildiğinden bunu takip eder. Halkın arasına gelir; uzaktan sevdiği kızı gözler, kız da sevdiğini görür ama bir türlü yaklaşamazlar. Bakışıp hasret giderirler. O arada genç kız, bir de ne görsün, karşıdan iki jandarma geliyor; sevdiğini götürecekleri genç kızın içine doğuyor. Genç kız, acılar ve üzüntüler içerisinde ağlayarak sevdiğini uyarma amacıyla bu türküyü yakıyor. Çift Jandarma Türküsü’nün bilinen hikâyesi böyle. Bu türkü aslında sevgilinin sevdasına ağıdıdır. Türkü içinde geçen bazı sözler ve Türkü’nün ritmi şaşırtıcıdır. Türkü kısa sürede Bar’a dönüşerek Şavşat Barı adını almış durumda." 

5. Çökertme

Merdan Güven'in, 2005 tarihli "Türkiye Sahasındaki Hikâyeli Türküler Üzerine Bir Araştırma" adlı doktora tezinde yazdığına göre türkünün hikayesi şöyledir: "Çökertme türküsünün kahramanı olan Halil; babası tarafından Van ili, Erçiş ilçesi Bozüyük köyündendir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu Tepesine yerleşirler. (...) Halil, türküde “Çakır Gülsüm” olarak adlandırılan Hafize (Havse) adlı kadına ilgi duymaya başlar. İlk olarak Gülsüm’ü Karakaya’daki bir düğünden zorla kaçırır. Gülsüm ve annesi; o dönemde Bodrum’um yönetiminden sorumlu Çerkes Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkarlık yapmaktadır. Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır. Halil ikinci olarak Gülsüm’ü; Dertlinin Ali’nin Karabağ'daki evinden alarak dağa kaçırıp Yalıkavak karşısındaki Güdür’de bir in bulur ve Gülsüm’le birlikte burada yaşamaya başlar. Bu olaylara kızan kaymakam Ömer Lütfi Bey, Halil’in üzerine Selamoğlu adlı bir kişiyi gönderir. Selamoğlu Halil’i bulur fakat önceden tanıştıkları için kaymakam konusunda Halil’i uyarır. Halil uyarıları dinleyerek buradan kaçar ve Gülsüm’le birlikte Yalıkavak yakınındaki Çökertme’ye gelir. Amacı bir kayıkla adalara kaçmaktır. Rum gemicilerinden 'Kosta Paho' ile anlaşır. Rumlarla aralarındaki husumetten dolayı Paho, tayfa Andon vasıtasıyla Halilleri Çerkes Kaymakam'a ihbar eder. Kaymakamın emriyle denizden kol kayığı ile kolcubaşı Barka’nın Ali harekete geçer. Ayrıca Paho’nun demir atacağı karaya yakın yerde de jandarma Komutanı Ömer Çavuş önceden pusuya yatırılır. Halil’i adalara götürecek kayık yola çıkar. Paho, Halil’i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek Aspat'a gitmeyi teklif eder ve deniz durulunca adalara daha rahat geçebileceklerini söyler. Halil bu teklife inanır. Tekne, Aspat’tan Bitez koyuna gelerek Hırsız Yatağı denilen yere demir atar. Akşam olduğunda teknede içki faslı başlar. Paho, Halil ile Gülsüm’ün içkilerine 'Balık Ağası' denilen bir bitkinin sersemletici zehrini koyar. Bu zehrin etkisi ile Halil ile Gülsüm uykuya dalarlar. Ömer Çavuş karada pusudadır. Paho, Halil ile Gülsüm’ü uyuttuktan sonra demir alır ve teknesini yavaş yavaş kıyıya yanaştırmaya başlar. Ömer Çavuş tam kıyıya yanaşmadan tekneye ateş edilmesi emrini verir. Kurşunların kendisine isabet edeceğinden korkan Paho tekneyi tekrar açığa alır. Tam bu sırada kolcubaşı Barka’nın Ali de kayığı ile Paho’nun teknesini sarar. Paho; Halil’den çekindiği için onu uyandırır. Geçen zaman içerisinde Barka’nın Ali tekneye girmiştir. Halil ile Gülsüm sersemlemiş bir vaziyette güverteye çıkartılırlar. Güvertede Halil’in ayağı kayar. Barka'nın Ali, Halil’i bacağından yaralar. Halil yaralı bir vaziyette Bodrum’a getirilir ve kaymakamlık binası önünden karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmıştır. O sırada 'Kel Mülazım' adı verilen jandarma komutanı 'Hükümete karşı gelenlerin sonu budur,' gibilerinden konuşma yapar. Halil yaralı bir vaziyette kaymakamlık binası altında bir mahzene atılır. Yarası tımar edilmez. Burada bir süre acı içinde inler. Daha sonra Ömer Çavuş tarafından boğazına çökülerek öldürülür ve sırtındaki elbiseleriyle birlikte alel acele gömülür. Bu olay üzerine Bodrum’dan 'Üçlü Sacayağı' olarak adlandırılan türkülerin ikincisi olan 'Çökertme' yakılır."

6. Neredesin Sen

Gönül Kahraman, katıldığı bir televizyon programında şöyle anlatıyor bu türkünün hikayesini:

“Neşet Ertaş, Ankara’da gazinolarda çalıştığı dönemde yine gazinoda kendisi gibi şarkı söyleyen Leyla’ya âşık olur. Neşet Ertaş’ın babası Muarrem Ertaş, Ankara’ya radyoya bozlak okumaya gelir ve bu aşktan haberdar olur. Leyla’yla tanışmak ister. Leyla’yla tanışır. Ve der ki Neşet Ertaş’a, bu kız bizim dengimiz değil, ben senin bu kızla evlenmeni istemiyorum. Neşet Ertaş her ne kadar baba sevgisi yaşasa da içerisinde Leyla’ya olan sevdasına engel olamaz ve Leyla’yla evlenir. Üç çocukları olur. Ne yazık ki bir süre sonra anlaşamaz, ayrılırlar. Neşet Ertaş ayrılıktan sonra adeta efkâr yaşar, üç tane beste yapar. ‘Cahildim Dünyanın Rengine Kandım’ı babasına, ‘Yazımı kışa çevirdin tatlım dillim, neredesin seni’yi de Leyla’sına.” 

7. Havada Bulut Yok

Muş Valiliği'nin resmi websitesinde yer alan bilgilere göre türkünün hikayesi şöyledir: "Acılı, elemli ve yaslı bir türkünün öyküsüdür bu. Tarihi bilinmez. (1900–1905 diye tahmin edilmektedir.)  Aslında bilinir de herkes kendine göre değişik bir tarih söyler. Ama biz olayın gerçek yüzünü olayı yaşayan ve anlatanların diliyle türküye dönüştürüldüğü biçimiyle anlatalım. Anlatanlara göre o tarihte Osmanlı, Yemen çöllerinde zorlu bir savaşa tutulmuştur. Divanlar kurulur, savaş ve şartları haftalar boyu tartışılır durulur. Sonunda çözümün Yemen ellerine vilayetlerden birinde oluşturulacak bir alayla gidilmesinin mümkün olduğuna karar verilir. Düşünülür ki; bir tek vilayetten birlik oluşunca bunlar hep akraba ve hısım olacakları için birbirlerine bağlılığı ve dayanışmaları ile savaş alanından kaçmaları söz konusu olmaz. Haberler salınır. Osmanlı'nın dört bir yanından uzun beklemelere karşın istekli çıkmaz bu oluşuma. Aslında istek olmasına olur da Osmanlı'nın istediği gibi olmaz. Değişik vilayetlerden çıkan bu gönüllü sayısı da yeterli olmaz. Bu sırada Muş’tan Bulanık, Malazgirt ve Varto’dan bir ses yükselir Osmanlı'ya; 'hepimiz varız, gönüllüyüz yemen çöllerine gitmeye,' Osmanlı'ya haber iletilir. Yetkililer bakar sayı yeterli, karar verilir ve Yemen çöllerine Muş’tan oluşturulan bir redif alayı gönderilir. Yemen’e gidilmesine gidilir ama 25. Redif Alayına bağlı bu askerlerin hiçbiri geri dönmez. İşte bu türkü gidip de gelemeyen o isimsiz kahramanlar için Muş'taki yakınlarının yaktığı ağıt olarak ortaya çıkmıştır."

8. Ümmü Kızın Ağıdı

Bu türkünün hikayesini de Merdan Güven'in, 2005 tarihli "Türkiye Sahasındaki Hikâyeli Türküler Üzerine Bir Araştırma" adlı doktora tezinde yazdıklarından aktaracağız: "Çal ilçesi köylerinde Ümmü türküsünün bilinmediği yer hemen hiç yoktur. 1942 yılında Bekilli Köyü’nde 76 yaşında Osman Berber, 52 yaşında Hüseyin Berber ve 64 yaşında Ahmet Aydemir’in ortaklaşa verdikleri bilgiye göre; tahmince 120 yıl önce Bekilli’de Ali Çavuş adında biriyle aynı köyden Ümmü isimli bir kız sevişiyorlarmış. Ali Çavuş, Ümmü’yü Allah’ın emriyle babasından istemiş. Kızın babası bu işe razı olmamış. Bunun üzerine Ali Çavuş, Ümmü’yü kaçırmış. Bekilli Köyü’nün yakınından Büyük Menderes geçiyor. Ali Çavuş da kızı Menderes’in öbür yakasındaki köylerden birine götürmek istiyor. Yoldan gitse arkasından ulaşacaklar, köprüden geçse köprüyü kesmeleri ihtimali var. Ne yapmalı? Sapa yerlerden gidiyorlar ve giderken de düşünüyorlar. Menderes’in çok dar bir yeri vardır, orada da üstüllembeç (atlambaç) taşı denen bir taş vardır. Bu taşın üzerinden karşıya atlanabilir. Düşünürlerken Ali Çavuş'la Ümmü’nün aklına bu taş geliyor. Oraya varıyorlar. Ali Çavuş kolayca atlayıp karşıya geçiyor. Ümmü atlayınca suyun içine düşüyor. O dar yerde suyun akıntısı çok olduğu için Ümmü’yü yel gibi alıp götürüyor. Kız boğuluyor, oğlanı zaptiyeler tutup hapsediyorlar. O zaman Çal kadılığı Afyon Karahisar’a bağlı olduğu için Ali Çavuş’u oranın cezaevine götürüyorlar ve yargılanması Afyon mahkemesinde yapılıyor. Fakat Ali Çavuş mahkemede sorguya çekildiği zaman ifade vereceği yerde Ümmü için yakmış olduğu ağıdı yanık yanık söylüyor ve ağlıyor. Mahkeme de bu dertli âşığın beraatına karar veriyor."

9. Bebeğin Beşiği Çamdan

Açelya Betül Gönüllü, 2018'de İdil Dergisi'nde yazdığı "Sözlü Anlatıdan Resimsel Anlatıya: Boş Beşik Ağıtının Grafi̇k Roman Olarak Uyarlanması" adlı yazısında şöyle bahseden türkünün hikayesinden:

"Boş Beşik ağıtı, bir türkü olarak seslendirilmesinin yanında, aynı zamanda ninni olarak da söylenmektedir. (...) Ağıtın öyküsü kısaca şöyledir: Toros yaylalarının yörükleri, bir gün Gömbe yakınında Yanıkhan yöresinde obalarını kurarlar. Yanıkhanlılar, yörüklerin konaklaması ile hayvanlarının otlaklara ortak çıkmasından hoşlanmamakla birlikte karşılıklı alışveriş yapabilecekleri bir fırsatın doğmasına da sevinmişlerdir. Yanıkhanlı yetim Fadime de yörüklerle alışveriş için bahçesindeki üzüm salkımlarını keser ve yörüklere satmaya gider. Obaya vardığında köpekler çevresini sarar. Korkan Fadime’yi yörük beyinin anası kurtarır ve çadırında misafir eder. Bu sırada gelen beyin oğlu, Fadime’yi görür ve âşık olur. Oba geleneğine göre dışardan kız almak yasak olsa da yetim Fadime’yi, onları himaye eden Halil’den isterler. Halil de Fadime’ye âşıktır fakat bu hiçbir zaman dile getirilemeyecek bir aşktır. Nihayetinde Halil, yörük beyine Fadime’yi verir. Fadime yörüklerle oba oba dolaşır. Uzun yıllar bebeği olmaz. Obada kısır olduğu söylentisi yayılır, sevinenler olur. Yedi yıl sonunda hamile kalır. Sağlıklı, erkek bir bebek dünyaya getirir. Yörük obası Elmalı yöresine göç etmeye karar verince; Fadime, her göçte kafilenin önünden giden kara mayanın [devenin] üzerine beşiğini sarar. Ala bir kilime bebeğini sararak beşiğe yatırır, kafilenin önünde gururla ilerler. Yolculukları devam ederken bir ormandan geçmek zorunda kalırlar. O sırada gökyüzü kararır; rüzgar, fırtına başlar. Ormandan çıkana dek durmazlar. Ormandan çıkıp açık alana ulaştıklarında, dinlenmek için yüklerini indirirler. O sırada Fadime’den bir feryat yükselir. Kara mayanın üstündeki beşik boştur. Fadime hemen ormana koşar, dayısı ise atıyla en önde gitmiştir.

Elmalı’dan çıktım yayan / Dayan hey dizlerim dayan / Dayım atlı emmim yaya / Bebek beni del’eyledi / yaktı yaktı kül eyledi.

Ormanda at sürerek bebeği arayan dayı, ağaç dallarındaki ala kilim parçalarını görür. İlerlediğinde kuzgunların bir ağaç dibinde toplaştıklarını fark eder. Kuzgunlar bir leşi üleşmektedir. Dayı bunun bebek olduğunu anlar anlamaz, bebeğin kemiklerini ala kilime sarıp hemen ilerdeki büyükçe bir taşı kaldırır, altına gömer ve taşı tekrar üstüne yerleştirir. Fadime yaklaştığında ona geri dönmesini, ileride hiçbir iz olmadığını söyler. Fadime, dayısının sözünü dinleyip birlikte geri dönse de kimse görmeden tekrar ormanın içlerine doğru kaçar ve yana yakıla bebeğini aramaya devam eder. Bu sırada Fadime ağıdını söylemektedir: 

Ala kilime sardığım / Yüksek mayaya koyduğum / Yedi yılda bir bulduğum bebek beni del’eyledi / Yaktı yaktı kül eyledi.

Derken, Fadime’nin önünde ak bir kuş belirir, seke seke ona yol gösterir ve bebeğin mezarı olan taşın üstüne konar. Fadime bebeğinin mezarı dibinde olduğunu bilmeden ayakkabısını çıkarıp göğsüne vura vura ağıdını söylerken yörükler de ormanda onu aramaktadırlar. Fakat taşın yanına vardıklarında, sadece Fadime’nin kırmızı çizmesi ve taşın üstünde dönenen ak bir kuş kalmıştır."

10. Karadır Kaşların

Türkünün hikayesini olayın kahramanı olan Mustafa Tuna’nın oğlu Yılmaz Tuna, TRT Avaz’da katıldığı bir programda şöyle anlatır: 

“1940’lı yıllar, yer Seyitgazi. Olayın kahramanı babam Mustafa Tuna ve Raziye teyze. İki genç birbirlerini sevmektedirler. Evlenmeye karar verirler. Her iki tarafın ailesi de bu evlilik olayına karşı çıkmaktadırlar. Mustafa’nın tek çıkar yolu kalmıştır, o da Raziye’yi kaçırmak. Arabacı Raşit’in arabasıyla çeşmenin başına yanaşırlar. Raziye’nin suya gelmesini beklerler. Mustafa zorla Raziye’yi araba bindirir ve Eskişehir yoluna doğru ilerlemeye başlarlar. Atlar Kızıltepe’ye doğru yönelir fakat araba devrilir. Raziye’yi ailesine teslim ederler, Mustafa’nın koluna zincir vurulur, cezaevine. Yazdığı şiirleri türkü haline getirir. Bunlar birisi de ‘Karadır Kaşların’. Mahkemeye çıktığı gün Raziye gelir, kendi gönlümle kaçtım demesine rağmen yaşının küçüklüğü nedeniyle Mustafa iki yıl ceza alır. Günlerini tamamlarken Raziye bir başkasıyla evlendirilir. Evlendiğini duyar Raziye’nin, daha sonra Eskişehir’i terk eder. Çeşitli illerde, ilçelerde inşaat işlerinde çalışarak günlerini geçirmeye, Raziye’sini unutmaya çalışır. Kalecik’te bulunan teyzesinin yanına gelir. Orada annemle evlenir. 88 yaşında vefat eder. Kendi hasretini dindirir. Bizim doğup büyüdüğümüz yerlerdeki hasreti aklına bile getirmez. Ne diyelim nur içinde yatsınlar, ışıklar içinde olsunlar.”

11. Mağusa Limanı

Türkünün hikayesini Şevket Öznur, Musiki Dergisi’ne yazdığı “Mağusa Limanı Türküsü ve Varyantları” başlıklı yazısında şöyle aktarıyor: “Türküyü yaratan olayın kahramanı Arap Ali, Limasol’un Arnavut Mahallesinde oturan zenci Arap Mahmut Efendi ile beyaz ırktan Hatice Hanımın oğludur. (…) Arap Ali, oldukça mert ve cesur bir Türk gencidir. O, yemeyi ve içmeyi seven birisiydi. Olayın geçtiği gün, Mağusa’da gümrükteki işini bitirip biraz eğlenmek amacıyla bir meyhaneye gider ve içmeye başlar. İngiliz askerleri de aynı meyhanede içki içerken Arap Ali’ye sataşırlar ve bu yüzden aralarında kavga çıkar. Kavga esnasında Arap Ali’nin İngiliz askerinden sekiz süngü darbesi aldığı ağıttan anlaşılmaktadır. Yere yığılan Ali, hemen orada can vermiştir. Cenazesi memleketi olan Limasol kentine getirilmiş ve kılınan cenaze namazından sonra Türk kabristanlığına defnedilmiştir. Bu genç ve yiğit delikanlının ölümü o yörede öylesine etkili olmuştur ki adına ağıtlar yakılmış ve bestelenmiştir. Bu türkünün en önemli özelliklerinden biri, Kerkük varyantının da olmasıdır.

Siz de sevdiğiniz türküleri ve bildiğiniz hikâyeleri bizlerle yorumlarda paylaşmayı unutmayın! 👇❤️

Zamanımızın çoğunu evde geçirdiğimiz şu günlerde müzik hakkında her şey @yuzdeyuzonline Instagram ve Twitter hesaplarında!

#yüzdeyüzmüzik artık #yüzdeyüzonline!

Online konserler, ilginç bilgiler ve daha fazlası için @yuzdeyuzonline Instagram ve Twitter hesaplarını takip et!

instagram.com/yuzdeyuzonline

twitter.com/yuzdeyuzonline

Dio İçerik Altı Banner
BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
quatro

Muş valiliği götünden uydurmuş heralde... Türkü de bahsedilen yer Yemen Huş...

kisi

her duyduğunuzu gerçek gibi yazıp duruyorsunuz listelerde. bariz bir şekilde arda boyları sözü var türküde. paylaşmadan önce bir oku ben ne yazdım diye. bak bakalım arda nehri nerede.

kisi

manastır türküsü çukurova yöremizin neşeli bir türküsüdür. yarim istanbulu mesken mi tuttun türküsü eşi almanya'ya çalışmaya giden bir kadını anlatır. gesi bağları türküsünün hikayesi manisa aksihar'ın bir köyünde geçer. üsküp sevda şakısı, zonguldak yöresinin nacizane bir şarkısıdır.

veli-durak

#11 Ali İsmail Korkmaz gelir hep aklımıza..

ercy

Bu türkülerin her biri çok derin anlamlar ve acılar taşıyor. Neşet Ertaş'a da sorulmuş, o da şöyle cevap vermiş: "Sunucu: Neden yeni yapılan türküler, sizinkiler kadar kalıcı olamıyor ? Neşet Ertaş: Biz çekmediğimiz derdin türküsünü yakmayız gızım..."

eexorciist

zeytinyağlı yiyemem aman......bunun hikayesi çok acayip

Görüş Bildir