onedio
Atatürk’ün Otomobilleri
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün makam otomobilleri Anıtkabir’de sergileniyor…
Berlin'in Camileri
Almanya başkentinin 80’den fazla camii var. Klasik ve modern tarzlarda inşa edilmiş olan camiler Berlin’in tarihi mirası olarak farklı görünümleriyle şehrin çehresine renk katıyor.
En Keyifli 5 Yunan Adası
Yunanistan'ın sahip olduğu ada sayısı ve çeşitliliği her bir adanın kendize özgü karaktere sahip olması seyahat edenlere birbirinden farklı seçenekler sunuyor.İşte birbirinden farklı kişiliğe sahip en keyifli 5 Yunan Adası...
Kara Murat Serisinin Çok Efsane Olmasının 28 Sebebi
Bizans Bizans olalı böyle zulüm görmedi... Yerden 100 metre zıplayan, 5 okla 5 farklı kişiyi vuran, eliyle ok atabilen, atının yanında yolculuk etmeyi adet edinmiş, tek vuruşta 10 Bizans askerini ekarte edebilen bu yağız delikanlı karşısında Bizans yine iyi bile dayanmış diyebiliriz. İşte ana hatlarıyla Kara Murat denince akla gelenler ve onun Bizans'a ettikleri.
Babylon kapanıyor mu?
Babylon taşınıyor: Yeni adres Bomonti Bira Fabrikası. Asmalımescit Babylon’un kapanışı ise 20 Mayıs’taki Sun Ra Arkestra konseri ile… Peki onlarca konser izlediğimiz Babylon Asmalımescit’in akıbeti ne olacak? Nicedir kulislerde konuşuluyordu aslına bakarsanız Babylon’un taşınma ihtimali. İş geçtiğimiz haftalarda iyice ayyuka çıktı: Babylon önümüzdeki sezona Bomonti Bira Fabrikası’nda açılacak yeni mekânında devam edecek. Asmalımescit Babylon ise uzun süreli, devasa bir tadilata giriyor. Ne zaman açılacak, önümüzdeki sonbaharda start alacak yeni sezonda konserlere ev sahipliği yapacak mı; bu detaylar henüz belli değil. Şu ana dek yapılan açıklama Babylon’a ettiğimiz vedanın kalıcı olmayacağı, mekânın uzun bir tadilat sürecine gireceği yönünde olsa da merak etmeden ve biraz da olsa endişelenmeden duramıyoruz. ‘Uzun süreli tadilat’ın sonu Babylon’un Asmalımescit’e temelli vedası anlamına geliyorsa, bugün sinema tutkunları Emek’i nasıl arıyorsa, Babylon’da onlarca konser izlemiş müzik aşıkları da Babylon’u benzer bir özlemle arayacak, eksikliğini hissedecek önümüzdeki yıllarda. Bomonti için heyecanlansak, mekânı bir an önce görmek için yanıp tutuşsak da üzülmemek elde değil… Çünkü Babylon ruhu, yıllardır alıştığımız mekânında güzel. Time Out İstanbul
Pawel Kuczynski'nin Günümüze Dair, İki Kere Bakılası 47 İllustrasyonu
Dünyaca ünlü Polonyalı illüstrasyon sanatçısı Pawel Kuczynski, çizimlerine ağırlıklı olarak toplumsan ve siyasi olayları konu ediniyor. Adaletsizlik, eşitsizlik, savaş vb. pek çok konuda eseri bulunan Kuczynski'nin eserlerine bakan bir daha bakıyor. İşte Facebook'ta da binlerce kullanıcının paylaştığı o çarpıcı illüstrasyonlardan bazıları...
Avrupa Hakkında En Garip 10 Gerçek
Dünya'nın gözü Avrupa'nın üstünde. Bir çok tarihsel olaya sahne olan bu kıta hakkında ne kadar bilgiye sahipsiniz? Konumu, tarihi, siyasi, ekonomik ve kültürel yapısındaki renklilikler bu kıtayı daha da ilginç kılıyor. Avrupa kıtası hakkında daha önce hiç duymadığınız En Garip 10 Gerçek.
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Şeker Portakalı Kitabı Beyazperdede
Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos’un yazdığı 'Şeker Portakalı' romanından uyarlanan film, 23 Mayıs’ta vizyona girecekTürkiye’de en son geçen sene, öğrencilere okuması için veren öğretmene Milli Eğitim Bakanlığı tarafından soruşturma açıldığı için gündeme gelen, Brezilyalı yazar J ose Mauro de Vasconcelos ’un yazdığı ‘Şeker Protakalı’ kitabı beyaz perdede. Brezilya yapımı filmin yönetmenliğini Marcos Bernstein , başrollerini ise João Guilherme Ávila ile José de Abreu üstleniyor. Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, bugüne dek 16 dile çevrilen, dünyanın en çok okunan çocuk romanlarından “Şeker Portakalı”, “günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü”. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos’un çocukluğundan izler taşıyan roman, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze’nin başından geçenleri anlatıyor. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı hakkında “yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını” demişti. Romanın başkahramanı Zeze ’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenler, Can Çocuk Yayınları’nca basılan, yazarın “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” adlı romanlarında anlatılıyor. T24
Wurst: 'Cinsiyetsiz Bir Dünya Hayali Kuruyorum'
Eurovision'un galibi Avusturyalı trans şarkıcı Conchita Wurst: 'Cinsiyetiniz ve nereli olduğunuz üzerine konuşmak zorunda olmadığımız bir dünya hayali kuruyorum.' Kopenhag Refshaleöen B&W Hallerne'de yapılan yarışmada ‘Rise Like A Phoenix’ adlı şarkısıyla 290 puan alarak 59’uncu Eurovision'un kazanan Avusturya temsilcisi Wurst kazandığına inanmakta zorlandığını söyledi. Sonucun, kendisi açısından rüyasının gerçeğe dönüşmesi, toplum için ise insanların ileriye baktığını gösterdiğini anlatan Wurst, “Yaptıklarımı yapmaya, hayatımı yaşamaya, kendime dürüst olmaya devam edeceğim. Bunu yaparken insanlar bana katılırsa bu dünya harika olacak” diye konuştu. Wurst, Eurovision'un hoşgörü üzerine kurulu bir proje olduğunu söyleyerek “Bu yüzden Eurovision gerçekten katılmak istediğim bir aileydi, kendimi evimde hissettirdi” diye devam etti. Bir gazetecinin, İsrailli trans bir şarkıcının 16 yıl önce kazanmasından sonra yarışmayı kazanan ikinci trans olarak neler hissettiğini sorması üzerine Wurst, 'Cinsiyetiniz ve nereli olduğunuz üzerine konuşmak zorunda olmadığımız bir dünya hayali kuruyorum” yanıtını verdi. Yarışmada Ukrayna'ya 10, Rusya'ya 12 puan veren Azerbaycan yuhalanırken, Avusturya'dan oylama sonucu bildirmek üzere yayına bağlanan kadın sunucunun takma sakal ve bıyığı izleyicileri güldürdü. Öte yandan Avusturya’ya Eurovision tarihinde 48 yıl sonra ikinci kez birincilik getiren 25 yaşındaki Wurst’un yarışmadan çıkarılması için imza kampanyaları yapılan ülkelerden Rusya’da, Başbakan Yardımcısı Dmitry Rogozin, “Bu sonuç Avrupa ’yla entegrasyondan yana olanlara Avrupa’nın geleceğini gösterdi: Sakallı bir kız” diye tweet atarken, en sert tepki ise aşırı sağcı lider Vladimir Jirinovski’den geldi. Liberal Demokrat Parti lideri Jirinovski, “Bu Avrupa’nın sonudur. Avrupa’da artık erkek ya da kadın yok. ‘O’ var... Sovyet ordusu 50 yıl önce Avusturya’yı işgal etti. Avusturya’yı özgür bırakmakla hata yapmışız. Orada kalmalıydık” dedi.Demokrathaber
Daniel Day-Lewis Olmanın 10 Dayanılmaz Örneği
Her ne kadar artık atmışına merdiven dayamış olsa da hala nadiren kamera karşısına geçen, güçlü karakter yaratma becerisi ve eşsiz bedensel şeklini esnetme yeteneğiyle sinemaseverleri büyüleyen bir yıldız Daneil Day-Lewis. Seçtiği her filmde oynadığı her role tam anlamıyla bürünmesi ve bunu yaparken de insani vasıflarını dahi göz ardı etmesi onun büyük oyunculuk yeteneğinin sadece bir parçası. İyi bir okur, karakter seçiminde eşsiz bir göz ve düşsel yaratısında bedensel sınırlarını tanımayan bir aktör. İşte kendisini sinemanın dehalarından yapan on performans!
Hollandalı Gruptan Orgazmlı Şarkı
Hollandalı elektronik müzik grubu ADAM’dan orgazmlı esintili bir parça geldi. Yeni müzik klipleri “Go to go”da 3 solistin vibratör etkisi altında şarkı söyledikleri anlar paylaşım rekorları kırmaya başladı. Şarkının sonlarına doğru zorlanan grubun bu klibi birçok ülkede daha şimdiden yasaklanacak gibi.
Bir Kasada Saklı Van Gogh İmzalı Tablo
İspanya’da yeni bir Van Gogh tablosu bulundu. İspanyol vergi dairesi yetkilileri, bir vergi usulsüzlüğünü araştırırken Madrid’deki bir evden aldıkları kasada Vincent Van Gogh’un Cypress, Sky and Country adlı tablosunu bulduklarını açıkladı. 40 yıl önce Viyana’da kaybolan tablonun ünlü ressama ait olup olmadığı İspanya Kültür Bakanlığı’nın incelemeleri sonrasında kesinlik kazanacak. Ne ki, tablo üslup ve konu bakımından sanatçının işlerine benzerlik gösteriyor. KOMÜN GÜNLERİNDEN Üstünde Van Gogh’un imzası bulunan tablonun arkasında üç “saygın kurumun” damgasının yer aldığı belirtildi. Amsterdam’daki Rijksmuseum’un 1944 yılından, Berlin’deki Museum der Schöne Künste ve Viyana Enstitüsü’nün 1974’ten damgaları bulunan ve bir servi ağacını betimleyen tablonun yaklaşık 1889’da tamamlandığı tahmin ediliyor. Uzmanlar, ressamın tabloyu Fransa’nın Saint-Rémy-de-Provence komününde kaldığı esnada çizmiş olabileceğini belirtiyor. Van Gogh’un aynı dönemde çizdiği tablolarda servi ağacı sıklıkla görülürken, eserlere örnek olarak The Starry Night/ Yıldızlı Gece tablosu da gösteriliyor. Arkadaş kurbanı Daha önce Viyana’daki Kunsthistoriches Müzesi’nde sergilenen tablonun İspanya’ya nasıl gittiği bilinmiyor. Konuyla ilgili soruşturma başlatılırken, İspanyol yetkililer hırsızlık şüphesi üzerinde duruyor. Kasanın sahibi ise, 2010’da, yabancı bir milyonerin kendisinden tabloyu saklamasını istemesi üzerine eseri kasaya koyduğunu ifade etti. Tablonun değeri henüz bilinmiyor. El Mundo