Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmadı: Yaşam Koçum, Pamuğum Anneannemi Kaybettikten Sonra Zaman Durdu

141PAYLAŞIM

Üniversite hayatım boyunca ev arkadaşım olan, her daim yanımda olmasından mutluluk duyduğum, sıra dışı tavsiyeleriyle beni hayata hazırlayan pamuk anneannemi kaybettim. 

Çok kişisel bir konu olsa da içimi dökmeliyim, anlatmalıyım.

Yoğun çalışan annem ve babam nedeniyle refah bir hayat yaşasam da hep dağınıktık. Tayinler, görev değişiklikleri, seyahatler ve diğer ‘iş’ kaynaklı sebeplerden ötürü aile olmayla ilgili sıkıntılar çektim.

Benim en iyi okullarda okumam, yabancı dil öğrenmem, adap bilmem annem ve babam için hep ön plandaydı. Sevgisiz büyüdüm diyemem, belki de onların sevgilerini aktarma yöntemi buydu ama arkadaşlarımdan her zaman farklıydım. 30’lu yaşlarımı sürdüğüm şimdilerde düşününce, beni iyi yetiştirmek için ellerinden geleni yaptıklarını biliyorum ama yine de eksik kalan yanımı dolduramadıklarını kendime itiraf ettim.

“Nankör” dediğinizi duyar gibiyim ama öyle değil, anlatayım.

Evet, ana dilim kadar akıcı bir şekilde İngilizce konuşabiliyorum; bunun yanında Fransız okuluna gittiğim ve Almanca dersler aldığım için derdimi anlatacak kadar bu dillere hakimim. Oturmasını, kalkmasını bilirim. 42 farklı ülkeyi neredeyse baştan aşağı gezdim, kültürlerini öğrendim, insanlarıyla vakit geçirdim. Hiçbir zaman para ile ilgili sıkıntı yaşamadım. Yediğim önümde, yemediğim arkamda bir hayat geçirdim ama… Ama annem ve babamla bu ülkelerden hiçbirine gitmedim, birlikte yediğimiz yemeklerde hep iş konuşmalarına şahit oldum, kendimi onlara kanıtlamak ve iyi bir evlat olduğumu göstermek için çok çabaladım. Sonunda da başardım ama liseyi bitirdiğimde elimde kocaman bir boşluk vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Üniversite sınavından çok iyi bir sonuç aldım ama derdim İstanbul’a gitmek değildi. Bir şekilde bambaşka işler kovalamayı düşünüyordum ve tercihlerim beni Ankara’ya itti.

Annemin memleketi, huysuz anneannemin yalnız başına yaşadığı Ankara… Tercihlerimde yer alacağını hiç düşünmediğim, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden bir tanesine yerleşmiştim ama anneannemin varlığı beni huzursuz ediyordu. Onu ziyaret etme zorunluluğu içimi sıkıyordu.

Ve tüm bu sıkıntıların ortasında hiç beklemediğim bir gelişmeyle kalakaldım: Anneannemle yaşayacaktım ve buna karşı koyma şansım yoktu.

Üniversiteye kaydımı tek başıma yaptırdım. Annem ve babam her zamanki gibi işleri nedeniyle yanımda değillerdi. Dolayısıyla yalnızdım ve bir şekilde kafamı sokacak bir yer bulmak zorundaydım. Bu arada elbette anneannemde kalıyordum ama okul başlamadan önce yurt ya da farklı bir alternatif için fırsat kolluyordum. Çünkü devlet yurdu çıkmamıştı ve anneannemle kalmayı istemiyordum. Ta ki annem ve babam beni zorlayana kadar…

Çaresizce kabul ettim ve anneannemle yaşamaya başladım.

İlk günden itibaren hayatımın bambaşka bir yere doğru gittiğinin farkındaydım. Huysuz olduğunu düşündüğüm anneannem tam bir yaşam koçuna dönüşmüştü. Her şeyi gördüğünü, yaşadığını zanneden ben, ne kadar saf olduğumu anlamıştım. O yaşa gelene kadar kendi bildiğim anlamda sevgi görmemiştim, her zaman saygı duyulan bir insan olarak yetiştirilmiştim ama şimdi her şeyin yeni başladığını fark ediyordum. Anneannem bana bir yetişkin gibi davransa da sevgisini esirgemiyordu. Bu da benim için çok kıymetliydi.

Sadece huysuz diyerek haksızlık ettim; anneannemi de biraz anlatayım ki nasıl bir beş yıl geçirdiğimiz kafanızda canlansın.

Üniversiteyi kazandığımda 72 yaşındaydı. Dinç, sağlıklı, modern görünümlü ama olduğu kadar muhafazakardı. Yaşıtları gibi namaz kılmasa bile dışarı çıktığında başına bir bandana geçirirdi. Onu bir baş örtüsü olarak görmekten ziyade şapka olarak kullanırdı. Çok da yakışırdı. Her zaman sağlıklı beslendiğini iddia ederdi ama market fişlerindeki gofretleri, çikolataları görürdüm. Sesimi çıkarmazdım tabii ama şeker hastası olduğunu sık sık hatırlatırdım. Cimri değildi ama yıllar önce aldığı bir tavası vardı, teflon; tek bir siyah noktası bile kalmasa da onu kullanıyordu. Herkesin kanserojen demesine aldırmadan, annemin atma ısrarlarına karşılık neredeyse her sabah onda sucuk pişiriyordu, herkese inat çatalla kazıya kazıya da o tavadan yiyordu. Jelibona bayılırdı, saçlarını kendisi keserdi ve her zaman yanında ruj taşırdı. Süslü değildi ama o kırmızı ruju zaman zaman yanaklarını renklendirmek, zaman zaman da kuruyan dudaklarını onarmak için kullanırdı.

İşte tüm bu huylarıyla anneannem benim için müthiş bir sığınak oldu.

Farklı insanlarla arkadaşlık etmeyi ondan öğrendim mesela. Öyle ya, hiçbirimiz aynı olmak zorunda değiliz. Farklılıkların bizi güzelleştirdiğini, törpülediğini ve hayata hazırladığını daha yeni öğreniyordum. Dedim ya, çok gezdim diye… İşte o da anneannemin en önemli tavsiyelerinden biriydi. Farklı kültürlerle bir arada olmanın ve şansım varken hayatın güzelliklerini keşfetmemin her zaman beni ileriye götüreceğini anlatmıştı.

Yanlış tercihler yaptım, saplantılı aşklar yaşadım, sabahlara kadar ağladım ama hiçbir zaman yalnız kalmadım.

Beni sıkmadan, kendisinin de üzüldüğünü belli etmeden saçlarımı okşadı anneannem. İlla geçecek diye tutturmadı, sadece beni çok iyi anladığını gösterdi. O gecelerde hiç konuşmadı ama ben çok anladım. Annem ve babamın aksine sesimden nasıl hissettiğimi, o an orada olsam da kafamın nerede olduğunu anladı ve bunu da bir şekilde yansıttı. Ben her adımımda beni anlayan birinin varlığıyla yaşadım beş sene boyunca.

Korkularımla yüzleştim, sevmediğim hiçbir şeyi yapmadım ve çok alelade bile olsa güzelliğimin farkına vardım.

Ve bunların hepsini anneannem sayesinde yaptım. Bol bol fotoğraf çekildim, okulumun her bahar şenliğinde delicesine eğlendim, durdum ve anın keyfini çıkardım, kendimi ne kadar sevdiğimi fark ettim ve bütün o ilgisiz, sevgisiz geçtiğini düşündüğüm yıllara meydan okudum. Anneme ve babama hissettiğim, bana hissettirdikleri her şeyi anlatmayı istedim ama anneannem üzüleceği için yapmadım. Olsun, ben öğrendim, o anladı ya o bana yeter…

Mezun olduktan sonra Ankara’da yaşamaya, okuduğum bölümle hiç alakası olmayan bir iş yapmaya başladım ve aşık oldum.

Sevgilimle aynı eve çıktım, evlendim, nikah şahidimi de çok sevdiğim ev arkadaşım olan pamuk anneannem yaptım. Nikah şekerlerimizi bile birlikte hazırladık, minik kavanozlara doldurduğumuz jelibonları üçer beşer ağzımıza attık. Küçük evlilik kutlamamızda tekerlekli sandalyede olsa da birlikte dans ettik, şarkılar söyledik.

Onunla yaşadığımız eve çok yakın bir yerde ev tutmuştuk, bu nedenle de sık sık görüştük ama yolunda olmayan bir şeyler vardı. Sık sık öksürüyordu, hatta nöbet geçirmeye başlamıştı.

Doktora gittik, yaşlılıktan dediler ama kabul etmek istemiyordum. Tıpta her şeyin çözümü vardı ama yaşlılığın yok muydu? Sırf yaşlandığı için öksürük nöbetlerine izin mi verecektik? Hiç mi çaresi yoktu? Yoktu. Evinde huzurlu olmasının yeterli olduğunu söylediler ve bizi gönderdiler.

Ve bir sabah o kara haberi, tam da hamile olduğumu öğrendiğim gün aldım. Artık anneannem yoktu.

Toparlamakta güçlük çeksem de yaşadığım şeyi anlatmaya çalışayım: Duvara çarptım, hem de son sürat. Bekliyordum ama yine de kendimi hazırlamamıştım. İnsan böyle bir şeye kendisini nasıl hazırlayabilir ki? Mümkün mü? Hastaneden direkt eve koştum, bembeyaz saçlarını okşadım, buz gibi olmuş ellerini öptüm ve ona hamile olduğumu söyledikten sonra oradan ayrıldım. Cenaze törenine katılamadım, çok uzun süre kabullenemedim öldüğünü. Ancak bebeğim dünyaya geldikten sonra, bana söylediği bir cümleyi hatırlayınca mezarına gidebildim: “Çocuk başka ama torun bambaşka.” Sırf bir torunu daha olduğunu söylemek için gittim ama orada öldüğünü kabullendim. Oğlumu yanına götüremesem bile her zaman ona anlattım, anlatmaya da devam edeceğim. Belki onun benimki gibi bir anneannesi olmayacak ama onun yetiştirdiği bir annesi olacak.

Sensiz dördüncü yılı geride bırakıyorum, seni çok özlüyorum anneannem. Huzurla uyu…

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
birinci-tekil-birey

Ben sülalemi kaybettim.... Hayat devam ediyor. Artık o giden büyüklerin yerini biz yaşayanlar doldurmaya başlıyoruz. Öyle bir zaman geliyor ki bir anda "avatardaki ağaç" (ağacın ismini unuttum) olmuşuz farkında değiliz (48 yaşındayım, 2 çocuk sahibiyim, ticaretle uğraşıyorum)

bukiznedio

ben de dedemi kaybettim bu nisan ayında doğum günümden iki gün sonra,son sürat duvara çarptım dediğin gibi.. oğlum altı aylıktı ama o yalnızca dört ay görebilmişti son iki ay hep hastaydı çünkü.. geçmeyecek bir acı özlem de dinmiyor zaten Mekanları cennet olsun

asi54

allah sabırlar versin

asi54

ah be editörcüm tüylerim diken diken oldu

kubra-ozay

ağlattı

Görüş Bildir