onedio
'Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü Yerlerde Sürünüyor'
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı.Yazar Orhan Pamuk, yeni kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık”ı yazarken yaşadıklarını anlattı. Pamuk, Türkiye’nin bulunduğu durum için “Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp ‘Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme’ demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. ‘Yerlerde sürünüyor’ demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum ‘Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış’ diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir... İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” dedi.Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay ’a konuşan Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı. Oskay’ın “Orhan Pamuk: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” başlığıyla yayımlanan (7 Aralık 2014) söyleşisi şöyle:Sadece biz değil, 100’den fazla ülkedeki okuyucuları son romanını bekliyor. Tam altı senedir... Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bu kez gözlerini İstanbul’un arka sokaklarına, gecekondu mahallelerine çevirdi. Hızla değişen hayatımızı bir bozacının gözüyle anlattı. Pamuk bugüne kadar yazdığı en iddialı romanı, dünyada ilk kez Hürriyet Pazar'la paylaştı.Nobelli değil sadece.Mesela Le Point’a göre “Yaşayan en büyük yazar”.Umberto Eco onu “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var” diye anıyor.Bizim için ise bir Yaşar Kemal bir o...Hiç bu kadar ara vermemişti romana.Eserlerinin çevrildiği 100’den fazla ülkede okuyucuları altı yıldır yeni kitabını bekliyor.Birkaç ay önce, sonunda bitirdiğinde, telefonda görüştük.“Romanı ilk sana okutacağım Çınar. Bu iş için şu tarihlerde zaman ayır lütfen” dedi.Hemen idrak edemedim. Yüzüm tutmadığı için de soramadım.Yapı Kredi Yayınları’ndan Derya’dan “Bir dakika, emin olamadım. Romanı dünyada ilk kez ben mi okuyacağım?” diye teyit almam gerekti...Daha önceki bir söyleşimize, başyapıtı sayılan ‘Kara Kitap’ı Geçebilecek mi?’ diye başlık atmıştım.Nobel tatminini yaşadığı, gençlik enerjisiyle ‘Kara Kitap’ gibi bir doruğa ulaştığı için pek emin değildim.‘Kafamda Bir Tuhaflık’ın ilk çıktılarını birkaç gün yanımda taşıdım.Ama büyük bölümü tabii ki son iki güne kaldı.Sürekli kahve içerek, biraz iş gibi, stresle okumam gerekti.Ama kahramanı bozacı Mevlut, değişen İstanbul sokaklarında, inatla her boza satmaya çıktığında, ruhumu, kalbimi ele geçiriyordu.Sabah 06.00 gibi son sayfalara geldiğimde, Mevlut ile Samiha ile vedalaşma fikrini kabul edemiyordum.Final ise beni öyle bir hale soktu ki...İtiraf edeceğim... Kalp kırıklığı mı, umut mu, anlayamadığım tuhaf bir duyguyla hüngür hüngür ağladım.İstanbul’a, kargacık burgacık binalara, burnumuzun dibindeki onca bahtsızın hikâyesine aynı gözle bakamayacağımı hissettim.Biriyle konuşmak istedim ama hepsi uyuyordu.Kitabı bırakıp derhal Pamuk’a soracağım soruları hazırlamam gerekiyordu, yapamadım.Balkona çıktım...İstanbul’a baktım, 15 milyon kişinin hayatını düşündüm.Tıpkı Mevlut gibi, hepimizin dertlerini, hayallerini gökyüzünün kızılına karışıyor gibi gördüm.Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Yorumum kişisel beğeninin, zevkin ötesine geçemez.Ama biliyorum ki, o bir sonraki kitabını yazarken aklımdaki soru artık “Kafamdaki Tuhaflık’ı geçebilecek mi?” olacak...Bence bir seyyar satıcının hayatı üzerinden yazdığı, Türkiyemizin destanı.Bakalım, Orhan Pamuk benim gibi düşünüyor mu...Bu romanı yazarlık yaşamınızda nereye koyuyorsunuz?Her zamanki romanlarımdan biri gibi düşünmek istiyorum ama öyle olmadığını biliyorum.Ne açıdan?Bazı bakımlardan eskileri gibi. Kahramanlarım en iyi bildiğim yer olan İstanbul’da yaşıyor. Ama bu sefer Nişantaşlı değil. Kuştepe benzeri Duttepe, hayali bir tepe olan Kültepe ya da 1970-2000 arası Tarlabaşı, Gazi Mahallesi, Cihangir, Feriköy, Gümüşsuyu’nda boza satıyor. Satıcıların dünyası. İlk başta dışarıdan gördüğüm ama hep anlayıp anlatmak istediğim bir âlem. Bütün enerjim özellikle son dört yılda içine girip dünyayı, İstanbul’u, o âlemin içinden görmekle geçti. Romancılık, yazarın kendisini bir başkasının yerine koymasıysa başkahramanım Mevlut olmak için dört yıl uğraştım. Ve evet ‘Mevlut’um’ diye hissetmeye başladım.Neden o insanları anlattınız?Ülkemi anlatmak için. Roman, modernleşmiş orta sınıfların icadıdır ama toplumun hepsini görebilirsiniz. Tıpkı ‘Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi... Orada, 16’ncı yüzyıl Osmanlı ressamları üzerinden bugünkü topluma baktım. ‘Kar’da siyasetin üzerinden Türkiye’nin çelişkilerine... Burada temel hikâye İstanbul’un değişimi. İstanbul’da doğmuş büyümüş olanların birazcık da burun kıvırarak ‘dışarıdan gelenler’ dedikleri. Aslında şehrin sahibi onlardır. Rakamlara bakalım. İstanbul, doğduğumda 1 milyondu. Şimdi 15 milyon. Bu şehirde yaşayan çoğunluğu anlatmak istedim.Zihninizde Mevlut olabildiniz mi?Olduğumu zannettim. Alçakgönüllü olmak lazım. Flaubert’in meşhur lafı vardır. “Madam Bovary benim” der. Dünyayı onun baktığı ayrıntılarla görmeye çalıştım. Mevlut bir sokakta yürür. Bozacıya, yoğurtçuya yönelik tehlikeyi, kendisini kovalayan belediyeyi, bir dostu veya para kazanmakla, esnaflıkla ilgili ayrıntıları görür. Benim aynı sokakta yürürken ilk tepkim bu değildir. Ama romancı olmak, kahramanın gözünden âlemi görmek için kendini terbiye etmektir.Nasıl terbiye ettiniz kendinizi?Romancının iki malzemesi vardır: Bir hayal gücü, iki araştırma. Romanın tarif ettiği geniş manzaradan bahsedelim. İstanbul’daki ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaradan... Burada benim tecrübem vardır tabii ki. Oralarda gezdim, gördüm. Ama en sonunda anlattığım; elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı ya da inşaatçıların hikâyeleri. Bütün bu insanlarla röportajlar yaptım, arkadaşlık ettim. Onlara da dürüstçe söyledim: “Ben bir roman yazıyorum. Konuşur musunuz?” Anlattığım dünyanın içinde derin bir şekilde yaşayan insanlarla görüştüm ya da bazıları benim adıma görüştü. Çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nden 3-4 kişilik bir arkadaş grubu yaptı bunu.Bazı bölümleri okurken “Orhan Bey burada kesin Mevlut olmuş ve yürümüş” dedim.Çok! Özellikle bozacı gibi. Bozacı tesadüf değil. Şiirle yüklü, daha önce kimse kullanmadığı için memnun olduğum bir tip. Boza, gelenekle ilişkili bir şey. Bozayı sattıran bozacının yanık sesidir... Bu lafı bozacı kendi söyler.Ortak söyledikleri bir şey mi bu?Evet, hepsi biliyor bunu. Bozayı tadı için değil, o töreni için, Osmanlı’dan kalma olduğu için, sokakta kış gecesi üşüyerek giden bir insanla temas etmek istediğin için alırsın. Bozacıyı çağırdığımızda Osmanlı’dan birini çağırıyor gibi oluruz. “Bozacı, bozacı! Gel bakayım” derken.... Bir sınıfsal durum da var orada. Rahat, huzurlu, konforlu evlerinde yaşayan burjuvalar, geçmişten, Osmanlı’dan ve yoksulluktan gelen bir adamı çağırıyor. Bastırılmış şeyler aslında.Biraz da hüzünlü değil mi? Elden bir şey gelmeyecek. Bozacı filan kalmayacak gibi görünüyor.Sorduğunuz, benim hayatımın sorusudur. Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.Bozacı kaldı mı şimdi?Var.Çocukluğumda Cihangir’den kışın her gece geçerlerdi.Hâlâ var. Romanı yazdığımı bilen ne kadar arkadaşım varsa arıyor: “Orhan bizim mahalleden geçti.” Dikkat etmiyor insanlar, ben roman yazdığım için biliyorum. Çocukluğumda da severdim. Babaannem pencereyi açsın “Bozacı yukarı gel” desin. Masaldan biri gelmiş gibi gelirdi bana.Ben hem severdim, biraz üzülürdüm hem de “acaba hijyenik mi bu” diye düşünürdüm.Aynen! Gözlüklü çocuk gibi davranırdım.Bazı matrak detaylar var kitapta. ‘Parça’ konulan porno filmler... “Acaba Orhan Bey buralara gitti mi” diye düşündüm.Gitmedim. O sinemanın kültürünü gidenlerden işittim.Pavyona da mı gitmediniz?Gittim. Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum.Roman, Türkiye’nin öyküsü. Yazarken uluslararası okuyucuyu düşünür müsünüz? Nasıl çevirecekler şimdi bozayı İngilizceye?Düşünmüyorsun o sırada. Hikâyenin gerçekliği, buraya ait olması seni heyecanlandırıyor. Bozayı çocukluğunda içmişsin. Hayal gücünü yüksek bir şekilde çalıştırırsın. Ama hikâyeyi toparlarken yine de evrensel yanını düşünüyorsun.Kitabınızın ilk paragrafında “12 yaşında İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı” diye bir bölüm var. İstanbul dünyanın başkenti mi?İstanbul da bu roman da o cümleyi hak ediyor. Kalemin ucuna geldi. İddialı bir cümle ama yazdığım için memnunum. Açıklamak istemiyorum neden yazdığımı. Öyle hissediyorum. Kişisel hayat hikâyemde önemli bu. Flaubert 1850’de İstanbul’a geldiğinde pek çok mektup yazmıştır: “Bir gün dünyanın baş şehri burası olacak” demiştir. Flaubert yanıldı. 50 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Osmanlı’nın son 10 yılında yapılmış metro, dünyanın ilk metrosuydu. İmparatorluk kapitalizme ulaşsaydı o metro, Paris metrosu gibi bir şey olacaktı. Halbuki ben bütün çocukluğumu “Aaa Batı’da metro var, bizde yok” diye geçirdim. Belki o eziklik benden de gitti artık. İstanbul için ‘dünyanın başkenti’ kelimesini bundan 20 yıl evvel yazdığım bir romanda kullanamazdım. Hatta gülünç bulurdum. Şimdi biraz gururla söylüyorum. Orada bir iddia var.Nasıl çıktı bu iddia ortaya?Son 20 yılda büyük bir zenginleşme oldu. Merkezi İstanbul’du. Yalnız İstanbul değil hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir ekonomik büyüme oldu ve dünyaya bakışımızı değiştirdi. Yeni sorunlar çıkardı ama burayı başka bir şehir haline getirdi. Buna “Şehrimizi mahvettiniz” diye itiraz edenler var. Bu itirazların bir kısmı doğru. Kitabımda en çok uğraştığım şey, bu değişimin ahlaki sonuçları. Şehrin tarihiyle ilgili sonuçlarını, dürüstçe, adil olmaya çalışarak kahramanların üzerinden irdelemeye çalıştım.10 yıl öncesine göre ne durumdayız? Kitapta anlattığınız vahşi bir dönüşüm süreci var. Bu süreç tamamlandı mı?Ne yazık ki devam edecek. İstanbul’un yüksek binaları hakkında araştırma yaptım. Şu anda çoğumuz silueti bozuyor diye şikayet ediyoruz. Bu gördüklerimiz, biraz araştırınca görürsünüz, gelmekte olanın yarısı. Heybedeki turp daha büyük yani. Kitabım, şehir böylesine acımasızca, amansızca, -bunu bazıları güzel de bulabilir- değişirken orada yaşayan insanın ruh halini, şehre ait olma duygusunu anlamak istiyor. Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığım alıntı var: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor...”Acı çekiyor...Şehrin manzarası değişince, eski manzarada büyümüş insan acı çekiyor. Hafif bir öfke taşıyor.Baudelaire’in 19. yüzyılda yaşadıklarını biz şimdi mi yaşıyoruz?Kesinlikle. Haussmann’ın yaptığı yıkım Paris’te gerçekten pek çok kalp kırmıştır. Bizim de kalplerimiz kırılıyor ama gelecek kuşaklar bunu kalp kırıklığıyla anlamayacak. Zenginleşmenin getirdiği değişimi, öfkeyle yaşayan insanı anlamak istedim. 50’ler, 60’lar, 70’ler, dededen kalma ahşap konağı yıktırıp yerine beton yapan, sonra da hem kendi yıkan hem de “Gördün mü ya ahşap konağı yıktılar, beton yaptılar. Tu Allah belasını versin” diyenler... Bugün yaşadığımız aynısı değil mi? O çirkin TOKİ’ler için hem “Hay Allah belalarını versin” diyoruz, hem de biliyoruz ki burada da bazı insanlar yaşayacak. Bunlar aynı zamanda Mevlut’un ikilemleridir. Mevlut hem zengin olmak hem geleneğe bağlı kalmak istiyor. Mevlut’un ikilemi, Türkiye’nin ikilemi. Hem zengin olup hem de eski ahlakını, geleneğini, kültürünü koruyamıyorsun. Zenginlik bir zaman sonra yozlaşma getiriyor.Romanda çok farklı bir teknik var. 10’a yakın karakteri konuşturuyorsunuz. Bu sık görülen bir yöntem mi?Hayır, ilk defa ben yaptım ve çalıştı. Masumiyet Müzesi’nde ne yaptım? Bir roman bir de müze... İlk defa... Bu o kadar iddialı bir şey değil ama mütevazı bir şekilde elimden geldiğince söyleyeyim.Dünya romanında bu var mı?Yok. Masumiyet Müzesi’ni ilk yaptığımda “Böyle bir müze var mı” diye soruyorlardı.Adı var mı?Yok, birlikte şimdi bulalım istiyorsan.Çok sesli roman gibi. Bence çok zenginleştirmiş.Evet, devam etmeyi düşünüyorum.“Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...” William Wordsworth’un bu sözleri kitaba adını vermiş. Yaşadığınız zamandan ve mekândan memnun musunuz?Evet memnunum, çünkü ben bir şehrin bir milyondan 14 milyona geçişini, 62 yılda gördüm. Bunu görmüş kaç romancı var ki? Ben yazmaya başladığım zaman insanlar bu konuyla ilgili değildi. Köy romanıydı önemli olan. Ben İstanbul’u yazdığım için “Yanlış bir iş mi yapıyorum” diye utanıyordum. Ama sonra hikâye buraya döndü.İstanbul’u yazmak ayıp bir şey miydi?Ayıp değil de ilgilenilmeyen bir şeydi. Marjinal romancılar yazardı onları. İstanbul yazarı Tanpınar’dı. Halbuki ben yazmaya başladığımda Fakir Baykurt’tan Yaşar Kemal’e Türk romanının ana gövdesi köy romanıydı. Haklıydılar da. Yoksul bir ülkeydi ve okumuş yazmış olmak da bu ülkenin geri kalanıyla ilişki, empati kurma çabasıydı. Ama şimdi anlamak için 14 milyon kişi var. “Aaah eski İstanbul’un nostaljisi” diyen 14 milyon kişiyi anlamaya ne dersin arkadaş? Sorum budur.Kayıp güzel günler, eski zamanların güzel insanları... Böyle şeyler var mıdır gerçekten?“Eskiden satıcılar daha az hile yapıyordu, hayat daha güzeldi.” Hepimizin içinden geçen ama düşününce pek doğru olmayan şeyler. Eski zamanlarda daha iyi insanlar daha güzel zamanlar olduğu şiirsel gerçeğini şiir olarak kabul ediyorum. Nesnel gerçek olarak ise bu kitapta olduğu gibi sorguluyorum. Ama şiir olmadan, geçmişe bağlılık olmadan Mevlut’unki ya da Mevlut’un müşterileri gibi “Bozacı bozacıı” diye sırf o sesle yaşamak da mümkün değil.Bastırılmışlık, görücü usulü evlilikler, içine parça konulan filmler, bir bakışa âşık olup hayatını karartan insanlar, rakı içen kocasından dayak yememek için erken yatan kadınlar... Bunlar hâlâ var değil mi?Kitabım aslında özellikle kadınların Türkiye’de ezilmesiyle ilgili. Onu da sloganlarla değil günlük ayrıntılarla göstermek istedim. Kocasından dayak yiyen kadınlar ya da benim en sevgi, şefkat duyduğum Vediha. Türkiye’ye dışarıdan bakıp eleştireceksek en büyük şey kadının toplumdaki yeri. Siyasetçilerimiz de maşallah çok düşüncesiz. Hatta kavga çıksın diye demeçler veriyorlar.Cumhurbaşkanı’nın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” açıklamasından söz ediyorsunuz.Cumhurbaşkanı sonra düzeltti. “Ben onu kastetmedim” diyerek işin içinden çıktı ama bir siyasetçi “Kadınlar sokakta gülmemeli” dedi. Düşüncesizce edilmiş laflar. Türkiye’de arsalar, evler, fabrikalar, eşyalar... Bunun ne kadarı kadının üstüne, ne kadarı erkeğin? Bir rakamlara bak, ondan sonra eşitlik, fıtrat falan de. Bunu değiştirmeden modern olunmaz. Tabii, acaba Cumhuriyet’te ne kadar değişti bu, ona da bakmak lazım.Dünyaya kadın olarak gelmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu?Türkiye’den çıkan çok parlak kadın yazarlarımız var.Peki sizin için işler farklı olur muydu?Şu olurdu herhalde: Kendimi gençliğimde savunamazdım. Ben yine de aileme “Romancı olacağım” diyebildim. Kız olsaydım bunu yapamazdım.Direnemez miydiniz?Direnemezdim evet.Sizin evde bile?Evet direnemezdim. Şimdi anne-babama haksızlık etmeyeyim ama en sonunda kadın, özgürlüğü ailesinden ya da kocasından hoşgörü gördüğü kadar alabiliyor. Ama bir kadını düşünebiliyor muyuz, evde kendi kitaplarıyla yaşayacak, toplum da onu hoş görecek. Kolunu bükmeyecek. Yapamazdım. Ben aileme ve çevreme “Romancı olacağım. Ne birine emir verip çalıştırmak istiyorum ne birinden emir alarak çalışmak. Kendi başıma yaşamak istiyorum. Şuradaki küçük evin kirası da bana yeter” deyip ilk 10 yılımda bir romancı olarak kendimi korudum. O zaman romancılık gelirim yeterli değildi. Kadın olsaydım hayal etmesi bile zor. Bu ülkenin bütün kadın yazarlarına saygı duyuyoruz.Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?Böyle bir soru bekliyordum. 12 Eylül oldu, romanları yazıldı. Ben istemedim. Çok sıcak olduğu için. Ama 12 Eylül romanlarında anlatılan siyasi, tarihi gelişmeleri 12 Eylül’den bahsetmeden yazdım.Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp “Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme” demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. “Yerlerde sürünüyor” demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum “Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış” diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir...İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti. Toplumdan, devletten, sistemden içimi rahatlatan bir yanıt alamadım. Bunların üstünün kabaca örtülmesi toplumun önemli bir sorunu, utancı.Neden böyle?İletişim sorunu ve muhalefetin başarısızlığı. Muhalefet partilerinin eski bürokratik, aşağılayıcı, Mevlut’a yaptıkları gibi “Gel bakayım buraya” dediği insanların öfkesi de var.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Nobel, kararlarını objektif mi veriyor? Asla! Bunları gördük, görüyoruz” açıklamasını nasıl karşıladınız?Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, Cumhurbaşkanı! (Gülüyor)Roman bitti. Şimdi sırada ne var?Bir eksiğim varmış gibi hissediyorum, kısa roman yazamıyorum sanki. Bir çocuğun bakışına yaklaşarak kısa bir roman yazmak istiyorum. Ne olacağını tam ben de bilmiyorum.Kahramanı çocuk olan bir öykü mü?Ergenlik yaşındaki bir çocuğun dünyasını, büyümesini, gerçek ve hayali babasıyla kavgasını yazmak istiyorum. 16-17 yaşında birinin dünyayı, cinselliği ve ergenlikten yetişkinliğe geçmesini, sorumluluklarını anlatmak istiyorum.Kızınızdan esinlendiğiniz bir şey mi?Hayır. Yazın para sıkıntısı yüzünden çıraklık yapan ama Mevlut kadar yoksul olmayan, orta sınıf bir çocuğu anlatmak istiyorum.Artık esas soruyu sorabilirim... ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ sizin en güçlü romanınız olabilir mi? ‘Kara Kitap’ı aştınız mı sonunda?Bilmiyorum, onu başkalarına sor. Ama kapsadığı alan, girmek istediği insanın çeşitliliği ve zenginliği, dayandığı araştırma, verdiğim vakit ve hayal gücü olarak çok şey gitti bu kitaba. Hiçbir kitabımı bu kadar elememiş, kesmemiştim. 700 sayfa da çıkabilirdi. Çok zengin bir malzeme var. Kitabımın içindeki insanlığa güveniyorum. Çok büyük bir hakikatin içinden geliyor. Şehrin gürültüsünü, bütün o 12 milyonun sesini duya duya yazdım. Onun bir gücü var. Hikâyelerin hepsi özgün. İster ticari ister insani ister siyasi olsun. Bunların özgünlüğü, değişikliği, yeniliği dünyanın hiçbir yerinde yok. O bakımdan, elinde çok iyi bir şey olan birinin güvenini taşıyorum. Ama ötekilerle karşılaştırmak istemiyorum. Romanlarım çocuklarımdır. Yeni çocuğumu övmek için eskileriyle karşılaştıramam. Yine de önü açık bir evladım olduğunun farkındayım. (gülüyor)Hiç aşk mektubu yazdınız mı?İki tür aşk mektubu var. Biri ilişkiniz olan insana tatlı sözler... O kolay. Bir de bir kere gördüğün birini mektubun kararlılığıyla tavlamak. Kızla erkeğin yan yana gelmediği toplum bu demek. Tatlı dilinle, insanlığınla, hayal gücünle doğrudan konuşamıyorsan başka ne yolun var? Erkek, mektupla ısrar ederek verdiği değeri gösterir. Tığla iş yapar gibi... Cevap geldi mi, eline geçmedi mi yoksa geldi de beğenmedi mi... Bunları, belki bütün insani durumları kenarından bir kaşık tatmışımdır. Bunun ne büyük acı olacağını...Çok hayranınız var. Ama bir o kadar gıcık olan da... Maalesef eleştiri bizde nefret ile el ele yürüyen bir şey. Bunu nasıl idare ediyorsunuz?İdare ettiğimi söyleyemem, edemiyorum. Basmakalıp bir laftır ama meyve veren ağacı taşlarlar Türkiye’de. Siyasi yanı da var. Mesela Ermeni katliamından bahsetmek istemiyor, duymak istemiyor, hak verebilirim. Bunlara itirazım yok. Hak vermediğim, erkek kıskançlığı. Özellikle benim yaşımda, iddialı, önemli olmak isteyen erkeklerin kıskançlığıyla baş etmek zordur. En kötü yanı, siyasi bir maske edinip insanları etkileyebilmesidir.T24
Kameralara Yakalanan En Karizmatik 25 Baykuş
Baykuşlar delici bakışları ve derin derin bakan gözleriyle kesinlikle çarpıcı hayvanlardır. Tarih boyunca farklı kültürlerde ölümün habercisi, kıyamet, kötü alametler ve bilgelikle ilişkilendirilmişlerdir. Fakat o koca gözleriyle artık sevimlilikle de onları anabiliriz.İyi eğlenceler dileriz...
Gözünüzü Kapatıp Dinlediğinizde Sizi Başka Alemlere Taşıyacak 25 Şarkı
Bildiniz değil mi? Hani böyle gözünüzü kapatırsınız, muhtemelen kulaklığınız takılıdır, o melodilere ve şarkıcıların sesine kendinizi kaptırıp dinlersiniz ya. Bambaşka alemlere gidersiniz. Bazen huzur bulursunuz, bazen içiniz acır. Uzun sürer ve yine de yetmez. Adeta bir meditasyondur. İşte öyle şarkılardan bazıları. (Bazıları bonuslarıyla birlikte)
Russell Crowe: 'Avustralya'yı Müslümanlar Keşfetmiş Olabilir'
'The Water Diviner' filmi için Türkiye gelen Russell Crowe ilginç bir iddia ortaya attı!'The Water Diviner' filmi için Türkiye'ye gelen Hollywood'un ünlü aktörlerinden Russell Crowe , son dönemde Amerika kıtasını Müslümanların keşfettiği yönündeki tartışmalara farklı bir bakış açısı getirdi. Crowe, Yeni Zelanda ve Avustralya'yı da Müslümanların keşfettiği konusunda 'Bazı haritalar görmüştüm ben de... Tarih ilginç bir konu değil mi?' dedi.Hürriyet gazetesinden Savaş Özbey , 26 Aralık'ta vizyona girecek 'The Water Diviner' filminin yönetmeni Russell Crowe ve Cem Yılmaz , Yılmaz Erdoğan ve Olga Kurylenko ile konuştu. Esprili sorulara, aynı şekilde karşılıkla verilen cevaplar ile farklı bir söyleşi ortaya çıktı. Özbey'in 'Aralarında bir seçim yapmam gerekseydi bu üç erkeğin üçünü birden isterdim' başlığıyla yayımlanan (7 Aralık 2014) söyleşisi şöyle:Birlikte çok eğlenen dört yakın arkadaş Russell, Olga, Cem ve Yılmaz’la basın gösterimi-gala arasında, bir sinema fuayesinin keyifli koltuklarında, bir kahkaha bin ayıp örter kıvamında...Başrol oyuncuları Russell Crowe, Olga Kurylenko, Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz arasında paslaşmalar gırla, o pasları mükemmel tekniklerle gole çevirmelerse, yılların dostluğu kıvamında. Her şey Russell Crowe’un, yeni filminin tanıtımına gelenleri Türkçe ‘merhaba’ sempatisiyle avlaması... Ve Cem Yılmaz’ın da bu pası, kalabalığa ‘Hello’ deme kurnazlığıyla karşılayıp, topu 90’dan en gıdıklanan yerlerimize takmasıyla başladı. Kararını Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’da kıldı ama belli ki İstanbul’da 50’den fazla oyuncuyla görüşen Russell Crowe, sadece ekibine cast değil, sonradan iyi dost olabileceği, elektriğinin tutup, gerçekten eğlenebileceği arkadaşlar da arıyormuş. Bulmuş da. Mevzuunun özeti bizzat Crowe’dan: “Öyle iyi anlaşıyoruz ki arkadaş değil, kabile gibiyiz.” Ve işte sonuç...Endişeli yüreklere sular, ulusal kaygılara müsekkinler serpilsin: Russell Crowe’un Çanakkale Savaşı için çektiği ‘The Water Diviner-Son Umut’, sağ gösterip sol vuran James Bond’lardan, ters köşeye yatıran ‘Taken’lardan fersah fersah uzakta, karış karış Anadolu’da; hatta şaşırtacak kadar bizden/içimizden. Hatta Crowe’un Kuvayı Milliyecilerle öyle bir kader yolculuğu, öyle bir silah arkadaşlığı var ki, Yunanistan ayağa kalkacak, lobiler hop oturup hop kalkacak! Onu artık Meriç’in batısı düşünsün; biz dönelim suyun bu yakasına...Peki filmin Türk kahramanları için “Artık Batı’ya açıldılar, Hollywood’dan aşağısı kurtarmaz” öngörüleri ne kadar doğru? Cem Yılmaz’a sorsanız, hiiç de sanmıyor: “Beraber seti paylaştığınız insanların kimler olduğu önemli tabii ama benim için, bir film setinde olmaktan daha büyük bir hayal yok. O da zaten gerçekleşmiş bir hayal.”Böyle diyor ama Avustralya Akademisi’nin onu değil de Yılmaz Erdoğan’ı ‘En iyi yardımcı erkek oyuncu’luğa aday göstermesi mevzuuna pek bozuluyor, konu açılınca ortamları terk ediyor. O terk ettikçe, Yılmaz Erdoğan arkasından röveşatayı çakıyor: “Yahu bir türlü içselleştiremedi bu konuyu bu çocuk!”Filminiz için iki Türk yıldız seçtiniz: Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan. Birinin isminin diğerinin soyadı olması biraz tuhaf gelmedi mi?Russell : Bak bunu iki yıldır hiç fark edememişim. Vay canına! Ne kadar şanslı bir adamım ki hayatımda senin gibi biri var Savaş. (Olga kahkaha atıp Cem’in kucağına yıkılıyor)Biz Türkler tarihimizle ilgili iyi filmler izlemeye pek alışık değilizdir. Ya Türk seyircisi bu alışkanlığından vazgeçemez de filme gitmezse?Russell : Bana yansıyanlar onu göstermiyor. Bugün görüştüğüm gazeteciler, Avustralya’da yaşayan Türkler, iş ortaklarımız... Hepsi filmdeki bu ‘Türk perspektifi’nden etkilenmiş durumda.Bir gün siz de bir Yılmaz Erdoğan ya da Cem Yılmaz filminde oynar mısınız?Cem : İnanmazsınız, Russell da bayılır küçük bütçeli prodüksiyonlarda oynamaya!Russell : Ben bu tür gelişmelere hep açığımdır... Ama ben sadece bütün kararları kendim aldığım zaman keyfim yerinde hissediyorum.Cem : E o zaman ver kararını Russell!Casting için yeterince araştırma yaptığınıza gerçekten inanıyor musunuz? Mesela Olga yerine Nurella daha çok yakışmaz mıydı ‘The Water Diviner’a?Olga : Nurella kim ki?Bizim ulusal bir yeteneğimiz ve aynı zamanda eski bir Metallica üyesi...Cem : Hahhahha şaka yapıyor Russell, sakın cevap verme buna.Russell : Sanırım casting tercihlerimden son derece memnunum. Dedim ya denge iyi kuruldu ve Türk sinemasının efsaneleriyle çalıştım bu filmde.Tamam son bir soru: Türk siyasetiyle ilgileniyor musunuz? Mesela Yeni Zelanda ve Avustralya’yı Müslümanların keşfettiğini biliyor muydunuz?Cem : Ne? Yok artık!Russell : Evet, olabilir. Bazı haritalar görmüştüm ben de... Tarih ilginç bir konu değil mi?Şimdi Olga’ya birkaç sorum olacak...Russell : Duymak için sabırsızlanıyoruz. Baksana Olga da çok heyecanlı senin tuhaf soruların için!Olga sen çok güzel bir kadınsın. Bu konuda otorite sayılırsın. Sence üçü arasında en yakışıklısı hangisi?Olga : Yılmaz, Melbourne’den İstanbul’a uçuşumuz boyunca bunu Türkiye’de söylemem için şu cümleyi ezberletti: “Yilmaz, Cem’dan dahha yakijikli...”Cem : İteleye iteleye ancak bu kadar!Olga : Biliyor musun bence üçü de tepedeki adamlar ve eğer bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, üçüne de yürürdüm.Cem, Yılmaz ve Russell : Öhöööööö... Dur orada! Bir sonraki soru lütfen!Olga : Ya niye öyle diyorsunuz? Birden çok erkeği olan kadınlar var. Hindistan’da galiba. Üçünü de isterdim.Güzel olduğun kadar akıllısın da. Peki sence üçünün arasında para kimde?Olga : Cevap çok açık değil mi? (Gözünü Russell Crowe’a deviriyor)Kadınların kendilerini güldürebilen erkekleri seksi bulduğu söylenir. Ya bu Cem, bize mi komik geliyor, yoksa yabancı gözüyle sen de eğlenceli buluyor musun?Cem : Ne sorup duruyorsun, birbirimizi seksi bulduğumuz çok açık değil mi işte?Olga : Bazen Türkçe konuştuğu, tek kelime anlamadığım zamanlarda bile gülmekten öldürüyor beni. Şu surata baksana!Ailenin fala, senin de Türk kahvesine düşkün olduğunu biliyoruz. Kahve falı bakmayı öğrenecek misin?Olga : Tabii tabii araştırmalarım devam ediyor. O şekillerin ne manaya geldiğini tek tek çözmem lâzım.Cem : Hatırlasanıza İstanbul’a ilk gelen ekipte Anna ve Janett diye iki makyöz vardı. Kahvenin telvesini de dikmişlerdi kafaya. Dur n’apıyorsun diyemeden, istikbalini içti kadın!Olga : İstikbalini içti! Hahhahah... Aslında biz Ukraynalılara Türk kahvesi yabancı bir şey değil. Evlerde herkes yapar. Hatta özel bir pişirme aleti de vardır, cezve.Cem : E ‘cezve’ bizde de cezve!Olga : Aaa siz de mi cezve diyorsunuz! Şimdi anladım nereden geldiğini.Russell : Gördün mü Savaş? Osmanlı...Olga, film için Türkçe dersleri aldığını biliyoruz. Ama burası Türkiye. Hiç ayıp kelime öğretmediler mi sana?Cem : Biz hiç öyle şeyler yapar mıyız?Olga : Aslında hep güzel şeyler öğrettiler: Çok guzeel, lisanı münaysip...Russell : Pek de alışıldık bir durum değil. İnandın mı bu cevaba?Yılmaz : Aslında ben öğrettim ama hatırlamıyor.Filmin bir sahnesinde “Kavga arıyorsan, git, Kuvayı Milliye’ye katıl!” diyorsun. Bu replik, oradaki halin o kadar Cem Yılmaz ki... Acaba o dönemde yaşasan Kuvayı Miiliye’ye katılır mıydın?Cem : İşte bu yüzden beni filmine aldı adam. Hissettiii benim ruhumun tam Kuvayı Milliye olduğunu.Filmde söylediğin ‘Hey Onbeşli’ türküsünü kendin seçmişsin...Cem : Birkaç alternatif vardı ama bazıları daha önce çok kullanılmıştı. ‘Onbeşli’ içlerinde hem en güçlüsü hem de çok kullanılmamış olandı.Dün gece 28 sayfa Cem Yılmaz-Russell Crowe’ google’ladım. Yarısından çoğu Twitter’da birbirinizi unfollow (takibi bırakma) ettiğinizle alakalıydı. Nedir bu Twitter meselesi? Şimdi asayiş berkemal mi, herkes birbirini takip ediyor mu?Olga : Tabii ki biz bir aileyiz.Russell : Takip, aşk demektir...Cem : Bunu bize daha ilk başta tembihlediler: Eğer birini yürekten seviyorsan, onu takip edersin Twitter’da.Yılmaz : Birbirinizi retweet’leyin dediler.Russell, Hollywood’daki bütün güzel kadınları tanıyor değil mi? Seni de tanıştıracak mı Nicole Kidman falan hepsiyle?Cem : Çoktan tanıştırdı bile. Ama sanatsal açıdan. Biz Russell’la kadınlar söz konusu olduğunda yetenek açısından ele alırız konuyu. Güzellik mi, yetenek mi sorusu söz konusu olduğunda benim için akan sular durur: Yetenek! Russell da öyledir. Hep yetenek konuşup durur.Yılmaz : Benim bu röportajın nereye gittiğine dair ciddi endişelerim var çocuklar!Abi sen başrolsün ama sana dönücem... Önce Olga’ya bir sorum var.Yılmaz: Tabii keyfine bak Savaş.(...)Abi dönüyorum hemen sana. Cem’e şu Twitter’daki unfollow mevzuunu bir sorayım...Yılmaz : Tabii tabii, buyur...(...)Şahane bir röportajdı, vakit ayırdığınız için dördünüze de çok teşekkür ederim.Konu : Çocuklarını Çanakkale’ye savaşa gönderen bir babanın, haber alamayınca onları bulmak için geldiği Türkiye’de yaşadığı maceralarSüre : 111 dakikaTür : Savaş-dramaT24
İlk Kültür Bakanı Talât Sait Halman Vefat Etti
Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı Talât Sait Halman vefat etti. Halman, 'Sir' ünvanı kullanabilmesini sağlayan 'Knight Grand Cross' pâyesini İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'ten almıştı.Bilkent Üniversitesi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Türkiye'nin ilk Kültür Bakanı ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Talât Sait Halman, 5 Aralık Perşembe günü geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Halman, 12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından kurulan Nihat Erim hükümetinde Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı olmuştu. 13.07.1971’de göreve başlayan Halman’ın bakanlığı yalnız beş ay sürmüştü.Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Halman'ın vefatı dolayısıyla mesaj yayımladı. Çelik, 'Özellikle Shakespeare çevirileri ile edebiyatımız ve tiyatromuz için büyük kazanımlar sağlayan Prof. Dr. Halman, ardında bıraktığı eserlerle daima hafızalarda yerini koruyacaktır' dedi.İstanbul'da 1931'de doğan Halman, Robert Kolej'i bitirdikten sonra, yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde tamamladı. 1953-1960 arasında Columbia Üniversitesi, 1966-1971 ve 1972-1980 arasında Princeton Üniversitesi, 1984-1986 arasında Pennsylvania Üniversitesi'nde Türk Dilli, Edebiyatı ve Kültürü; İslam ve İslam Kültürü ile Ortadoğu konularında dersler verdi.Halman, 1986-1996 arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü'nde bölüm başkanlığı yaptı. 1998'de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü'nün kurucu başkanlığını yapan Halman, 2005'ten bu yana da İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyordu.Halman, Kültür Büyükelçiliği, UNİCEF Türkiye Milli Komitesi başkanlığı, UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği, ABD PEN Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve Journal of Turkish Literature'ın baş editörlüğü görevlerini de üstlenmişti.Talât Sait Halman, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü, Columbia Üniversitesi Thornton Wilder Çeviri Armağanı, Rockefeller Vakfı Bilimsel Araştırma Bursu, Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü, UNESCO Madalyası, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinden fahri doktora ve İngiltere'den 'Sir' ünvanını kullanabilmesini sağlayan Knight Grand Cross Ödülü'nü almıştı.Halman'ın 70 telif ve çeviri kitabı, 3 bin kadar makalesi, 5 bini aşkın şiir çevirisi bulunuyor.Al Jazeera Turk
Morrissey Konseri Ertelendi
Avrupa turnesi kapsamında 7 Aralık 2014 Pazar akşamı Volkswagen Arena'da gerçekleşmesi planlanan Morrissey konseri, sanatçının turne organizasyonunda ortaya çıkan lojistik gecikmeler nedeniyle ertelendi.Dün gerçekleşmesi planlanan Atina konseri de ertelenen Morrissey'in İstanbul konserinin yeni tarihi en yakın zamanda açıklanacak.T24
2. Dünya Savaşı'nın 5 İlginç Subayı
2. Dünya Savaşı, elemleriyle, trajedileriyle, kahramanlıklarıyla acı dolu bir tarihi olay. Ülkemiz bu savaşa girmediyse de, savaş ve takip eden gelişmeler, bütün dünyayı derinden etkiledi.Bu savaş boyunca öne çıkan subaylardan beşine dair bilgiler okuyacaksınız. Aralarında eğlenceli olanlar da var, kahramanlığıyla öne çıkanlar da. 3.sünün mutlaka çıkacaksa Dota 2 turnuvalarıyla yapılması temennimiz.
2014'te Yayınlanmış En İyi Fragmanlar
'MOVIECLIPS Trailers' tarafından hazırlanan video da 2014 yılında yayınlanmış en iyi fragmanlar yer alıyor. Liste aşağıdaki gibi;Whiplash http://goo.gl/lLg4olBegin Again http://goo.gl/87jYaoPitch Perfect 2 http://goo.gl/N41Nw3Strange Magic http://goo.gl/trmMPiPan http://goo.gl/GGjW40Big Hero 6 http://goo.gl/1w8VNoBeyond the Lights http://goo.gl/oQS9ZiCinderella http://goo.gl/vDKSouFrank http://goo.gl/D97wkbJimi: All is By My Side http://goo.gl/GSK5jqFurious 7 http://goo.gl/Cgd3qhPenguins of Madagascar http://goo.gl/85W8tsAnnie http://goo.gl/icgTL1Guardians of the Galaxy http://goo.gl/UASO7zPeanuts http://goo.gl/RkZqeIInherent Vice http://goo.gl/E4jbd4Tusk http://goo.gl/CmcOLWThe Lego Movie http://goo.gl/5hlV6eThe Interview http://goo.gl/EaJXs7MInions http://goo.gl/lkoj9LStar Wars Episode 7 http://goo.gl/Jck3JNDumb and Dumber To http://goo.gl/TXyp9yThe Book of Life http://goo.gl/AP6uINThe Grand Budapest Hotel http://goo.gl/Sfgp4FHow to Train Your Dragon 2 http://goo.gl/hyRzdTUnbroken http://goo.gl/uHc1LmBirdman http://goo.gl/TA1aGi22 Jump Street http://goo.gl/B9ItFlGone Girl http://goo.gl/4zE8iBNightcrawler http://goo.gl/8or7D8Godzilla http://goo.gl/Uc59U9Mad Max: Fury Road http://goo.gl/h7UxhdExodus: Gods and Kings http://goo.gl/2PVxQiInterstellar http://goo.gl/VKTSDECaptain America: The Winter Soldier http://goo.gl/Z8R5itEdge of Tomorrow http://goo.gl/9M291xNymphomaniac: Volume I http://goo.gl/j8EmDVFifty Shades of Grey http://goo.gl/OH5BipNeighbors http://goo.gl/pA2RF2Under the Skin http://goo.gl/hxM3O5The Amazing Spider-Man 2 http://goo.gl/Qtf0aNTeenage Mutant Ninja Turtles http://goo.gl/tr9BlTThe Zero Theorem http://goo.gl/lVAuVDMen, Women, and Children http://goo.gl/ibMGwTAvengers: Age of Ultron http://goo.gl/Vdc9PlLucy http://goo.gl/cQjekXX-Men: Days of Future Past http://goo.gl/HPU8jW300: Rise of an Empire http://goo.gl/VTIQSxMaleficent http://goo.gl/cTgAtWThe Signal http://goo.gl/e2KzCZThe Hunger Games: Mockingly Part 1 http://goo.gl/DGzvBWTransformers: Age of Extinction http://goo.gl/NmeEIvThe Hobbit: Battle of the Five Armies http://goo.gl/xsrEslJurassic World http://goo.gl/8exN6xInsurgent http://goo.gl/UNXHmGKingsman: The Secret Service http://goo.gl/d8eeQwSin City: A Dame to Kill For http://goo.gl/vrf8GwInto the Woods http://goo.gl/I8P1xXWhite Bird in a Blizzard http://goo.gl/07RW6vWish I Was Here http://goo.gl/hxVuWyWinter’s Tale http://goo.gl/89RTjvOnly Lovers Left Alive http://goo.gl/lOuXUiWild http://goo.gl/zpVBnJThe Skeleton Twins http://goo.gl/cE1CtAThe Better Angels http://goo.gl/dHTKwTErnest and Celestine http://goo.gl/tV0cFkThe Tale of Princess Kaguya http://goo.gl/M0H2AnEx Machina http://goo.gl/riXg5ySnowpiercer http://goo.gl/jfGp4KJupiter Ascending http://goo.gl/EnghPYTomorrowland http://goo.gl/mdYd2PUnbroken http://goo.gl/uHc1LmThe Maze Runner http://goo.gl/4ODFklThe Boxtrolls http://goo.gl/0Mj6VCDawn of the Planet of the Apes http://goo.gl/kjm8F4Fury http://goo.gl/uCUHqmHome Sweet Hell http://goo.gl/rEnPTQThe Fault in Our Stars http://goo.gl/Bxs3u2
Rolleri Uğruna Tanınmayacak Hallere Bürünen 25 Başarılı Oyuncu
Bir oyuncunun rolü için onlarca kilo alıp vermesi, saatlerce süren makyajlara katlanması ve bunların yanında harika bir oyunculuk sergilemesi beraberinde bol bol ödül de getiriyor görüldüğü üzere. İzleyiciye ise şaşkınlıkla izlemek düşüyor.Voldemort, Gollum gibi değişimlerde bilgisayar efekti olduğu için dahil edilmedi. Johnny Depp makyajlarıysa apayrı bir kategoride sayılmaktadır.
57. Grammy Ödülü Adayları Açıklandı
Bu yıl 57.’si düzenlenecek ödül törenin adayları açıklandı. En fazla dalda yarışacak adaylar ise 6 adaylıkları bulunan Beyonce, Pharrel Williams ve Sam Smith oldu.Tam aday listesi;Record of the year:Fancy, Iggy Azalea ft. Charli XCXChandelier, SiaStay With Me, Sam SmithShake It Off, Taylor SwiftAll About That Bass, Meghan TrainorBest new artist:BastilleIggy AzaleaBrandy ClarkHAIMSam SmithBest rock albums:Ryan Adams, Ryan AdamsMorning Faze, BeckTurn Blue, The Black KeysHypnotic Eye, Tom Petty and the HeartbreakersSongs of Innocence, U2Best country album:Riser, Dierks BentleyThe Outsiders, Eric Church12 Stories, Brandy ClarkPlatinum, Miranda LambertThe Way I’m Livin’, Lee Ann WomackBest pop vocal album:Ghost Stories, ColdplayBangerz, Miley CyrusMy Everything, Ariana GrandePrism, Katy PerryX, Ed SheeranIn the Lonely Hour, Sam SmithBest urban contemporary album:Sail Out, Jhene AikoBeyoncé, BeyoncéX, Chris BrownMali Is …, Mali MusicGirl, Pharrell WilliamsBest pop solo performance:All of Me, John LegendChandelier, SiaStay With Me, Sam SmithShake it Off, Taylor SwiftHappy, PharrellBest rock song:Ain’t it Fun, ParamoreBlue Moon, BeckFever, The Black KeysGimme Something Good, Ryan AdamsLazaretto, Jack WhiteSüper Karga
Orwell Gerçekten Sefil ve Alkolikmiş...
İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından George Orwell’ın, Down and Out in Paris and London/ Paris ve Londra’da Beş Parasız adlı anı kitabında bahsettiği sefalet ve hapishane günlerinin gerçekten yaşandığı, bir grup İngiliz akademisyenin mahkeme kayıtlarında yaptığı araştırmayla belgelendi. 1933 yılında yayınlanan Paris ve Londra’da Beş Parasız isimli eserde, olaylar ismi verilmeyen bir karakterin ağzından aktarılıyor. Paris’te İngilizce kursu vermek üzere bulunan bu isimsiz başkahraman, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalır. Günlerce açlık çekerek sokaklarda sabahlamak zorunda kalan genç adam, önce bir otelin mutfağında daha sonra bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulur. Paris’ten, Londra’ya geçmesi ise, zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenmesiyle gerçekleşir. Ne var ki, çocuğun ailesinin tatile çıktığını öğrenmesiyle, bu defa Londra sokaklarındaki açlık ve yokluk günleri başlar.AŞIRI İÇKİ ORWELL’IN AİLESİNİ ÇİLEDEN ÇIKARMIŞAsıl adının Edward Burton olduğu bilinen Orwell’ın, yazdığı anılardaki gibi gerçekten “beş parasız ve sefalet içinde” bir dönem geçirip geçirmediği bugüne kadar belgelenemediği için hep tartışma konusu olmuştu. Orwell, 1932’de yazdığı Clink adlı denemesinde, 1931’de aşırı içki içtiği için hapse düştüğünü ve bir zamanlar ailesinin, aşırı içki içmesinden “illallah” dediğini de anlatıyordu. University College London’dan Dr. Luke Seaber, Londra’daki mahkeme kayıtlarında yaptığı araştırmayla Orwell’ın ifadelerinin, şüpheye yer bırakmayacak ölçüde kanıtlandığını açıkladı. Seaber ayrıcaParis ve Londra’da Beş Parasız’daki anıların gerçekliğine tanıklık eden Brenda Salkeld’a bizzat Orwell tarafından verilen el yazması notları da bulduklarını açıkladı. Seaber, buna rağmen Orwell’ın anılarında eksik kalan ve yanlış bilinen pek çok noktanın henüz aydınlatılmadığının da altını çizdi.Taraf
Fatih Akın'ın 'The Cut' Filmi Türkiye'de Gösterime Girdi
Türkiye’de vizyona girip girmeyeceği merak edilen film, yedi farklı ilde, toplam 24 sinemada gösterilecek…2 Aralık Salı günü İstanbul Nişantaşı’daki bir alışveriş merkezinin sinema salonunda galası yapılan Fatih Akın’ın The Cut (Kesik) adlı filmi, bugün Türkiye’nin farklı illerindeki sinemalarda gösterime girdi.Ağustos ayında Venedik Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen filmin Türkiye galasının geçen Salı günü İstanbul’da yapılmasının ardından The Cut bugün Türkiye’nin yedi farklı ilinde, toplam 24 sinemada gösterilecek.İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Eskişehir, Hatay, Kocaeli ve Muğla/Bodrum’daki sinemalarda vizyona giren The Cut’ın İstanbul galasına, filmin senaristi ve yönetmeni Fatih Akın da katılmıştı.1915 olayları sürecinde Mardin’de yaşayan Ermeni bir ailenin başından geçenlerin konu edildiği filmin Türkiye’de gösterilip gösterilmeyeceği merak konusuydu. Fatih Akın, “Türkiye buna hazır” demişti.Filmin Türkiye’de vizyona girmesine vize çıkmama ihtimaline karşı, The Cut’ın İKSV’nin düzenleyeceği bir film festivali olan Filmekimi kapsamında gösterime girebileceği duyurulmuştu.Hrant Kasparyan / Demokrat Haber
Rüzgarda Yürüyen İskeletler
Hollandalı sanatçı Theo Jansen’in hareket eden PVC heykelleri Miami kıyılarında sergileniyor. Bu heykeller nasıl kendi başına yürüyecek hale gelmiş?‘Rüzgarda yürüyen iskeletler’ adını vermiş sanatçı eserlerine. ‘Yeni bir canlı türünün evrimi’ olarak görüyor onları ve ‘kendi başlarına yaşamaları için’ sahilde bırakacağını söylüyor. Hollandalı sanatçı Theo Jansen, eserlerini heykelden öte bir şey olarak görüyor.Jansen’in yürüyen heykelleri, modern sanat eserlerini sergileyen Art Basel adlı kuruluş tarafından Miami kıyılarında sergileniyor. PVC borulardan ve polimer yelkenlerden oluşan ve hayvan iskeletlerini andıran bu heykeller kimi zaman dans ediyor, kimi zaman yürüyor, rüzgar olmadığında ise hareketsiz duruyor. Herhangi bir motor ya da ses çıkaran alet olmadığı için sahilde yürüyenlere sessizce yaklaşıp korkulu anlar yaşatabiliyor.
Bir Ülkeninin Perde Arkasında Kalan Değişimine Şahit Olacağınız 14 Portre
Koca bir hanedanın çöküşüne, 'Ye' adında genç bir adamın inanılmaz değişimine ve tükenmiş bir ülkenin yeniden küllerinden doğmasına şahitlik eden, bu inanılmaz fotoğrafları; 90 yıl boyunca  kimseler görmedi!Çinli koleksiyoner, Tong Bingxue, 2007 yılında; elinde değer biçilmeyi bekleyen bir kitap dolusu fotoğraf olduğunu söyleyen bir adamla yaptığı telefon konuşmasını, fazla önemsememişti. Ta ki fotoğrafları görene değin..  'Portlerdeki Yaşam' adlı kitabın özelliği; 1881 yılında Çin'in Fuzhou kentinde doğan 'Ye Jinglu' adındaki bir adamın, 60 yıl boyunca, düzenli olarak kendi fotoğraflarını çekmesiydi. Ye Jinglu bu işe ilk defa 1907 yılında, henüz 27 yaşındayken başlamıştı. Ve geleneği, hayata gözlerini yumduğu 1968 yılına kadar devam ettirmişti.Jinglu'nun çektiği fotoğraflar yalnızca kendi değişimi değil, tarihte varlığını en uzun süreyle devam ettiren, büyük Çin hanedanının çöküşünü; ülkenin cumhuriyete geçişini ve daha sonra Mao'nun önderliğinde, komünist bir devlete dönüşümünü de aktarıyor.   İşte o fotoğraflardan bazıları:
Türkiye Topraklarında Yıllara Meydan Okuyan 10 Tarihi Yapı
etiket
Değerini bilsek de bilmesek de Ülkemizde olduğuna şükretmemiz gereken, dünyanın kıskandığı, yıllara mekan okuyan birçok esere sahibiz. Ülkemizde yer alan bu eserler nerdeyse hiç bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Bu eserlerden Bazılarını sizler için derledim.
Bu Hafta 5 Yeni Film Vizyonda
Türkiye sinemalarında bu hafta 4'ü yerli 5 film vizyona girdi.'Uzun Yol'Nihat Seven’in yönettiği ve Hakan Yufkacıgil, Nil Günal, Ahmet Özarslan ile Murat Muslu'nun oynadığı 'Uzun Yol' dram meraklılarını sinema salonlarına çekmeyi hedefliyor.Seven'in senaryosunu Melek Seven ile kaleme aldığı film, küçük mutlulukları yakalama çabası içindeki insanların içine düştükleri büyük çıkmazlar üzerine yaşadıkları hesaplaşmaları konu alıyor.İngiltere Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) tarafından 'İngiltere'nin Yabancı Dildeki En İyi Film' dalında Oscar adayı gösterilen yapım, geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden 'En İyi Erkek Oyuncu' ve 'Yardımcı Erkek Oyuncu' ödülleriyle dönmüştü.'Kesik''Duvara Karşı' filmiyle başlattığı, “Aşk, Ölüm ve Şeytan” üçlemesini 'Yaşamın Kıyısında' filmiyle devam ettiren Fatih Akın, sekiz yıllık aranın ardından 'Kesik' adlı filmle üçlemeyi tamamladı.Oyuncu kadrosunda Tahar Rahim, Simon Abkarian, Makram J. Khoury, Hindi Zahra, Kevork Malikyan, Bartu Küçükçağlayan, Trine Dyrholm, Moritz Bleibtreu, Arsinee Khanjian, Akin Gazi ve Arevik Martirossian'ın yer aldığı filmin Venedik prömiyeri, Ağustos ayında gerçekleştirildi.Çekimleri Almanya, Küba, Kanada, Ürdün ve Malta'da yapılan dram türündeki film, 1915 olayları sırasında bir gece evinden alınan demirci Nazarat Manukyan'ın yıllar sonra geri döndüğünde, yaşadıklarını öğrendiği iki kızını arama serüvenini anlatıyor.'Sesime Gel'Hüseyin Karabey’in yönettiği filmde Feride Gezer, Melek Ülger, Tuncay Akdemir ve Muhsin Tokçu rol alıyor.Dram türündeki filmin konusu şöyle:'60 yaşındaki Berfe ve 8 yaşındaki torunu Jiyan'ın yaşadığı köyün bütün erkekleri silah sakladıkları iddiasıyla bir jandarma baskını sonucu tutuklanır. Berfe'nin oğlu, Jiyan'ın babası Temo da tutuklananlar arasındadır. Fakat önemli bir sorun vardır; ortada silah yoktur, en azından onların bildiği bir yerde yoktur. Büyüyen bir çaresizlik içerisinde Berfe ve Jiyan bir silah bulmak ve karşılığında Temo'yu kurtarmak için yollara düşmeye karar verirler.''Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı'Murat Şeker'in yönettiği, Şevket Çoruh, Murat Akkoyunlu, Timur Acar, Ceyhun Yılmaz, İlker Ayrık ve Gürkan Uygun'un oynadığı 'Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı' komedi meraklılarının ilgisini çekmeye aday.'Çakallarla Dans' serisinin 3. yapımı olan filmde, arkadaşlarının mutluluğu için her türlü yola başvuran 'çakallar'ın; aksiyon ve komedi dolu maceraları izlenebilecek.'Patrondan Kurtulma Sanatı 2'2011'in hit komedisi 'Patrondan Kurtulma Sanatı'nın devam filmi, herkesin çok sevdiği zavallı çalışanlar Nick, Dale ve Kurt'u canlandıran Jason Bateman, Charlie Day ve Jason Sudeikis'i yeniden bir araya getirdi. Bu üç oyuncuya ilk filmden Jennifer Aniston ve Jamie Foxx eşlik ederken; Christoph Waltz da kadroya katıldı.İkinci serinin yönetmenliğini Sean Anders'ın üstlendiği filmin konusu şöyle:'Üstlerinin taleplerini yerine getirmekten bunalan Nick (Bateman), Dale (Day) ve Kurt (Sudeikis) kendi işlerinin patronu olmaya karar verirler. Ama kısa sürede güvenilmez bir yatırımcı altlarındaki halıyı çekiverir. Çaresiz kalan ve ellerinde yasal hiçbir fırsat kalmayan üçlü, yatırımcının yetişkin oğlunu kaçırıp ondan fidye istemek üzere bir plan yaparlar'AA