Görüş Bildir

etiket Uğur Batı Yazio: “Dünyada Görmek İstediğiniz Değişiklik Ne İse, O Olun!”

Anasayfa > Yazio

Beyin, yapısı itibariyle deneyimlere değişerek cevap verebilen bir organdır. Yazında beynin bu özelliği, beynin esnekliği (plastisite) olarak adlandırılır.

Plastisite, yaşam boyu süren bir süreçtir. Yani beynimiz hep esnektir.

Plastisite, yaşam boyu süren bir süreçtir. Yani beynimiz hep esnektir.

Doğumla birlikte son derece hızlı olan gelişim, kısa zaman içinde genç sinir hücrelerinin birbirleriyle milyonlarca bağlantı kurmasıyla başlar. Bunun sonucunda dev bir iletişim ağı oluşur. Bunun ardında ergenlik dönemine doğru tutumlar, alışkanlıklar, inançlar, beceriler büyük oranda oluşur.

Ergenlik sonrasında sinir hücreleri arasında yeni bağlantıların oluşum hızı yavaşlamaya başlar. Artık sadece çok kullanılan bağlantılar aktiftir. Ergenlik sonrası dönem bir anlamda “ayıklama” dönemidir. Kullanılmayan sinir hücrelerinin ayıklanmasından söz ediyoruz. Aynı durumdan ötürü, uyaranları daha hızlı algılama ve bunlara hızlı yanıt verebilme yeteneği gelişir. İşte bu işlem nedeniyle zaman içinde yetişkin beyninin bir konuya odaklanma, hatırlama becerileri artar ve değişim, gelişim gibi süreçleri daha net irdeleyebilir duruma gelir. Burada düzenli, olağan, pratik, kalıcı bir değişimden söz ediyoruz. Böyle olunca da “değiştim” mesajının beyinde irdelenmesi daha sağlıklı olmuş demek oluyor.

Bu değişimler sanıldığının aksine bireysel düzlemde olmaktan çok sosyolojik açıdan oluyor. Çeşitli uyaranlardan gelen etkilerle yeni davranışlar, ardından tutumlar geliştiriyoruz, belli bir zaman diliminde bunları uyguluyoruz. Peki, bu değişim sürecinde beynin hareketi nasıl oluyor, buna bakalım mı?

İşte tam bu noktada değişim algısının beyin tarafından ancak “kademeli” olarak kabul göreceğinin bir kanıtı olan “haşlanmış kurbağa sendromu”ndan söz edeceğiz.

İşte tam bu noktada değişim algısının beyin tarafından ancak “kademeli” olarak kabul göreceğinin bir kanıtı olan “haşlanmış kurbağa sendromu”ndan söz edeceğiz.

Çünkü beyin ancak kademeli değişime ayak uydurabilir. Değişim beyni sarsmaz, inandırıcı olur. Bir kurbağayı düşünün. Kurbağa, çevik ve hızlı bir hayvandır. Onu kolaylıkla kızgın bir suya atıp orada kalmasını sağlamanız zordur. Kurbağaların refleksleri hızlı değişikliklere karşı çok duyarlıdır. Kızgın suya attığınızda kaçıp kurtulması an meselesidir.

Peki ya aynı kurbağayı ılık bir suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız?

Kolay. Bir kurbağayı oda sıcaklığında suyun içine koyar ve korkutmazsanız, kıpırdamadan duracaktır. Bu arada suyun sıcaklığını da yavaş yavaş artırırsanız size büyüyü tattıracaktır. Su yavaş yavaş ısındıkça kurbağa daha da gevşeyecek ve yavaşça yükselen sıcaklık yüzünden kurbağa hiçbir şey yapmayacaktır. Suyun ona zarar verecek kadar ısındığını fark etmeyecek olan kurbağa, halinden memnun olacaktır. Hatta sersemleyecektir. Ve zıplayamayacak kadar gevşeyecektir.

Mükemmel olan zıplama refleksi artık söz konusu olamayacaktır.

Ta ki kaptan dışarı çıkacak hali kalmayana kadar. Kurbağayı o sudan dışarı çıkmaktan alıkoyacak hiçbir şey yoktur ama kurbağa orada yatıp haşlanmayı bekleyecektir!

İşte buna sosyal kuramda “haşlanmış kurbağa sendromu” denir.

Bir kurbağayı kaynar suyun içine atarsanız kendini hemen dışarı atar.

Kurbağanın sinir sistemleri de aynı insanların nöron hareketleri gibi ani değişikliklere programlanmıştır, yavaş, tedrici değişimlere değil. Kitlelerin değişime hızla olumlu yanıt verememesinin sebebi, beyindeki irdeleme merkezinin tepki mekanizmasının ani değişimlere göre programlanmış olmasıdır. Kültürel değişimleri düşünün; bu nedenle bir anda olmazlar.

15 yıl önce Starbucks Türkiye’de kahve dükkânı açacak ve kahve satacak deselerdi bir ay bile dayanamayacağını öngörürdünüz.

15 yıl önce Starbucks Türkiye’de kahve dükkânı açacak ve kahve satacak deselerdi bir ay bile dayanamayacağını öngörürdünüz.

Çünkü Türk toplumu için kahve içmek pek yaygın bir davranış değildir. Ancak 15 yıl önce hiçbir yerde göremeyeceğiniz “kahve” dükkânları tedricen Türk toplumuna yerleşti ve her yer “kahve” dükkânları ve türevleriyle doldu.

Toplum mühendisliğini düşünün; stratejik değişimlerde değişimi fark edemezsiniz çünkü değişim zamana yayılmıştır. Taktikler rutindir, değişimler zamansaldır. Bu nedenle yavaş yavaş olan değişiklikler, kitle tarafından kolayca anlaşılmaz. Aynada sürekli kendine bakan insanın yaşlandığını hissetmemesi gibi bir durum oluşacaktır. Bu nedenle değişim daha “saydam,” daha “inandırıcı” olacaktır.

Değişimi yöneten siyasetçiler mesela bu sendromu çok iyi bilir. Bu yüzden de mantıklı, ideal örgütlenmiş hiçbir siyasi hareket, değiştiğini söyleyen hiçbir siyasi lider; hiçbir değişimi birden, bir anda planlamaz. Önce sistematik olarak su ısıtırlar. Kitleden kimseyi zıplatıp kaçırmamak için suyun derecesini özenle ayarlarlar. Sonuçta ortaya çıkan değişim, net, inandırıcı ve beklenen değişim olacaktır.

Haşlanmış kurbağa sendromuna bir başka örnek üzerinden bakalım: ABD’de yapılan bir uygulamalı deney çalışmasından. ABD’de trafik uyarı levhaları hazırlanmış ve bu ayaklı panoların insanların bahçelerine yerleştirilmesi konusunda insanlardan izin istenmiş. Kendilerine sorulan kişilerin sadece yüzde 5’i bunu kabul etmiş. Daha daha küçük ve ayaksız olan tabelalar için izin istenen insanların ise çoğu tabelaları evlerinin bahçesine yerleştirmiş. Daha küçük tabelalarda bir nevi “ayağı alışan” bu gruba aynı soru sorulduğunda, aynı insanların yüzde 85’i bu teklifi kabul etmiş.

Buraya kadar anlattığımız perspektifin bireye ilişkin bir özetiyle devam edelim. İnsanlar, doğa, değerler, kısacası her şey belirli zamanlarda bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalır. Mevsimler bize bu dersi her yıl tekrar öğretir. Değişim, her insanın yaşamının bir döneminde yaşamak zorunda olduğu kaçınılmaz bir olgudur. İnsanlar nefes aldıkları ilk andan itibaren, zekâlarını ve duygularını da bedeniyle birlikte geliştirir ve beden istemese de zekâ ve ruh değişimi arzular.

Felsefesini mutlak değişim üzerine kuran Herakleitos, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu ifade ettiği yaklaşımını “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle anlatmaktadır.

Felsefesini mutlak değişim üzerine kuran Herakleitos, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu ifade ettiği yaklaşımını “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle anlatmaktadır.

Herakleitos’a göre hayatta her şey değişme halindedir. Hayat değişiktir; değişikliklerin arifesidir. Eski alışkanlıklarımız, değerlerimiz, zihinsel pratiklerimiz, fiziksel görüntümüz, geleneklerimiz ve anılarımız... Hemen her şey değişime gebedir. Değişim sürecinde, eskiden olduğumuz şeyin en azından bir kısmını unutmak zorundayızdır. Yeni gelecek olanı da hiçbir zaman bilemeyiz.

Değişim mevcut durumdan farklılaşmaktır; güç ve tazelenme demektir. Gücü, yenilenmeyi, tazelenmeyi, yeniden doğmayı beraberinde getirir. Duygusal ve ruhsal olarak da değişiriz. Neticede, insanın sadece bedeni ve buna bağlı olarak zihni değil; çevresi de sürekli değişiyor. Değişim aynı zamanda şeffaf olandır. Değişen insan bile çoğu zaman bunu fark etmez. Bu noktada bilincin asli eylemi olan farkındalığın öneminden bahsetmek gerekir.

İnsan farkındalık halinde değişimin gerekliliğinden haberdardır. Bu sayede başka bir şeye, nesneye, düşünceye ya da arzuya odaklanır. Bilinç bunu fark ettiği an farkındalık olur. Farkındalık nesneyi fark ettiği anda, bilinç oluşur. Bilincin derinleşmesi de bilincin değişimi olarak tanımlanır.

Değişimle birlikte, olayları, insanları ve hayatı farklı algılayan ve farklı yorumlayan insan, aynı zamanda öğrenme sürecine dair bir farkındalık yaratır. Bir şeyler istemenin gerekliliğini daha çocukluğumuzda bize öğreten hayat, istemenin insanın kendinden bir şeyler vermesi, bir bedel ödenmesi anlamına geldiğini söyler. Bir bebeğin emziğini istemesi için ağlaması gerektiğini, değişimin olması için de insanın istemesi gerektiğini anlatır.

Bitirelim. Gelişmeye yönelik bir değişim güzeldir, idealdir, doğamıza uygundur. Yani, esas mesele değişmek değil, dönüşmektir. Eskilerin tabiriyle tekemmül etmektir. İnsanın hayatta varoluş gayesi zaten iyi yönde tekemmül etmek olmalıdır. Geldiğimiz gibi gidersek boşa yaşamış sayılmaz mıyız?

Johann Wolfgang von Goethe’nin ilham verici sözü ile bitirelim:

“Neler değişmedi ki dünya dönerken, kendi ekseni etrafında dönebilene ne mutlu!”

Kendiminkiyle devam edeyim, belki de böyle olur:

“Dünyada görmek istediğiniz değişiklik ne ise, o olun!”

Özetleyelim:

  • Esas sorun, kendilerine yaratıcı denilen insanların çoğu zaman esas meselelere el atma sorumluluğunu başkalarına havale etmeleridir. Bu kişilerin kafalarında birçok fikir vardır, ama işin peşini iş dünyasına özgü biçimde kovalama anlayışları çok kıttır.

  • ● Sahip oldukları fikirlere kulak verilmesini ve denenmesini sağlayacak doğru çabayı göstermezler. Değişim için önemli olan onun ayaklarının yere basması, değişimin bir modelinin olmasıdır.

  • Değişim bir anlamda her şeyin ilkidir!

  • Otoregresif koşullu değişen varyans modeli, ekonometride cari dönemdeki hata teriminin varyansının önceki dönemdeki hata terimlerinin varyansının bir fonksiyonu olduğunu varsayar.

  • Değişkenliği ifade eder ve aslında konumuzla da hiçbir ilgisi yok. Sadece ilginizi çekmesi için kullanıldı. Biz bu bölümde değişimi anlatacağız ama sadece değişime ayak uyduran markaları anlatacağız.

  • Johann Wolfgang von Goethe’nin ilham verici bir sözü vardır: “Neler değişmedi ki dünya dönerken, kendi ekseni etrafında dönebilene ne mutlu!”

  • Peki değişimin stratejisini mi istiyorsunuz? Herkesin gittiği yoldan aksi yola direksiyonu kırmak her zaman iyi sonuç verir mi? Yine de kurallara uymanız gerekir. Hatta öyle ki, değişim bazen değişmemekle olur.

  • Değişimi okumak zordur da, zamanında okumak daha da zordur. Richard Pascale, buna ilişkin “Çevremizde çok büyük değişimler yaşıyoruz. Ben böyle bir ortamda uzun süreli dengede kalan organizasyonların büyük sorularla karşılaşacağına inanıyorum” diyor. Biz buna “yeni gerçekler” diyoruz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
2
0
0
0
0
0
0
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?