Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Buket Harıkçı Yazio: ‘’COVID-19 Virüsü Laboratuvarda Üretilmiş Olsaydı, Daha Etkili, Daha Ölümcül Yapılırdı.’’

235PAYLAŞIM
Yazio Banner

Hafta sonu, Kadıköy’de değerli arkadaşım, İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalından Dr. Öğretim Üyesi Hakan Darıcı ile birlikteydik.

Mart ayından bu yana neyin içine düştük, neden böyle bir hastalık ile mücadele veriyoruz ve bu işin sonu nereye gidecek diye başladığımız sohbetimizi bir hücre bilimci ve Histoloji uzmanıyla görüşmek artık ihtiyaçtan öte zorunluluktur hepimiz için… Çünkü ağzı olanın konuştuğu, yetkisi olmasa bile davranış ve tavırlarıyla neredeyse reçeteler yazan bir yığın insanla dolu hem medya hem etrafımız. Bu açıdan COVID-19 hakkında uluslararası makale ve kitap bölümleri yayınlamış, bulunduğu konum itibariyle ağzından çıkan her bir kelimeyi titizlikle seçen ve aktaran bir bilim insanı ile görüşmek gerçekten verimli oldu. Buradan kendisine, yayınlanan son çalışmaları, etik kurallar çerçevesinde anlattığı ve davetimi kabul ettiği için teşekkür ediyor ülkemize bilim dalında sunduğu katkılar için gururlarımı iletiyorum.

- Coronavirüs ile daha önce tanışmış mıydık?

COVID-19’a neden olan virüsün tam adı SARS-CoV-2. Bu adın kökeni de 2002 yılında yine Çin’de yol açtığı SARS (Severe Acut Respiratory Syndrome) salgını ile ilişkili. O dönemde 26 ülkeye yayılan ve 8000 ‘den fazla kişinin ölümüne neden olan SARS virüsü DSÖ tarafından epidemi olarak kayıtlara geçmişti. Şu anda tüm dünyanı etkileyen, dolayısıyla pandemi kapsamında olan SARS-CoV-2 ise aynı virüsün biraz daha mutasyon geçirmiş kardeşi. Türkiye’de, ‘yeni tip coronavirus’ olarak da
adlandırılıyor.

SARS-CoV-2 virüsünün de arasında olduğu coronavirus ailesi, insan vücudu için tanıdık aslında. Hepimiz bu aileden virüslerle karşılaştık. Örneğin, yıl içindeki nezle ve griplerimizin %3’ünün nedeni coronavirüsler. Bazı kaynaklar buna %15 diyor fakat bilimsel yayınlarda oran %2,9 değerinde. Dolayısıyla vücudumuz için çok da yabancı bir virüs ailesi değil.

-Bu durumda COVID-19 virüsünü diğer virüslerden ayıran özellik nedir, Hakan?

SARS-CoV-2 de pek çok RNA virüsü ile benzer özellikte. Elbette her virüsün kendine göre farklılıkları vardır ancak bu yeni tip coronavirüsün pandemiye yol açacak kadar tehlikeli kılan şey ise SARS virüsüne göre hedef reseptörlerine daha sağlam bağlanması. O yüzden SARS’a göre daha hastalık yapıcı bir virüs. Diğer bir deyişle 2.0 versiyonu.

-Virüsün bu versiyonu nedir dersek?

Şöyle; virüsler de tüm hücreler, tüm canlılar gibi mutasyona uğrayıp evrim geçirebiliyorlar. Mutasyonlar genellikle etkisiz hatta zararlı da olsa bazen virüsün hastalık yapma özelliğini de arttırabiliyor. Doğal seçilim gereği, eğer kendisi için zararlı bir mutasyon geçirmişse, örneğin bulaşma özelliğini yitirmişse, yeterince hızlı çoğalıp başkalarına bulaşamadan bağışıklık sistemi tarafından ortadan kaldırılıyor ve doğadan yok oluyor. Ancak mevcut durumda bizi etkileyen virüs, kötü mutasyon geçirmiş akrabalarının arasından sıyrılan bir tanesi. 

Hedef bölgesine on kat daha sıkı tutunarak hücre içine girme özelliğini arttırmış, dolayısıyla daha etkili ve bağışıklık sistemine karşı avantajlı durumda. Virüs güçlendikçe hastanın virüsle savaşma süresi de uzuyor. Bu süreçte de öksürük, hapşırma gibi yollarla daha fazla insana bulaşıyor. SARS-CoV-2 de bu şekilde ortaya çıkmış, yarasalarda mutasyon geçirdikten sonra insanlara geçmiş bir virüs.

-Yarasalardan? Biz yarasalardan olduğuna emin miyiz yani artık?

Bu konuda pek çok komplo teorisi var, laboratuvarda üretildiğine dair. Maalesef ortada doğal olmayan bir etken aramaya gerek yok. Hayvandan insana virüs yüzbinlerce yıldır sürekli karşılaşılan bir durum. SARS-CoV-2 virüsü de virüsü taşıyan yarası yiyen bir insandan başlayarak diğer 50 milyon kişiye geçti. Tıpkı kuduz gibi kaynağı yarasalar. Virüsün öncüllerine benzer genetik yapısı da, ilk vakaların ortaya çıktığı yerin Wuhan’daki bir canlı hayvan pazarı olması da bunu doğruluyor.

Tabi laboratuvarda da virüs geliştirmek de işin uzmanı bilim insanları için hiç zor değil. Ama, günümüz teknolojisi ile laboratuvarda ölümcül bir virüs üretmek isteseydik, bundan çok daha iyisini, daha ölümcül bir versiyonunu üretebilirdik. Örneğin ben böyle bir virüs geliştirecek olsam, bulaştıktan sonra çok daha yüksek oranda öldüren bir virüs geliştirirdim ki uğraştığımıza değsin. Örneğin Ebola virüsü bulaştığında ölme ihtimaliniz %70’in üzerinde. Bu oran SARS-CoV-2 için %2-3 arası.

-Hangi gruplar risk altında?

Virüsün bulaşmasına karşı kimsenin önceden gelen bir bağışıklığı yok. Çocuk da genç de yaşlı da olsanız bulaşabiliyor. Genel olarak bakıldığında herkesin bildiği gibi yaşlılar veya kronik rahatsızlığı olanlar daha tehlikedeler. Erkeklerde ise daha çok ölüm görülüyor. Bunun nedenine daha sonra değineceğim.

Bilindiği üzere sağlıklı ve güçlü bir bağışıklık sistemi, virüsün vücudunuzda çoğalıp yayılmasını önemli bir oranda engelleyebiliyor. Bu nedenle, immün (bağışıklık) yetmezliği olanlar veya bağışıklık baskılayıcı ilaç kullanan kişiler, örneğin Tip 1 diyabet hastaları, otoimmün hastalıkları olanlar, virüsle mücadele sırasında dezavantajlı olan kişiler. Çünkü bu kişiler, mevcut hastalıklarının ilerlemesi önlemek adına bağışıklık baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda. Kullandıkları ilaçlar da maalesef kendilerini bütün enfeksiyonlara daha açık hale getiriyor. Dolayısıyla COVID-19 gibi bulaşıcı hastalıkların temel risk grubu otoimmün rahatsızlıkları olan ya da bağışıklık baskılayıcı özellikte ilaç kullanan hastalar oluyor.

Zaman zaman çok da doğru olmayan şanslı gruplardan bahsediliyor. Örneğin, birkaç ay önce yurtdışında sigara içenlerin daha az yakalandığı ile ilgili haberler çıkmıştı. Haberin kaynağı olan bilimsel verileri incelediğimde durumun hiç de öyle olmadığını ve tamamen haber çıkartabilmek için bilimsel verilerin sadece bir kısmının kullanılmış, geri kalanının göz ardı edilmiş olduğunu gördüm. Şöyle bir çalışmadan da örnek vereyim; gözlük kullananların kullanmayanlara kıyasla hastalığa daha az yakalandığı tespit edilmiş. Bu çok daha mantıklı bir sonuç. Çünkü virüs sadece ağız, burun değil gözden de bulaşabiliyor ve gözlük camları, tıpkı plastik siperlikler gibi, sizi karşınızdakinin hapşırmasından öksürüğünden koruyabiliyor.

Gözlük örneğinde olduğu gibi, çok çeşitli grupların değerlendirildiği çalışmalar mevcut ve dünya genelinde son birkaç ayda sadece bu konuda 70 bine yakın tıbbi makale yayınlandı. Ancak araştırmalarda, hasta sayıları, hastaların yaş, cinsiyet, beslenme, mevcut kronik hastalıkları gibi ek özellikleri de çok önemli. Aynı anketlerde olduğu gibi, bazı araştırmalarda sadece birkaç düzine hasta üzerinden değerlendirme yapıldıysa, bu tüm topluma uyarlayabilmek için güvenilir bir veri olarak değerlendirmemiz çok mümkün değil. Sadece bir semt hastanesinde yüzlerce hasta üzerinden yapılan araştırma bile semte göre yanlış sonuca neden olabiliyor. Ama araştırma birden çok merkezde yürütülmüş, yüzlerce veya binden fazla kişi üzerinde çalışılmış ise bilim insanları açısından çok daha güvenilir oluyor.

- Peki bu virüsler nasıl hastalık yapıyor, insanları öldürmek veya ölene kadar onunla yaşamak gibi bir amaçları var mı?

Virüslerin şöyle bir özelliği var: hücrelerin dışında canlı bile değiller. Başka hücrelerin içine giriyor, hücrenin metabolik faaliyetlerini ele geçirip, hücreyi kendi kopyalarını oluşturmaya zorluyorlar. Bunu bir robotun, bir fabrikaya zorla girip, fabrikadaki makineleri sadece kendi parçalarını üretmeye zorlaması gibi düşünebilirsin. Bunu yaparken robotun herhangi bir
canlılığı veya amacı yok. Kodlarında ne varsa onu yapıyor. Virüsler ve bakteriler de genetik kodlarına göre hareket eden canlılar. Bizim algıladığımız şekliyle bir mantıkları yok.

- Peki neden hastalık yapıyorlar?

Aslında bakteri ve virüslerin çok azı insanlarda hastalık yapıcı. İnsan vücudunda ortalama iki kilo bakteri var. Bunlar bağırsaklarda yaşıyor ve bizi canlı tutuyor. Hatta bazıları olmadan hayatta bile kalamayız. Bazıları etkisiz iken bir kısmı ise zararlı ancak kontrol altında tutuluyorlar. Biz de bu bakterilerin dengesi sayesinde yaşamımızı sürdürüyoruz.

Aslında hepsinin genlerine kodlanan iki hedef var: hayatta kalmak ve kendilerini çoğaltmak. Bu iki kodu bulunmayan bir canlı zaten neslini devam ettiremiyor.

Diyelim ki tetanos patojeni; bu bakterinin amacı gidip insanları hasta etmek değil. Veya hastalık yapan patojenler, “Bulaştığım insanı öldüreyim” ya da “Bulaştığım insanı öldürmeden tutayım ki o yaşadıkça ben de içinde yaşamaya devam edeyim” gibi bir amaç da taşımıyor. Tetanos bakterisi metalden ya da topraktan bir şekilde insana bulaştığında orada kendine uygun bir ortam buluyor ve çoğalmaya başlıyor. Bu sırada ürettiği kimyasallar da bizde hastalığa neden oluyor. 

Patojenlerin insanları öldürmesi, sonuçta kendilerinin de ölümüne yol açacağı için aslında evrimsel olarak işlerine gelen bir süreç değil. Ama yine de konaktan konağa atlayıp tür olarak çoğalmaya devam edebiliyorlar. Ama eğer bir virüs insanı öldürüyorsa, bu, o virüsün “Dur ben bu vücudu öldüreyim” amacından değil. Ya da ‘‘Bu vücudun içinde yaşayabildiğim kadar yaşayayım’ mantığı yok. 

Hepsi sonuçta bir ortak hücreden mutasyonla farklılaşarak evrimleşerek gelişiyor ve bazıları evrimi sonucu insan vücudunda yaşayabilecek özellikler kazanıyor. Eğer bu süreçteki evrimi, patojeni, bağışıklık sisteminden kaçabilecek hale getirdiyse daha çok çoğalıyor, daha tehlikeli hale geliyor. Eğer bağışıklık sisteminden kaçabilecek özellikleri geliştirememişlerse de bağışıklık hücreleri o patojeni yakalıyor ve temizliyor. Hikâyenin sonu. Olay bundan ibaret.

- Peki COVID’de hastalık nasıl başlıyor, nasıl bulaşıyor?

SARS-CoV-2 vücuda solunum yoluyla, açık yara veya gözden giriş yapıyor. Genelde damlacık yoluyla giriş yapıyor ki bunun için 10 dakikalık karşılıklı konuşma yeterli olabiliyor. Damlacıkların içinde ne kadar virüs olduğu ve damlacık büyüklüğü de önemli. Hapşırdığınızda bu damlacıklar dümdüz 1,5 metre ileriye gidemeyeceği için bu fiziksel mesafe önem kazanıyor. Karşımızdaki kişi COVID-19 hastalığına yakalandıysa ve öksürük gibi semptomları gösteriyorsa virüsleri de sürekli yayıyor demektir. Bazen semptomları çok göstermese de nadir gelişen bir öksürükle virüs yayıyor olabilir.

Tabii aldığınız virüs yükü de çok önemli. Bağışıklığımız Coronavirus ailesini genel hatlarıyla tanıdığı için bir miktar virüsle mücadele edebiliyor. Ama enfekte kişi ile geçirdiğiniz süre arttıkça size aktarılan virüs miktarı da artıyor. Doktorlar ve diğer sağlık çalışanları bu nedenle daha çok etkileniyor. Normal insanlar günlük hayatta virüsle enfekte biriyle karşılaşsa bile hasta edecek miktarda virüs almadan uzaklaşabiliyor. Hatta bu nedenle hastalığın çok da bulaşıcı olmadığını düşünüp ciddiyetini tam kavrayamıyorlar. 

Oysa hastanede tedavi gören her kişi sağlık çalışanları için ek bir viral yük getiriyor. Normalde bağışıklığı güçlü olanlar bile vücudun kaldırabileceğinden daha fazla virüs alırsa sistem çöküyor ve hayatlarını kaybediyorlar. Bu nedenle her gün en az bir sağlık çalışanını kaybediyoruz. Hastalığı yaymamamız çok önemli. Yoksa bir süre sonra biz de hastalandığımızda bizi tedavi edecek doktor kalmayabilir.

Virüs bulaştıktan sonra nereleri etkiliyor, hastalık nasıl ilerliyor?

Virüs burun, ağız, göz veya yaralardan giriş yapabiliyor. Bulaştığı yere göre de semptomlar değişebiliyor. Örneğin burundan bulaştığında koku kaybı, ağızdan bulaştığında bademcik enfeksiyonu ile başlayabiliyor.

Solunumla virüsü aldığınızda doğrudan akciğere ulaşıyor. Akciğerdeki alveollerin içinde ise en çok tutunabildiği hücrelerden biri var, alveollerin kök hücreleri. Alveollerin içinde iki tip hücre bulunur. Çoğunluğu gaz alışverişinden sorumlu olan yassı hücreler. Az bir kısmı da ikinci tip kök hücreler. Bu hücreler normalde solunumda görevli yassı hücrelerin rejenerasyonundan sorumlu. Ayrıca önemli bir fonksiyonları daha var. Alveollerin içini kaplayan ve nefes alıp verirken alveollerin birbirine yapışmasını engelleyen sıvıyı salgılıyorlar. SARS-CoV-2’nin asıl hedefi işte bu hücre.

Virüs, yüzeyindeki SARS’a göre daha da geliştirdiği reseptörü ile bu hücrenin dışındaki ACE2 adında bir enzime tutunuyor. Ardından da o hücrenin içine girip kendisini çoğaltmaya başlıyor. Bir süre çoğaldığında girdiği hücre patlayıp ölüyor. Oluşmuş binlerce yeni virüs de çevreye yayılıp yeni hedefler aramaya başlıyor. Tam o sırada biz nefes alıp verdiğimizde, öksürüp, hapşırdığımızda, o çoğalan virüsler de dışarı yayılıyor.

Tabi bunlar olurken bağışıklık sistemi hemen devreye giriyor. Enfekte olan hücremiz durumun farkında oluyor ve virüsü engellemeye çalışıyor. Eğer bunu başaramazsa en azından yardım çağrısında bulunuyor ve dışarıya sinyal gönderiyor. Hücre aynen şöyle söylüyor; ‘’Ben bir virüs tarafından enfekte oldum, bana yardım edin.’’ Burada virüslere karşı bizim bağışıklık sisteminin savunması ise çok ilginç. Eğer bir hücremiz virüsle enfekte olduysa, bağışıklık sistemi hücreleri geliyor ve o hücreyi öldürüyor. Neden öldürüyor? Artık o hücre için yapabileceği bir şey yok. Çoktan ele geçirilip istila edildi. Daha fazla virüs oluşturmaması için hemen öldürülüp parçaları
temizleyici hücreler tarafından yutuluyor. Böylece daha fazla virüsün oluşması engelleniyor.

Burada kritik bir denge söz konusu. Eğer kişi çok fazla virüs aldıysa virüslerin çoğalma hızı da artıyor. Dolayısıyla daha çok kök hücre enfekte olup bağışıklık sisteminin yetişemeyeceği kadar çok virüs kopyası oluşuyor. Bağışıklık sistemi hepsine yetişse bile bu akciğerde büyük hasar oluşması demek. Bu hücreler akciğerin rejenerasyonunda sorumlu hücreler olduğu için alveoller küçük küçük hasarlar almaya başlıyor. Hasarı tedavi etmesi gereken hücreler de ortadan kalktığı için iyileşemiyor. Bir süre sonra bu hasarlar akciğerde sıvı birikimine, solunum yetmezliğine ve ölüme dek götürebiliyor. Hasta ileri bir aşamadan sonra iyileşse bile tıpkı kalp krizi sonrasında kalpte oluşan hasar gibi, akciğerde kalıcı hasar bırakabiliyor. Bu da ömür boyu solunum güçlüğü çekmek demek.

Virüs akciğerle sınırlı da kalmıyor. Hasar gören alveollerden kan damarlarına yayılıyor. Bir kez dolaşıma katılınca da buradan vücuttaki herhangi bir organa ulaşıp o organın kan damarlarını oluşturan hücrelere saldırıyor. Bu organlar da genellikle kalp, böbrek, karaciğer ve beyin gibi, bol kan damarına sahip hayati organlar. Devam eden bu hasarlar küçük iç kanamalara ve damarlarda pıhtı oluşmasına neden olabiliyor. 

Bu küçük pıhtılar da büyüyüp beyinde akciğer veya kalpte tıkanma yapabiliyor. Diğer yandan da bağışıklık sistemi tüm vücuda yayılan virüsler yüzünden aşırı alarma geçiyor. Bu durumda ise savunma sitemimiz kontrolden çıkıp sivillere yani sağlıklı hücrelerimize bile hasar verebiliyor. Bu sürecin devamı halinde de çoklu organ yetmezliği ve takip eden ölüm ortaya çıkabiliyor. Ölüm nedeni ise kalp krizi, beyinde pıhtı oluşumu, böbrek veya karaciğer yetmezliği gibi, aslında akciğerle bağlantısız görünen ama nedeni COVID-19 olan klinik durumlar.

- Oldukça korkutucu. Peki herkeste bu semptomlar gelişiyor mu?

İnternette kayıtlı vakalarına bakıldığında hastalık yaklaşık elli milyon kişiye bulaşmış görünüyor. Bu hastalardan en az 1.2 milyonu doğrudan COVID-19 nedeniyle yaşamını yitirmiş. Bir kısmı iyileşmiş ancak 12 milyon kadarı aktif hasta. Tabi bunlar PCR testi ile teyit edilmiş kayıtlı vakalar. PCR’da saptanmayan, test yaptırmayan veya COVID-19 ile ilişkili görünmeyen ancak nedeni o olan ölümler de mevcut. Dolayısıyla gerçek rakamlar çok daha yüksek olabilir.

İyileştikten sonra her şey normale dönüyor mu? Bağışıklık kazanıyor muyuz?

COVID-19 şöyle bir şey, yakalanıp iyileştiğinizde bile tam olarak atlatmış olmuyorsunuz. Tıpkı nezle gibi, bir süre sonra bağışıklığınız kayboluyor ve yeniden yakalanabiliyorsunuz. Ve her yakalandığınızda vücutta biraz daha fazla hasar bırakıyor. Akciğerin bir parçasını çalışmaz hale getirebiliyor, kalbin bir kısmını çalışmaz hale getirebiliyor, beyin, böbrek gibi organlara zarar veriyor. Erkeklerde testislerde hasar bırakabiliyor.

İyileşsek de tekrar yakalanabiliyoruz. Bu nedenle sürü bağışıklığına gitmek de hiç mantıklı bir tutum değil. Çünkü sürü bağışıklığı için toplumun %70’ ini enfekte etmek gerekli. Böyle bir durumda %2 bile ölüm olsa sadece Türkiye’de 2 milyona yakın kişinin ölmesi anlamına gelir. Bu sırada dayanıksızlar elenir, geri kalanlar bağışıklığını kazanır ve o virüsle birlikte yaşayabilir hale gelir diye düşünmek yanlış çünkü geri kalanlarda hem hasar kalabiliyor hem de bir süre sonra yeniden yakalanabiliyorlar. Yani bu virüs insanlığın belirli bir yüzdesini öldürse bile birkaç ay sonra hayatta kalanlar için geri gelir.

COVID-19’a yakalananlarda ve ölenlerde cinsiyetlere göre fark var mıdır?

Evet var. Erkekler daha fazla yakalanıyor. Ülkemizde maalesef iş dünyasında erkekler çok daha aktif. Kadınlar daha az temsil ediliyor. Bu da dış ortama daha çok çıkmaları demek. Diğer yandan erkekler hijyene daha az dikkat ettikleri ve kendilerini daha az kolladıkları için virüsler erkeklere daha çok bulaşıyor. Bilimsel literatürde, erkeklerin bağışıklık sisteminin kadınlara kıyasla daha zayıf olduğunu gösteren çalışmalar var. Mesela ağlamak bile bağışıklığı arttıran bir durum ki biz erkekler bunu hemen hemen hiç yapmıyoruz.

Peki şu anda her gribal enfeksiyon COVID mi?

Grip mevsimi geldi çattı. Bu dönemde grip olma sebebi ise havaların soğuması değil, bizim buna verdiğimiz tepkiler aslında. Örneğin vücudumuz kışın güneş ışığına daha az maruz kalıyor. Daha az güneş, yeterince D vitamini alamamamıza ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden oluyor. Havalar soğuk diye de açık havada değil, kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçiriyoruz. Dolayısıyla solunum yolu ile geçen hastalıklarda, insandan insana bulaş artıyor. Dolayısıyla COVID-19 dışında her yıl bizi hasta eden normal nezle-grip etkenleri de artışa geçiyor. 

Bu nedenle şu aralar yakalandığınız her grip COVID-19 olmayabilir. Ancak kötü haber şu ki, büyük ihtimalle öyle. Hatta şu anda normal grip oranı azaldı diyebiliriz çünkü insanlar eskisi kadar içe içe durmuyor, sosyal mesafeye dikkat ediyor ve maske takıyor. Bunlar normal grip yayılımını da azaltan şeyler. Diğer yandan COVID-19 vakaları gittikçe artıyor çünkü oldukça bulaşıcı. Ve havalar soğudukça ve biz içeriye kapandıkça COVID’de de daha büyük bir artış da ne yazık ki bizi bekliyor. Önümüzdeki günlerde bunu rakamlarda da göreceğiz zaten.

- Okulların açılması kararı hakkında bir akademisyen olarak ne düşüyorsun?

Okulların açılması, az önce kapalı ortamlarda gerçekleşeceğine ihtimal verdiğimiz durumlar sebebiyle riskli. Sınıfta çok aktif ders anlatan ve sosyal biri olarak ben de en az öğrenciler kadar istiyorum okulların açılmasını ama açmamalıyız. Çünkü virüs gerçekten öldürücü. Aşılar herkese ulaşılabilir olana, önemler sıklaştırılana ve etkili sonuçlar alınana kadar bir akademisyen olarak açılmasını doğru bulmuyorum.

Virüse karşı korunmada egzersiz, dengeli beslenme ölçeğinde vücut değişime nasıl uğrar, kronik hastalıklarda karşılığı nedir?

Egzersiz ve dengeli beslenme sağlığımızı korumak ve bağışıklık sistemini güçlendirmede önemlidir. Bağışıklık sistemi hücreleri, tıpkı vücudun diğer hücreleri gibi belirli besinlere ihtiyaç duyar. Nasıl kemik dokumuz tüm mineraller arasında en çok kalsiyuma ihtiyaç duyuyorsa bizim bağışıklık sistemimiz de belirli vitamin ve minerallere ihtiyaç duyuyor. Bunlar da en başta Çinko, C ve D vitaminleri. Bu vitaminler, bağışıklık hücrelerinin metabolik faaliyetlerini yürütebilmesi için gerek duyduğu enzimler konumunda. Bu yüzden, sağlıklı beslenme, taze gıdalar ve güneş ışığı hastalıklardan korunma için önemli faktörler.

Yeterli beslenememe, D vitamini seviyesi düşüklüğü, zor yaşama şartları, stres ve üzüntü bağışlık sistemimizi olumsuz etkiler. Eskiden filmlerde sevdiğinden ayrıldığı için verem olan insanları görürdük. Bu durum aslında oldukça gerçekçi. Çünkü aşırı stres ve üzüntü bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Depresif dönemlerde yaşanan iştahsızlık da bunu daha çok arttırıyor. Pusuya yatmış bekleyen (filmlerdeki verem gibi) hastalıklar da bu zayıf anımızdan yararlanıp çoğalıyorlar. Normalde bağışıklık sistemimizin üstesinden gelebileceği zayıf mikroplar bile bağışıklık düştüğünde bizi hasta edebiliyorken COVID’in neler yapabileceğini siz düşünün.

Bu noktada, sporun veya egzersizin olumlu yanı şu: fiziksel aktivite sonucu vücudumuzda serotonin hormonu salgılanıyor ve kanda miktarı artan serotonin hormonu kişinin daha mutlu hissetmesini sağlarken aynı zamanda da bağışıklık sistemini güçlendirici etki gösteriyor. Kısacası hem spor ve egzersiz yaptığınız için psikolojik bir rahatlama hissediyorsunuz hem de hücresel boyutta salgılanan faktörler sizi daha mutlu ve sağlıklı kılıyor. Bu durum da insana, güçlenen bağışıklık sistemi olarak geri dönüş yapıyor. Yani ne kadar dengeli beslenir ne kadar fiziksel aktivitede bulunursanız; bağışık sistemiz de virüsle o kadar iyi mücadele edebilir.

Bu süreçte, vitamin takviyeleri çok büyük bir öneme sahip. Hatta Trump bile COVID’e yakalandığında tedavi olarak vitamin takviyesi yapıldı. Çünkü henüz, COVID-19 için doğrudan etkisi kanıtlanmış olan bir ilaç mevcut değil.

Senin çalışma alanının aslında kök hücreler olduğunu biliyorum. Bu kök hücreler COVID’de de kullanılabiliyor mu?

Kök hücreler, özellikle de klinikte yeri olan, mezenkimal kök hücreler, tedavisi diğer yollarla mümkün olmayan pek çok hastalıkta kullanılabiliyor. Kişiye nakledildiklerinde hasarlı bölgelere gidip onarabilme özellikleri sayesinde yaşlanma ile ortaya çıkan organ hasarında, kas ve hastalıklarında, omurilik yaralanmalarında, serebral palsi gibi sinir sistemi hasarlarında ve otoimmün hastalıklarda işe yarıyorlar.

Ben kök hücrelerin daha çok ArGe tarafındayım. Yani daha çok nasıl daha etkili kullanılabileceği üzerine çalışmalar yapıyorum. Bir yandan da kök hücreleri kullanarak yapay organlar geliştirmeye çalışıyorum. Ama ülkemizde, özellikle Prof. Dr. Erdal Karaöz tarafından yürütülen kök hücre uygulamaları mevcut. Ve evet, kök hücre tedavileri COVID’de de oldukça işe yarıyor. Çünkü mezenkimal kök hücrelerin bağışıklık düzenleyici özellikleri de var. 

Bu özellikleri ile mesela, kemik iliği nakli sonrasında gelişebilen GvHD tedavisinde, bağışıklık sistemini yeniden düzenlemek için rutinde kullanılıyorlar. COVID-19’da da özellikle hasta ‘sitokin fırtınası’ dediğimiz, bağışıklık sisteminin aşırı aktivite gösterdiği sürece giriyorsa bağışıklık sistemini sakinleştirmek için kullanılabiliyor. Nakledilen hücreler bununla da kalmayıp hasarlı dokuları da iyileştiriyor ve hastalığın en az hasarla atlatılmasına yardımcı oluyor.

Ama bu iş her kök hücre uyguluyorum diyen apartman dairesi tipi kliniklerde yapılabilen bir iş değil. Ülkemizde sadece birkaç merkez ‘gerçek’ kök hücre tedavisi uygulayabiliyor. Çünkü bunun için uluslararası standartlarda, düzenli
denetlenen ve GMP şartlarını yerine getiren merkezlere ihtiyaç var. Dolayısıyla bu tedavinin uygulanabileceği kişi sayısı sınırlı ve tedavi de maliyetli oluyor. Keşke bu tip merkezler daha da yaygınlaşıp tedavi daha çok kişiye erişebilse ancak bunun için halen aşılması gereken engeller var.

- İnsanlar yarasa veya benzerlerini yemeye devam edecek. Sonra?

Elbette farklı ve yeni virüsler gelecektir. Tabii ki bu illa, farklı yeme alışkanlıkları olan Çin’den geleceği anlamına gelmiyor. Amerika’da bulunan bir domuz çiftliğinden, Avrupa’daki bir kuş sürüsünden de gelebilir. İnsanlar evcil hayvan bakmaya ve çiftlik hayatına geçtiğinden beri küçük ve büyükbaş hayvanlardan insana pek çok hastalık geçti. En yakın örneklerinden biri deli dana hastalığı. Şu anki bağışıklığımız çiftlik hayvanlarından insanlara geçen bu patojenlerin çoğunu atlatmayı başarıyor. Fakat insanlar ilk tarım toplumuna geçtiğinde, bu virüsler insanları daha çok öldürüyordu. Aynı virüsler İspanyollar Güney Amerika’yı işgal ettiğinde, bağışıklığı olmayan milyonlarca yerliyi de etkiledi. İspanyolların kılıçla veya silahla öldürdükleri sayı binlerceyken, Avrupa’dan taşıdıkları virüsler bir biyolojik silah gibi çalışarak milyonları öldürdü. Tabi o dönemde insanlar bu durumu kendi tanrılarına veya kötü ruhlara bağlıyordu. Günümüzde insan vücudu, çeşitli hayvansal virüslere bağışıklık kazandığı için hayatta kalabiliyor. Bağışıklık kazanmayan kişiler ise zaten virüsler veya başka patojenler nedeniyle ölmüş ve nesillerini devam ettirememiş oluyorlar. Yani biz de evrim geçiren virüs ve bakterilere karşı hayatta kalmak için evrim geçirip adapte oluyoruz. Ama daha uzun bir zaman alıyor.

Şu an için yapabileceğimiz ise bağışıklık sistemimizi, gerek SARS-CoV-2 gerekse takip edecek diğer virüslere karşı, dışarıdan aldığımız vitaminler, dengeli beslenme, stresten uzak durma ve egzersiz ile güçlendirmek. Zamanla da nasıl şu an kızamık, suçiçeği, çocuk felci, gibi hastalıklara karşı korunuyorsak COVID’e de karşı da insanlığın kollektif zekası sayesinde geliştirdiğimiz aşılar ile yapay bağışıklık oluşturarak korunacağız. Sadece o zamana kadar hayatta kalmamız gerekli.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir