Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Murat Arda Yazio: Beşiktaş JK Dergisi’nden Şampiyon Dergiye “Hicretimin” ve Çok Lezzetli Kavgalarımın Hikâyesi

25PAYLAŞIM
Yazio Banner

Bu haftaki yazımız vesilesiyle Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün eski bir yöneticisi olup kendisini “Dergilerin Efendisi”, “İletişim Gurusu” vb. “fiyakalı” etiketlerle pazarlamaya çabalayan bir kişinin nasıl bir hırsla Beşiktaş JK’ya ait tescilli bir marka olan Beşiktaş Dergisi’nin üzerine çökmeye cüret ettiği ve kendisini demokratik, “sosyal” ve hukuki yolları kullanarak nasıl engellediğimizin öyküsüne değineceğiz… Bu kişinin BJK’da yöneticiliği ele geçirdikten sonra sahibi olduğu dergiler, radyolar, medya grubu üzerinden kulübün resmi dergisi başta olmak üzere BJK İletişim Departmanına çektiği kadük operasyonlar üzerinden, futbol kulüpleri başta olmak üzere ülkemizin mühim müesseselerine nasıl da kişisel çıkarlarını toplumsal faydanın önüne koyan kişiliklerin sızabildiğini ve bu tiplemelerin ülkemizde hangi toplumsal koşullar sonucunda ön plana çıkabildiklerini anlamaya çalışacağız.

Burada bir önemli mevzunun altını çizmek isterim. Bugün ülkemizdeki en büyük yozlaşmaların yansıması futbol kulüplerinde de kendisini göstermektedir.

Ve günümüzde “ortalama” yönetici profili de aşağı yukarı burada örneğini verdiğimiz kişi ve benzerlerince kulüpleri (ve aslında ülkenin hemen hemen tüm müesseselerini) ele geçirmişlerdir. Artık futboldan edebiyata, sanattan bilime, insanı insan yapan tüm yüce değerler büyük bir tehdit altındadır ve buna ilişkin yılgınlık ve vasatın belirleyici olmasına izin verilmesi kabul edebileceğim bir şey değil. Örneğin saygıdeğer spor ve müzik insanı Ali Ece bu mevzuyu “futbol yöneticileri” bağlamında ele alırken, ilham verici kitabı, “Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol” (Profil, Mayıs 2016) adlı eserinde kulüp yöneticileri-taraftar arasındaki gerilimlerin mahiyetine ilişkin şu satırları yazıyordu:

“Yöneticiler futbolculuk deneyimi ve kazanımı olmayan biz futbolseverlere ‘Artık endüstriyel futbol çağındayız, ona göre hareket edin’ diye buyururken bizleri müşteriye indirgeme eğilimindeler. Lâkin en büyük çelişkileri, servetlerini elde ettikleri işlerde 'Müşteri her zaman haklıdır’ şiarıyla hareket ederken futbol kulüpleri söz konusu olduğunda bu söze anlam vermemeleri. Madem futbol artık endüstriyel, o zaman bizler yerden göğe kadar haklıyız. (…) Türkiye’den daha iyi bir lige ve milli takıma sahip ülkelerde de birçok futbolcu bu gerçeğin fazlasıyla farkında olduğu için kötü performans gösterdiklerinde tribünlere gidip bizzat özür diliyorlar. O futbolcuların yöneticileri de kötü sonuçlar devam ederse gereğini yapıp istifa ediyorlar. Buna karşın Türkiye’de yöneticiler neredeyse başarısız oldukları ölçüde yükseliyorlar. Çünkü halen hangi Allah’ın belası vasat ötesi herif dediyse ‘Parayı veren düdüğü çalar’ saçmalığı ülke futbolunun en büyük, en acı gerçeği…”

İşte zurnanın zırt hatta zoort dediği nokta bu; vasatın hakimiyetine “meydan boş buyurun istediğiniz gibi at koşturun” mu denmeli?

Biz kendi gücümüz çerçevesinde bu yapılarla bir mücadeleye giriştik. Dolayısıyla bu ve benzeri kişilere ve onlarla giriştiğimiz mücadeleye tekrar gelmeden önce biraz Beşiktaş Kulübü’ne nasıl dahil olduğum ve kendi kişisel BJK ve semt öykümden bahsetmeliyim.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne ait olan Akaretler’deki BJK Plazanın bulunduğu alanda eskiden 56 adıyla bildiğimiz bir futbol sahası bulunmaktaydı, toprak bir sahaydı... Sanıyorum, çok iyi bir “topçu” olan mahalledeki abim İsmail (Kılıç) beni bu sahaya ilk götürdüğünde yedi ya da sekiz yaşlarında olmalıyım. Biz hepimiz; Şenlikdede ve Valideçeşme-Vişnezade Mahalleli çocuklar şanslı bir çocukluk geçirdik. Düşünsenize; Yücelerin Yücesi Beşiktaş’ın 56 sahasında gece gündüz top koşturuyorsunuz… Sahilde Şeref Stadı’nın önünde denize giriyorsunuz… Evlerimizin iki adım ötesinde komşularımız Süleyman Seba’lar, Baba Hakkı’lar, Kaymakçı Pando’lar var. Hani Şeref Stadıydı, Elli Altı Sahasıydı, BJK Plazaydı derken kafanızı çok karıştırmak istemem ama Şeref Stadına ismini veren ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne futbolu getiren yücelerin yücesi bir karakterden bahsediyoruz; Ahmet Şerafettin Bey’den. Beşiktaş’ın sokaklarında top peşinde Refik Osman ve arkadaşlarıyla koşturduğu gözlerimin önüne geliyor, henüz on altı on yedi yaşlarında onlar da 56’yı arşınlıyor, meşin yuvarlağı ya da içine saman doldurdukları çamaşırları tekmeliyorlardı! Biz; hepimiz Şeref Bey’in evlatlarıyız!

Şeref Bey ki, savaştan döndüğünde o zamana kadar 56 sahasında idman yapan BJK’li arkadaşlarının sahasız kaldığını görünce çıldıran Şeref Bey…

Zira Damat Ferit Paşa hükümeti Beşiktaş’a büyük bir saygısızlık yapmış ve 56 sahamızı ticari faaliyetler için birilerine peşkeş çekmiştir! Bu yüzden Beşiktaş sahasız kalmıştır. Neyse ki Atatürk ve arkadaşları tarafından çok kısa bir süre sonra devrim yapılınca Beşiktaş yeniden antrenman sahalarına kavuşabilmiştir.

Beşiktaş’a hayat veren hemen tüm karakterlerin hayatı birer uzun metrajlı film gibidir ve bu satırların yazarı da Şeref Bey’lerin, Refik Osman Top’ların, Süleyman Seba’ların çocukluklarını geçirdikleri yerlerde soluk alıp vermiştir; görevimizin bilincinde, vazifemizin başındayız. Tekrar semtimize, mahallemize dönelim şimdi… 

Hemen her yıl, bazen her ay Yeşilçam’ın doğal platosu gibiydi mahallemiz; hepimiz Memduh Ün’lerin, Kemal Sunal’ların, Bülent Kayabaş’ların figüranları olarak adeta bir film setindeymişçesine yaşıyorduk çocukluğumuzu.

56 sahasında yedi ya da sekiz yaşlarında başlayan “Arsada Futbol” serüvenim onlu yaşlarımın son çeyreğinde sona erdi; malum, BJK Plaza inşaatı başladı. Ancak inşaat başlayana kadar Beşiktaş’ın tüm çocukları 56’nın tozunu yutarak Metin Kurt’un söylediği o veciz cümlenin canlı tanıklığını yaptılar: “Futbol borsada değil, arsada güzel…”             

Sonra ben büyüdüm ve hayat serüvenimde Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün yayınlarının başına geçtim. Kulübümüz adına çıkartılan kitapların, dergilerin başyazarlığını, futbol edebiyatı serisinin editörlüğünü bile üstlendim. Beşiktaş’a hizmet ediyor olmak hakikaten de hayatımın en Şeref’li zamanlarını bana yaşatıyordu. Öyle ki bizzat kendi dergilerimi, kendi işlerimi, asıl hayatımı kazandığım kendi yayınlarımı bile çoğu zaman ihmal ederek sırf Beşiktaş’a daha iyi hizmet verebilmek adına zaten yıllardır sürdürdüğüm gönüllü hizmetten sonra profesyonel olarak kulüpte sembolik bir ücret karşılığında görev almaya başlamış ve örneğin Beşiktaş dergimizle 30 binleri aşan bir abone sayısına ulaşmıştık. Ülkenin en fazla dergi abonesine sahip kulüp dergisinin yaratıcı yazı işlerinin sorumlusu olmak gurur vericiydi. Kulübe ilk girerken şöyle demiştim: “Bilimin, sanatın ve edebiyatın Beşiktaş değerlerine yansıtılması bir yurttaşlık görevidir ve bu görevi bana vermeniz benim için büyük bir onurdur.”

Sonra yıllar geçti ve yazının başında sözünü ettiğim o yönetici zatın gelip bizlere “Artık bilim sanat falan, böyle şeyler istemiyorum, bu dergiyi de kapatacağım” mesajını iletmesi ve süreç içerisinde bu şahsın aslında kulübe ait olan Beşiktaş dergisini kendi dergi grubu içinde çıkarma planlarını teşhir etmemiz ve kulübün çıkarlarından çok kendi şahsi çıkarları dahilinde hareket etmesi sonucunda biz o güzel atlarımıza atlayıp çekip gitmek zorunda kaldık. Benim şahsi hikâyem, kulübüm Beşiktaş’tan çok çirkin bir şekilde ihraç edilme hikâyeme daha sonra tekrar değineceğiz. Ama şunu söyleyeyim. Kovulsak da meydanı boş bırakmadık. Delice miydi yaptığımız iş? Belki evet. Ama kamu yararına çalışan bir derneğe ait bir değerin üzerine çökülmesine ve yok edilmesine karşı çıkmayı onurlu bir yurttaşlık görevi olarak gördük ve bin kere aynı şeyi yaşasam bin kere aynı şeyi yine yaparım.

Peki son kertede ne yaptık? Çok değerli bir marka olan Beşiktaş Dergisi’ni bu vasıfsız yöneticilerin şahsi olarak ele geçirmesini ve bunu başaramayınca da dergiyi yok etmelerini demokratik, “sosyal” ve hukuki yöntemlerle engelledik.

Çünkü “Valdeçeşme’deki hayalet komşularımız” kulaklarımıza “mücadele
edin” diye fısıldıyorlardı ve vasat kişilerin olağanüstü absürt ve bir o kadar da ahmakça bir cüretle harekete geçmesine kayıtsız kalamazdık. Kalmadık. Tabii ki bu durum, doğal olarak kimilerini çıldırttı.

Kim bu ayakçılar, çantacılar ve o YouTube fenomeni dergiler radyolar ve trol gruplarının yöneticisi meşhuuuur romantik “şahıs”…                

Kavga hâlâ sürüyor. Haziran ayının 25’inde gerçekleşecek olan mahkemede mücadelemizin hukuki ayağı bir başka aşamaya geçecektir. 

Beşiktaş JK’daki uzun ama çooooook uzun yolculuğumda bu şahıs ve “çantacıları” ile hâlâ süren “lezzetli kavgalarım” üzerinden neden ve nasıl Beşiktaş Dergisi’nden ŞAMPİYON Dergi’ye “hicret ettiğimin” öfke dolu öyküsü ibretliktir. Onun detaylarına daha sonraki yazılarımızda tekrar geleceğiz çünkü dediğim gibi, şu anda hukuki yönden davalarımız devam ediyor. Bu yüzden farklı farklı küçük öykücüklerle meramımızı anlatmayı deneyeceğiz.                                              

Burada şu soru sorulabilir. Bu adam, bu dergiden ne istiyor ki? Nedir bu hırs ve düşmanlık? İki mesele var. Söz konusu kişinin, kendi çıkarı ve kendi malı, kendi dergisi, kendi sermayesi dışındaki hiçbir şeyi zerre umursamayan ve salt bireysel güç ve çıkarının peşinde bir kişiliğe sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Zira kulübe “müthiş bir gelir yaratma potansiyeli taşıdığını belge belge ispatladığım” Beşiktaş Dergisi’nin nasıl itibarsızlaştırılmaya ve batırılmaya uğraşıldığı ortadadır. Bu bir suçtur. Bu suçların ve bu kişilerin kirli hikâyelerinin teşhiri ise sadece Beşiktaş için değil; tüm kulüpler hatta tüm kamuoyu için çok önem taşımaktadır.

Türkiye’nin özetidir bu anlatılar… Sadece Ferdinand Celine romanlarında karşınıza çıkabilecek derecede sahte kahramanların, müptezel karakterlerin cirit attığı bir roman gibi yaşananlar… Dolayısıyla sadece tek bir köşe yazısıyla her şeyi aktaramayacağımızın farkındayız. O yüzden yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara ilerleyeceğiz. Ferdinand Celine gibi, ince ince.

Peki bu aslında neden sadece Beşiktaş’ın değil, Türkiye’nin bir hikâyesidir? Zira kamuya ait bir değere karşı işlenmiş bu ihanete neden ve nasıl izin vermediğimizin hikâyesi –pardon roman-noir’ı, sadece bir kulübün maddi olarak “bizzat kendi yöneticilerince” nasıl zarara uğratıldığını ifşa etmeye değil; 2000’li yıllarla birlikte iyice yükselen toplumsal ve ahlaki çürümenin boyutlarını bir kulüp üzerinden gözler önüne sermesi açısından da yararlı olacağını düşünmekteyiz. (Gerçekler yok mu o gerçekler, ah o mel’un gerçekler, er ya da geç hep ortaya çıkmak isterler…) Tüm gerçekleri ortaya sereceğiz.

Binaenaleyh, tüm bunları anlatırken bu kepazelikleri engellediğimiz ve Beşiktaş JK Dergisi’nin yeniden basılarak kulübe gelir kazandırmasının zeminini sağladığımız için bu “aşırı romantik şahsın” bizlere karşı tuhaf Ali Cengiz oyunlarını da yüksek sesle dillendireceğiz.

(İşbu kara-romanın konusu şimdilik Fikret Orman yönetiminin kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemlerinde geçmektedir, bunu buraya not olarak iliştireyim. Yani yazılanları dönemine göre algılamaya çalışınız sevgili okur.)

“Süper iletişim uzmanı şahane kişilikler”in Beşiktaş JK içinde ve medya dünyasında kullandıkları “çantacılar” ve “ayakçıların” marifetleriyle çevirdikleri birbirinden komik dolapları, ucuz numaraları ve en nihayetinde “ava giderken av olmalarının” hazin öyküsünü dillendireceğiz. Anlatılan hepimizin, bu ülkenin tüm onurlu insanlarının hikâyesidir aslında. Neden? Çünkü bu anlatımlar aynı zamanda eksantrik bir savaşın da aynası olacak. Bu savaşta iki taraf var. Biri bizim taraf: Sadece entelektüel sermayesine, vicdanına ve haysiyete yaslanan bir tarafız biz: Bir avuç Valideçeşmeli (Valdeçeşme).

Karşıda ise devasa bir “kolpacı lejyonerler ordusu” var: Kaynağı belirsiz sınırsız para gücünün yarattığı sahte entelektüellik, bu grotesk yapıyı koruyan ve kollayan “mafyacılık oynamaya çalışan” haybeci sosyal medya çeteleri, bunların beslediği bir kısım dandirik spor medyası ve hepsinin çatı örgütü: “Külliyen Yalancılık Koalisyonu”nun sıcak savaşı bu dostlar…

“Eşit olmayan güçler”in çarpışmasında bakalım kazanan kim olacak… Belli olmaz, zira “eşitlik” de  “güç” de göreceli ve değişkendir. Zira bizim arkamızda “Mahallemizin Hayaletleri” de var. Aslında bu “Hayaletler” kavramını aşağıda linkini de verdiğim ŞAMPİYON Dergi’den ödünç aldım. Şu sıralarda matbaada baskıda olan gıcır gıcır neşriyatımız ŞAMPİYON Dergimiz’den son bir “intihal” ile devam edeceğim. Ne demiştik, komşularımız…

Bizim “Valdeçeşmeli” komşularımız, Yüce Hayaletler Ordumuzun başkomutanları şunlar:

 

BİNBAŞI ŞERAFETTİN

TAYYARECİ FETHİ

MEHMET ŞAMİL

AHMET FETGERİ

FUAT BALKAN

MAZHAR KAZANCI

AHMET ŞERAFETTİN

REFİK OSMAN TOP 

HÜSEYİN BEREKET

HAKKI YETEN

SÜLEYMAN SEBA

YUMURTACI YAŞAR

KAYMAKÇI PANDO

VÂLÂ SOMALI

Yalancıların da “intihalciler”in de vah haline!

Bu arada; haysiyetli hayaletlerimizin ve onların canlı yoldaşlarının öyküsünün ayrıntıları ŞAMPİYON Dergi’de.

Beşiktaş Dergi’den zorunlu sürgüne gittiğimiz ŞAMPİYON Dergi cephesinde kavga bir başka boyutta devam edecek. Desteklerinizi önemsiyoruz.

Verdiğimiz mücadeleler, tüm diğer maceralar ve müthiş hikâyesi ise buradan devam edecek…

Çok heyecanlı değil mi?

Bu daha başlangıç…

Twitter

Instagram

Web

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir