Görüş Bildir
Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio'da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Özge Özdemir Yazio: Teknoloji Çalışanı Oğullar Eve mi Dönüyor?

Anasayfa > Yazio

Son haftanın çok konuşulanlar listesinde, Netflix’in sosyal medyanın yükselişini ve toplumda yarattığı hasarı konu alan “Sosyal İkilem” adlı belgesel filmi yer alıyor. Jeff Orlowski tarafından yazılan ve yönetilen belgesel film, teknoloji devi şirketlerin eski kıdemli çalışanlarının itiraflarından oluşuyor. İçeride öğrendiklerini artık dışarıdaki kişiler olarak iyisiyle kötüsüyle, ama daha çok kötüsüyle, durumdan bihaber olan bizlere aktarıyorlar. Film, özgürleştirici vaatleriyle dünyayı önümüze seren teknoloji şirketlerinin nasıl finansal büyüme çarkına yakalanarak hem bireyleri hem toplumu manipüle eden mecralar yarattığını anlatıyor. Ancak film bunu öyle bir dille anlatıyor ki, kendimizi adeta bir mitolojik  hikâyenin içerisinde buluyoruz. İzlediğimiz şey, teknolojinin yarattığı toplumsal hasarın bilgisinden çok, evden ayrılıp günaha bulaşan oğulların tövbekâr olup bizi kurtarmak üzere eve geri dönüş hikâyesine dönüşüyor. Daha seküler bir dille söylersek, evden ayrılıp maceraya giden oğulların hatalarını telafi etmek üzere eve dönüş hikâyesi de diyebiliriz.  Oğullar diyorum, çünkü kahramanların çoğu erkek.

Mitolojik hikâyelerde, evi terk eden kahramanın muhteşem dönüşü, bıraktığı ve şimdi tehlike altında olan eve bir kurtarıcı olarak dönmesiyle gerçekleşir. Bir çağdaş mitoloji hikâyesi niteliğindeki bu filmde de acaba bizlere teknoloji çalışanı oğulların muhteşemliği mi izletiliyor diye düşünmeden edemedim.

Mitolojik hikâyelerde, evi terk eden kahramanın muhteşem dönüşü, bıraktığı ve şimdi tehlike altında olan eve bir kurtarıcı olarak dönmesiyle gerçekleşir. Bir çağdaş mitoloji hikâyesi niteliğindeki bu filmde de acaba bizlere teknoloji çalışanı oğulların muhteşemliği mi izletiliyor diye düşünmeden edemedim.

Onlar bizler için ütopyayı yaratmaya giderken de muhteşemlerdi, bizleri (her nasılsa fark etmeden) içine soktukları distopyadan kurtarmak için geri dönerken de muhteşemler, öyle mi? Ayrıca gerçekten eve geri dönüyorlar mı? Daha ötesi, başından beri terk ettikleri bir ev var mıydı ki geri dönüyorlar? 

Bu soruları düşünürken, teknoloji politikaları üzerine çalışan ve dijital haklar aktivisti olan İrlandalı yazar Maria Farrell’in bir makalesine rastladım.1 Mart 2020 tarihli makale, filmin yayınlanmasından önce kaleme alınmış. Çünkü Farrell, yaptığı işten dolayı bu pişmanlık çeken oğullarla sıklıkla karşılaşıyor ve onların tutum ve tavırlarıyla tanışık. Ayrıca onların kendilerini ve sorunu anlatış biçimini o da mitolojik buluyor olmalı ki, makalesinde onları Yeni Ahit’teki “Kayıp Oğul” meseliyle anıyor.

Kayıp Oğul meseli, bir baba ve iki oğlu arasında geçen hikâyeyi anlatır.

Kayıp Oğul meseli, bir baba ve iki oğlu arasında geçen hikâyeyi anlatır.

Küçük oğul, baba henüz hayattayken kendi payına düşen mirası ister ve evden ayrılır. Savurgan tutumuyla kısa sürede varlıklarını kaybeden oğul, açlık ve sefalet içinde kalır. Babasının emrindeki hizmetlilerin bile yiyecek ekmekleri olduğunu ve kendisinden daha iyi durumda olduğunu düşünür ve eve dönüp babasına şunları söylemeye karar verir: “Baba, ben göğe ve sana karşı günah işledim. Artık senin oğlun olarak anılmaya lâyık değilim. İzin ver, yanında çalışan hizmetlilerden biri olayım.” Sonra kalkıp babasına, yani eve geri döner. Babası onu görür, haline acır ve boynuna sarılıp şefkatle öper. Onu hizmetlisi değil oğlu olarak kabul eder, temizler, giyindirir ve geri dönmesinin şerefine bir boğa keser ve şölen düzenler. Bu arada tarlada çalışmaktan geri dönen büyük oğul, eve yaklaştığı sırada müzik ve dans seslerini duyar. Hizmetlilerden kardeşinin eve döndüğünü ve babasının bunun için bir kutlama yaptığını öğrenir. Büyük oğlan öfkelenir, içeri girmek istemez. Bunun üzerine babası dışarı çıkar ve onunla konuşur. Büyük oğlan babasına “Ben bunca yıldır sana hizmet ediyorum ve bir kere bile emrinden çıkmadım, ama sen arkadaşlarımla eğleneyim diye bana bir kez olsun bir oğlak vermedin. Fakat senin malını fahişelerle yiyip bitiren bu oğlun gelir gelmez onun için besili genç boğayı kestin,” der. Baba büyük oğlunun sözlerine şöyle karşılık verir: “Oğlum, sen her zaman benim yanımdaydın ve neyim varsa zaten senindir. Fakat sevinip eğlenmek gerekliydi, çünkü senin bu kardeşin ölmüştü hayata döndükaybolmuştu bulundu.”  

Bu mesel, doğru yoldan çıkan ancak acısını çekerek ve hatasını anlayarak geri dönen kişiye karşı bağışlayıcı olmamızla ilgilidir. Baba, küçük oğula “Geri dön, her şey affedildi,” derken, büyük oğul kardeşini bağışlamamaktadır. Burada mesaj büyük ölçüde büyük oğula verilmektedir: Değerli olan yalnızca doğru yolu izlemek değil, doğru yoldan çıkana karşı bağışlayıcı olmaktır. 

Farrell, meselin bağışlayıcılık mesajına karşı değildir. Rahatsız olduğu şey, eve dönen oğulun neredeyse ödüllendirilerek karşılanmasıdır. Farrell, meseldeki küçük oğulun şölenle karşılanması gibi, eski teknoloji çalışanlarının da bugünün teknoloji karşıtı aktivistleri olarak TED konuşmalarına davet edilen, teknoloji distopyası üzerine kitaplar yazan, eski bağlantıları aracılığıyla fonlar bulup yeni sosyal girişimler kuran kişiler olarak coşkuyla karşılanmasından rahatsızdır. Örneğin, Farrell’in makalesinde adı geçen ve resmi bulunan, dünün Google tasarım etikçisi bugünün teknoloji karşıtı sosyal girişimcisi Tristan Harris, “Sosyal İkilem” filminin de başrol oyuncularından biridir. Google sonrası kariyerinde, kayıp oğul gibi bir açlık ve sefaletle karşılaşmış birine hiç benzememektedir. Farrell’in deyimiyle “kayıptım ama bulundum, hadi TED konuşmama gelin” modeli eski teknoloji çalışanı oğulların hikâyesinde bir sahtelik vardır.  

Farrell’in meseldeki kayıp oğul ile teknoloji çalışanı oğullar benzetmesinde kaçırdığı nokta şudur. Meselde, terk edilen, geri dönülen, kuralları belli ve hiç değişmeyen bir ev varken, teknoloji çalışanı oğulların hikâyesinde ne böyle bir ev vardır ne de olan ev terk edilmiştir. Onların hikâyesi, “kayıptım bulundum” değil, “zaten hiçbir yere gitmedim ki” hikâyesidir. Şöyle ki, meselde terk edilen ve geri dönülen ev, Tanrı’nın emirlerinin hakikatin bilgisini oluşturduğu, her daim doğru ve güvenli adreste bulunan evdir. Tarihsel süreç içerisinde bu ev işlevini kaybetmiş ve yerini dogmaya değil olguya ve ispata dayalı modern bilimlere bırakmıştır. Tanrı’nın sözüne değil bizzat insanın gözlem, deney ve akıl yürütmesine dayalı modern bilimler, ahlaki tutumlarımızı etkileyen, bilgi ve bilimsel araştırmaya zemin oluşturan bir nesnellik üzerine büyük anlatılar inşa etmişlerdir. Sonra modern bilimler de tarih sahnesindeki etki süresini doldurmuş, onların nesnellik iddiasının da aşılması gereken bir mit olduğu iddiasıyla postmodernlik akımı ortaya çıkmıştır. Buna göre, olgular yok, yorumlar vardır. Herkes için değişmez tek bir gerçeklik yok, herkesin kendi inandığı gerçekliğin gerçek olduğu bir görecelik ve çoğulluk vardır. Sorun, bu özgürleştirici akımın, başka akımlardan farklı olarak kendini toplumsal ve politik olarak gerçekleştirecek bir zemin bulmasından kaynaklanır; bu zemin, popülizmdir. Artık ne din ne bilim insanlarının seçkinler olarak halkın çıkarlarını bastıramayacağını ve engelleyemeyeceğini iddia eden popülist söylem, politik olarak hem sağ hem sol görüşlerin liderleri tarafından kullanılır. Popülist söylem sokaktaki adamın ekonomik ve sosyal çıkarlarını vurgulayarak, onun önyargılarını, duygularını, arzularını, inançlarını kullanarak başarıya ulaşmayı amaçlar. Kamuoyunu etkilemekte artık nesnel gerçekler değil, insanların duygularını ve arzularını etkilemek ön plandadır. Kısacası teknoloji çalışanı oğullar ne hakikatin güvenli evinden çıkmıştır ne de oraya dönmektedirler. Onlar zaten hakikat sonrası dönemin çocuklarıdır ve şu anda yaptıkları da bunun sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Farrell’e çağdaş kayıp oğulların hikâyesinde sahte gelen şey de budur. Onlar zaten hakikat sonrası evin içine doğmuş, orada büyümüş, evi hiç terk etmemiş, hatta bilerek ya da bilmeyerek evin hikâyesini yeni gerçekdışı sözler ve eylemlerle daha da büyütmüş olanlardır. Bugün gerçekdışı ve yanlış olanı fark edip aydınlandıklarını söylerken bile, hâlâ o evin içindedirler ve sergiledikleri karşıtlık evin hikâyesini yalan rüzgârı dizisine çevirmekten öteye gitmemektedir. Manipülasyonun olduğu bir evde er geç herkesin manipülatör olması kaçınılmazdır.

Peki “Sosyal İkilem” filmini hiç ciddiye almayalım mı?

Peki “Sosyal İkilem” filmini hiç ciddiye almayalım mı?

Kişisel görüşüm, izlerken yalnızca korku ve endişelerimi harekete geçiren, bittiğinde beni bir bataklıktaymışız hissiyle ekran karşısında âtıl halde bırakan filmin, her seferinde verilerimi işleyerek bana yeni ürünler pazarlayan Netflix aracılığıyla bana ulaştığını düşündüğümde, eleştirdiği şeyden çok da farklı bir taktik izlemediğini, o yüzden kendisini çok da ciddiye almaya gerek olmadığını düşünüyorum. Ama bu demek değil ki, ortada hiçbir sorun yok! Sorun, filmdekinden çok daha büyük. Sorun, bize özgürlük vaat eden hakikat sonrası evin, artık içinden çıkamadığımız bir eve dönüşmesidir; bu ev, bizi vaat ettiğinin tam tersi bir durumla baş başa bırakmıştır. Ayrıca bu ev, bir gün korku ve paniğe kapılıp ertesi gün içimizin rahatladığı, çalkantılı duygularla huzursuzluk içinde yaşadığımız, hatta bir yerden sonra sürekli huzursuzluk yerine duyarsızlaşmayı tercih ettiğimiz evdir.  Onu yapısal olarak dönüştürmek ya da yeni bir ev tasarlamak, inşa etmek ve yaşatmak için felsefe ve eğitim alanlarında yeni çalışmalara ve buralardan çıkacak güçlü seslere ihtiyacımız var. Şimdi burada birkaç ciltlik doğal ve toplumsal ontoloji teorisi yazamayacağımıza göre, yazılanlardan bir tanesini önererek yazımı tamamlamak isterim. Önereceğim kitap, Maurizio Ferraris’in “Yeni Gerçekçilik Manifestosu” kitabı. Bu vesileyle, felsefe alanında güncel teori kitaplarını titiz bir çeviriyle dilimize kazandıran Kolektif Kitap’a da teşekkürlerimi sunmuş olayım. İyi haftalar herkese…

Facebook

Instagram

Twitter

Samsung Data Code
BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
10
2
1
1
0
0
0
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?