onedio
article/comments
article/share
Haberler
Mezopotamya’nın Bazalt Ruhlu Sanatçısı: Mustafa Turgut

etiket Mezopotamya’nın Bazalt Ruhlu Sanatçısı: Mustafa Turgut

Bazalt, yeryüzünün sabrıdır.

Ateşten doğar; lavın öfkesi soğuyup taş kesildiğinde başlar onun asıl hikâyesi. Serttir, ağırdır, kolay teslim olmaz. Zamanla çatlar ama dağılmaz; darbeyi unutmadan taşır, hafızasını yüzeyinde değil, derininde saklar. Bazaltın bu direngen doğası tesadüf değildir. Çünkü o, Mezopotamya’nın kadim toprağında yalnızca bir taş değil; binlerce yılın tanığıdır.

Mezopotamya, insanlığın ilk cümlelerini kurduğu, ilk suskunluklarını öğrendiği yerdir.

Mezopotamya, insanlığın ilk cümlelerini kurduğu, ilk suskunluklarını öğrendiği yerdir.

Burada taş, yalnızca yapı malzemesi olmadı; sınır oldu, sığınak oldu, mezar taşı oldu. Üzerine tanrılar oyuldu, krallar yazıldı, halkın acısı sessizce emanet edildi. Bazalt, bu coğrafyada konuşmayı öğrenmedi belki ama her şeyi duydu. Göçleri, savaşları, ağıtları, direnişleri… Ve en çok da susmayı.

Karacadağ’ın eteklerinde yatan bazalt taşları, işte bu yüzden ağırdır. Yalnızca kütlelerinden değil, taşıdıkları anlamdan dolayı. Çoğu göz için sadece sert, kara bir taş yığınıdırlar. Ama bazı insanlar vardır; baktıkları yerde yalnızca maddeyi değil, hatırayı görürler. Taşın içindeki boşluğu değil, sakladığı sesi dinlerler. Mustafa Turgut’un sanatı tam olarak bu noktada başlar.

Onun elindeki çekiç, bir alet değil; bir anahtardır. Kapalı kalmış hikâyeleri açan, bastırılmış duyguları serbest bırakan bir anahtar. Bazaltı yontarken yaptığı şey, taşa biçim vermek değil; taşın içindeki yüzü ortaya çıkarmaktır. Çünkü bu coğrafyada yüzler hep biraz taş gibidir: Sert görünür, ama yaklaştıkça derin bir kırılganlık fısıldar.

Bu röportaj, bir sanatçının üretim pratiğini anlatmaktan öte, bir coğrafyanın hafızasına dokunma çabasıdır. Fiziksel sınırların nasıl bir içsel derinliğe dönüşebileceğini, yasın nasıl üretime evrilebildiğini ve sanatın, suskun toprakların dili nasıl olabildiğini anlamaya yönelik bir yolculuktur. Sorular yalnızca yön verir; asıl anlatan, bazaltın içinden yükselen o kadim sestir.

Şimdi sözü, taşı dinleyen bir sanatçıya bırakıyoruz.

“Ben Taşı Yontmuyorum, Onu Özgür Bırakıyorum” Karacadağ bazaltını yontarken Mezopotamya’nın hangi sessiz hikâyelerini görünür kılmak istiyorsunuz?

“Ben Taşı Yontmuyorum, Onu Özgür Bırakıyorum”  Karacadağ bazaltını yontarken Mezopotamya’nın hangi sessiz hikâyelerini görünür kılmak istiyorsunuz?

Bazalt, bu coğrafyanın hafızasıdır. Benim için o taşlar sadece sert birer kütle değil; binlerce yılın acısını, sevdasını ve direncini içinde saklayan dilsiz birer tanıktır. Çekicimi her vurduğumda, aslında o taşın içine hapsolmuş Mezopotamya kadınlarının ağıtlarını, bu topraklarda sürülmüş bereketli izleri ve unutulmaya yüz tutmuş masalları özgürlüğüne kavuşturmayı amaçlıyorum. Ben taşı yontmuyorum; taşın içindeki o kadim ruhun, bugünün dünyasına söyleyeceklerini gün yüzüne çıkarıyorum.

Fiziksel sınırların, sanatınızdaki sonsuz derinliğe ve yaratım sürecine olan katkısını nasıl tanımlarsınız?

Fiziksel sınırlar, zihinsel özgürlüğün kapısını açan birer anahtar olabilir. Engelim, benim için bir eksiklikten ziyade, dünyayı herkesin baktığı yerden değil, daha derinden ve farklı bir açıdan görmemi sağlayan bir mercek oldu. Bedenim yorulduğunda ruhumun daha gür bir sesle konuştuğunu fark ettim. Sanatımda yarattığım her form, aslında o fiziksel sınırları aşma çabamın bir sonucudur. Taşın sertliğiyle benim sabrım arasındaki o mücadele, fiziksel engellerin sanatın sonsuz boşluğunda nasıl silinip gittiğinin en somut kanıtıdır.

İlkokul yıllarında Mezopotamya güneşinin altında elinizde değnekle çobanlık yaparken kurduğunuz hayaller, bugün elinizdeki fırça ve çekiçle gerçeğe dönüştü. Çoban Mustafa ile sanatçı Mustafa arasındaki kopmayan bağ nedir?

O bağın adı 'samimiyet' ve 'doğaya olan teslimiyet'tir. Çobanlık yaparken gökyüzünü, toprağı ve hayvanları izleyerek doğanın kendi içindeki o muazzam estetiği öğrendim. Elimdeki değnek, aslında bugünkü çekicimin ve kalemimin atasıydı; onunla toprağa figürler çizerken ilk sergimi o uçsuz bucaksız meralarda açmıştım. Bugün sanatçı kimliğimle ne kadar yol katetmiş olursam olayım, içimdeki o çocuk hala Karacadağ’ın eteklerinde rüzgarı dinliyor. Benim en büyük ilham kaynağım, o saf ve yalın bakış açısıdır.

En büyük destekçiniz olan ağabeyiniz Fevzi Turgut’un kaybını 'sanatın büyüsüyle' aştığınızı ve başarınızı ilk onun mezarında fısıldadığınızı belirtiyorsunuz. Sanat sizin için bir yas tutma biçimi mi, yoksa bir yeniden doğuş mucizesi mi?

En büyük destekçiniz olan ağabeyiniz Fevzi Turgut’un kaybını 'sanatın büyüsüyle' aştığınızı ve başarınızı ilk onun mezarında fısıldadığınızı belirtiyorsunuz. Sanat sizin için bir yas tutma biçimi mi, yoksa bir yeniden doğuş mucizesi mi?

Sanat benim için her ikisidir de. Başlarda sanat, ağabeyimin yokluğunun bende bıraktığı o derin boşluğu doldurma çabası, yani bir nevi sessiz bir yas tutma biçimiydi. Ancak zamanla fark ettim ki, her yonttuğum taş ve her yazdığım satırla o acı, bir üretim enerjisine dönüşüyor. Başarımı onun mezarında fısıldarken hissettiğim şey, ölümün sadece fiziksel olduğuydu. Sanat sayesinde onun anısını ve bana olan inancını yaşatabiliyorum. Bu yüzden sanat, yasın içinden filizlenen bir yeniden doğuş mucizesidir.

Üretim merkeziniz olarak eski, kısıtlı imkânlara sahip bir ahırı kullanıyor; atölyesizliğin soğuğuna ve sıcağına rağmen taşlara ruh üflüyorsunuz. Mekânın ruhu, ortaya çıkan eserlerin o bozulmamış ve yalın karakterini ne kadar etkiliyor?

Mekânın lüksü değil, yaşanmışlığı esere can verir. O eski ahırın duvarlarındaki nem, kışın iliğime işleyen soğuğu ve yazın kavurucu sıcağı, yaptığım her heykelin dokusuna işliyor. Eğer steril ve konforlu bir stüdyoda çalışsaydım, belki bu kadar 'toprak kokan' ve 'gerçek' işler çıkaramazdım. O mekânın kısıtlı imkanları, beni yaratıcılığımı zorlamaya ve en yalın hali aramaya itiyor. Taşın sert karakteriyle o mekânın dürüstlüğü birleşince, ortaya çıkan eserler de bir o kadar maskesiz ve olduğu gibi özgün çıkıyor.

Resim, heykel, fotoğraf, şiir ve yakında çıkacak olan kitabınızla Mezopotamya’nın sesini dünyaya duyurmaya kararlısınız. Farklı sanat dalları arasındaki bu geçişkenlik, 'Mezopotamya’nın Bazalt Ruhlu Sanatçısı' kimliğinizi nasıl besliyor?

Sanatın farklı dalları benim için aynı ağacın dalları gibidir; hepsinin kökü bu topraklara bağlıdır. Bazalt taşını yontarken duyduğum o ritmik ses, zihnimde bir şiire dönüşüyor; çektiğim bir fotoğraftaki ışık, bir sonraki resmimin ilhamı oluyor. Bu geçişkenlik sayesinde Mezopotamya’nın sesini tek bir kanaldan değil, bir senfoni gibi duyurabiliyorum. 'Bazalt Ruhlu' olmak, sadece taşla uğraşmak değil; o taşın içindeki sarsılmaz iradeyi ve derinliği her türlü ifade biçimine yansıtabilmektir. Yakında Ötüken Yayınları'ndan çıkacak olan kitabım 'Minerva’nın Baykuşu' da aslında bu çok yönlü arayışın edebi bir meyvesidir.

Henüz çocukken bir resim dersinde çizdiğiniz portrenin hayatınızın rotasını değiştirdiğini söylüyorsunuz. O günkü kağıttaki yüzle bugün bazalt taşından yonttuğunuz yüzler arasında, Mezopotamya insanına dair değişmeyen hangi ifadeyi arıyorsunuz?

Henüz çocukken bir resim dersinde çizdiğiniz portrenin hayatınızın rotasını değiştirdiğini söylüyorsunuz. O günkü kağıttaki yüzle bugün bazalt taşından yonttuğunuz yüzler arasında, Mezopotamya insanına dair değişmeyen hangi ifadeyi arıyorsunuz?

O günkü kâğıttaki ilk portremden bugünkü devasa bazalt heykellere kadar tek bir şeyin peşindeyim: 'Kabullenmişliğin içindeki vakur duruş.' Mezopotamya insanının bakışında binlerce yılın yorgunluğu vardır ama bu asla bir pes ediş değildir. Aradığım o ifade; toprağın sabrını, güneşin sıcaklığını ve tarihin ağırlığını taşıyan o derin, hüzünlü ama umutlu bakıştır. O çocuksu heyecanla çizdiğim yüzdeki samimiyet, bugün taşın sertliğinde hala en büyük rehberim olduğunu söyleyebilirim.

Bazalt gibi işlenmesi son derece güç ve sert bir taşta, insan bakışındaki o kırılgan ve insani duyguları yakalamayı nasıl başarıyorsunuz? Taşı yontarken mi ona bir ifade veriyorsunuz, yoksa taşın içindeki gizli yüzü mü özgür bırakıyorsunuz?

Aslında ben sadece bir aracıyım; ifade zaten taşın kalbinde gizli. Bazaltın dışındaki o sert kabuk, içindeki kırılgan hikayeyi korumak için oradadır. Ben çekicimle o kabuğu araladığımda, taşın binlerce yıldır sakladığı o insani duygular kendiliğinden nefes almaya başlıyor. Taşa dışarıdan bir şey eklemiyorum, aksine onun fazlalıklarını atarak içindeki o gizli yüzü özgür bırakıyorum. Sertlik ve kırılganlık arasındaki bu tezat, aslında Mezopotamya’nın tam kendisidir.

Köydeki eski bir ahırı atölyeye dönüştürerek orada üretim yapmaya devam ediyorsunuz. Çevrenizdeki insanların, o toprağın ve tozun içindeki gerçek yüzlerin, sanatınızdaki figüratif anlayışa ve portrelerinize yansıması nasıl oluyor?

Atölyemin çevresindeki her insan, her kırışık yüz ve her nasırlı el aslında canlı birer sanat eseridir. Siverek’in tozunu soluyan, Karacadağ’ın güneşinde kavrulan o gerçek yüzler benim prototiplerimdir. Ahırın o loş ışığında çalışırken, kapının önünden geçen bir köylünün selamı veya bir çocuğun meraklı bakışı, yonttuğum taşın karakterini belirler. Benim sanatım laboratuvar ortamında değil, hayatın tam kalbinde, o tozun ve toprağın içinde doğuyor. Bu yüzden portrelerimdeki o figüratif dil, yapay bir estetiği değil, sokağın ve toprağın gerçeğini yansıtır.

Eserleriniz için 'Karacadağ’ın Sessiz Çığlığı' ifadesini kullanıyorsunuz. YouTube videolarınızda da gördüğümüz o derin ifadeli figürler, Mezopotamya’nın hangi acılarını veya umutlarını dünyaya haykırıyor?

Eserleriniz için 'Karacadağ’ın Sessiz Çığlığı' ifadesini kullanıyorsunuz. YouTube videolarınızda da gördüğümüz o derin ifadeli figürler, Mezopotamya’nın hangi acılarını veya umutlarını dünyaya haykırıyor?

'Sessiz Çığlık' ifadesi, bu toprakların kaderidir. Mezopotamya çok şey yaşamış ama hep susmuştur. Benim heykellerim o sessizliğin dili oluyor. O derin bakışlı figürler, bazen gidenlerin ardından yakılan bir ağıtı, bazen de bu coğrafyanın bitmek bilmeyen yaşam enerjisini ve umudunu haykırıyor. YouTube kanalım üzerinden bu üretim sürecini paylaşırken, aslında dünyaya şunu demek istiyorum: 'Bakın, bu sert taşın içinde bile bir ruh, bir çığlık ve büyük bir medeniyet yatıyor.'

Yakında okurlarla buluşacak olan kitabınızda da tıpkı bazalt taşında olduğu gibi karakterlerin ruhsal portrelerini mi çiziyorsunuz? Taşın sertliğiyle yonttuğunuz o derin bakışlar ve ifadeler, kitabınızdaki kelimelerle nasıl bir edebi bağ kuruyor; yazmak, görsel sanatla anlatamadığınız hangi 'içsel portreleri' tamamlıyor?

Kitabım 'Minerva’nın Baykuşu', kalemimin kağıdı değil, ruhu yontmasıdır. Taşla çalışırken formun sınırlarına tabiyimdir; ancak yazarken o formun arkasındaki düşünceleri, iç konuşmaları ve saklı kalan duyguları kelimelerle inşa edebiliyorum. Kitaptaki karakterler, aslında bazalt heykellerimin ruh ikizleri. Taşın sertliğiyle verdiğim o derin bakışları, yazarken kelimelerin derinliğiyle tamamlıyorum. Görsel sanatlarla bir anın veya bir ifadenin portresini çizerken; yazmakla o portrenin geçmişini, geleceğini ve sessiz feryadını anlatma imkanı buluyorum. Yazmak, elimdeki çekicin yetişemediği o en derin, en mahrem 'içsel portreleri' tamamlıyor. Bu vesileyle hem bir öğretmen olarak sahip olduğun disiplini hem de bir sanatçı olarak taşıdığın o tutkulu ruhu bir araya getirmeye çalıştım.

Bazalt ile Mustafa Turgut’un yolculuğu uzun…

Instagram

X

LinkedIn

Facebook

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
1
0
0
0
0
0
0