Osmanlı Kaptan-ı Deryasıyla Don Kişot'un Yolunu Kesiştiren İnanılması Güç Bir Serüven

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Osmanlı Devleti’nin meşhur kaptan-ı deryasıyla, değirmenlerin şövalyesi Don Kişot’u birbirine bağlayan bu tuhaf serüvene tanıklık edin.

16. yüzyılda, İtalya’nın Calabria bölgesinde yaşayan genç bir adam, papaz olmak için Napoli’ye seyahat etmeye niyetlenir.

Genç İtalyan Napoli’ye giden yolda Kuzey Afrikalı korsanlara esir düşer. Burada Müslüman olur ve Ali ismini alır.

O yıllarda, İspanya’da yaşayan Miguel adında bir başka adam vardır.

Bir cerrahın oğludur. Gençlik yıllarını İspanya’da oradan oraya sürüklenerek geçirir. Cizvitlerden eğitim alır. Üniversite’ye gider.

Miguel tam bir edebiyat tutkunudur. Denemeler ve oyunlar kaleme alır.

Bu arada Ali, Turgut Reis’in yanına yerleştirilir.

Orada savaş eğitimi alır. Önemli askeri başarılar elde eder. Yıllar içerisinde hızla yükselir ve Osmanlı donanmasının önemli bir parçası haline gelir.

II. Selim, Kıbrıs’ı fethedince, Papa V. Pius bir haçlı ordusu oluşturulmasını emreder.

İspanya ve İtalya birlikleri bu çağrıya cevap verir. Miguel de bu çağrıya kulak verir ve İspanya birliklerine katılır.

Osmanlı Donanması, İnebahtı körfezinde Haçlı donanmasının karşısına çıkar.

Büyük deniz muharebesinde Osmanlı pek çok kayıp verse de, Artık Uluç Ali olarak bilinen Ali’nin cenahı zaferle ayrılır. Aynı muharebede haçlı donanmasında yer alan Miguel, kolunu kaybeder ve esir düşer.

Ali, zaferinin ardından Kılıç Ali olarak tanınmaya başlanmış, Osmanlı Kaptan-ı Deryası olmuştur. Bundan sonra batıda Occhiali olarak nam salmaya başlayacaktır.

Kaptan-ı Derya olan Kılıç Ali, bunun şerefine kendi adına bir cami yaptırmak için Padişah II. Selim’in desturunu almaya gider.

İstanbul’da cami yapacak yer kalmadığını söyleyen Selim, madem Kaptan-ı Deryasın, gücün yetiyorsa camini deryaya yap der.

Bu cevaba üzülen ama umudunu kaybetmeyen Ali, Mimar Sinan’ın yardımını alarak Tophane rıhtımına doldurdukları taş, toprak, kayanın üzerine, Kılıç Ali Pasa Camiini inşa ettirir.

Esaret altında İstanbul’a getirilen Miguel, caminin inşaatında amele olarak çalıştırılır.

Caminin inşası bitince azad edilir ve yurduna döner.

Miguel ülkesine döndüğünde yazmaya devam eder. Şövalyelerin yiğitliklerini anlatan eserlere ilgi duyuyordur.

Ve gelmiş geçmiş en meşhur şövalye hikayesini ve edebiyat tarihinin ilk romanı olarak kabul edilen Don Kişot’u kaleme alır.

Evet, Miguel, Don Kişot’un yazarı Cervantes’den başkası değildir. Kayıtlarda, yazarın soyadı olan Saavedra ismiyle yer almaktadır. 

Peki bu noktada tarih ne söylemektedir? Cervantes’in 1571’de esir düştüğü doğru, fakat sonrasındaki akıbetine dair kesin bilgiler yok. Cervantes’in esir düştüğü İnebahtı Savaşının hemen sonrasında tutulan vakıf defterlerinde bu isimde bir kaydın bulunması, hikayenin son derece olası olduğunun bir göstergesi.

Don Kişot olarak bilinen, ‘La Mancha’lı Asilzade Don Quijote’ romanında Cervantes, Türkler hakkındaki düşüncelerini karakterler yoluyla sık sık ifade eder.

Kolunu kaybedişi ve uzun süren esareti, Türkler hakkındaki düşüncelerine büyük ölçüde şekillendirmiş gibidir:

Örneğin Sancho Panza'nın kalıplaşmış tepkisi ironiktir

"Yani bu adamların kim olduğu konusunda için kesinlikle rahat etsin; ben ne kadar Türk'sem, onlar da o kadar rahip ve berber. Bana soracağın soruya gelince; sor, cevap vereyim, istersen sabaha kadar."

Ve kitaptan, Türklere dair diğer alıntılar:

"Don Gregorio'nun karşı karşıya bulunduğu tehlike beni telâşa düşürdü; çünkü barbar Türkler arasında yakışıklı bir delikanlı, en güzel kadından bile daha fazla rağbet görür."

İspanya sahillerine varır varmaz, yanımızda getirdiğimiz Hıristiyan kıyafetleriyle karaya çıkarmaları gerektiği halde, bu iki haris ve küstah Türk, emirlere karşı geldiler.”

Ayrıca romanın kurgusal anlatıcısının, geçmişte Uluç Ali’nin esiri olduğunu söylemesi, tuhaf bir tesadüften ibaret olmasa gerek:

“Sonuçta, donanma Konstantinopolis'e muzaffer döndü ve birkaç ay sonra, sahibim Uluç Ali öldü. Kendisine Kel Uluç Ali derlerdi, kel dönme anlamında; gerçekten de keldi. Türkler'de, sahip oldukları kusur veya meziyetlere göre isim takmak âdettir.”

Cervantes ile Kılıç Ali Paşanın Avrupa ana karasında başlamış macerasının çok farklı roller altında İstanbul’da kesişme ihtimali bile, Dünyanın ne kadar küçük olabileceğine dair bir fikir veriyor.

(Alıntılar Yapı Kredi Yayınları, Roza Hakmen çevirisinden alınmıştır)

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

FACEBOOK YORUMLARI

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
conursevin

Yanlış bilgiler var diye düşünüyorum. Uluç Ali'nin annesi Türkmen soyundandır, babası Ali de Aydınlı bir denizcidir. Çocuk yaşında İtalya'dan zalimin zulmünden bir gece yarısı kayıkla denize açılarak kaçmış ve Türk denizci Kara Yusuf tarafından denizin ortasında bulunmuştur. Ve devamı da tahmin edilen gibi büyük bir denizci Uluç Reis olmuş ve Kaptan-ı Derya'lığa ulaşmıştır. Kabri, Tophane Camiindedir. Bu bilgilere "Uluç Reis" kitabından ulaşabilirsiniz.

domatess

Daha detaylısı için bknz:Uluç Reis (Halikarnas Balıkçısı).

Gizli Kullanıcı

vay anasını be...bi yaşıma daha girdim vallahi billahi

-sacmasapankonusmala-

Yanlış bilgi! Kıbrıs'ı II. Selim fethetmedi. Kıbrıs'ı fetheden II. Selim'in veziriazamı Sokollu Mehmed Paşa idi. Hatta II. Selim, o dönemde Sokollu gibi güçlü bir veziriazama sahip olmasaydı, Kanuni'nin ölümü ile birlikte Osmanlı duraklama dönemine girerdi.

Gizli Kullanıcı

Hadi ya gerçekten şaşırmış bir şekilde okudum ve hala şaşkın haldeyim.

Başlıklar

İspanyaİstanbulİtalyaSavaş
Görüş Bildir