Monroe Doktrini: ABD’nin Arka Bahçe Manifestosu ve Maduro’dan Sonra Dünyanın Yeni Yüzü
Bir ülkenin dış politikasını tek bir cümleyle özetlemek mümkün mü? ABD için bu cümle, iki asırdır değişmeyen bir refleksle tekrarlanıyor: “Bu kıtaya karışacaksanız, karşınızda önce bizi bulursunuz.” Bu refleksin adı, 1823’ten bugüne uzanan Monroe Doktrini.
Venezuela’da Maduro’nun kaderi ve ABD’nin sert müdahalesi, Rusya ile Çin’e bel bağlamanın sınırları, Trump sonrası dönemin demokrasi krizleri… Bütün bu başlıkların arkasında, sessiz ama ısrarcı bir gölge olarak Monroe Doktrini duruyor.
Bir Cümleyle Monroe: Avrupa Çekilsin, Amerika Kıtası Bizim Oyun Alanımız

Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun 1823’te Kongre’ye yaptığı konuşmada şekilleniyor. O günkü dünyayı düşündüğümüzde, Latin Amerika’nın yeni yeni bağımsızlığını kazandığı, İspanya ve Portekiz’in eski sömürgelerini geri alma planları yaptığı, Avrupa monarşilerinin “eski düzeni restorasyon” hevesiyle hareket ettiği bir dönemden söz ediyoruz.
Monroe, bu ortamda üç net mesaj veriyor:
Avrupalı güçler, Amerika kıtasında yeni sömürge girişiminde bulunmayacak. Latin Amerika’daki yeni bağımsız devletler, eski imparatorlukların arka bahçesi olmayacak. ABD de karşılığında Avrupa’nın iç savaşlarına ve saray entrikalarına karışmayacak.
Kâğıt üzerinde bu, anti-emperyal bir dayanışma gibi okunabilir. Bağımsızlığını yeni ilan etmiş cumhuriyetleri Avrupa müdahalesine karşı korumaya çalışan “genç Amerika” görüntüsü cazip durur. Ancak zaman içinde gördük ki bu doktrinin işlevi, başkalarının emperyalizmine set çekerken ABD merkezli yeni bir hegemonya alanı açmak oldu. “Sömürgeci Avrupa yerine düzen sağlayıcı Amerika” rolü, kısa sürede “arka bahçesini gözeten bölgesel jandarma”ya dönüştü.
Savunmadan Müdahaleye: Roosevelt’in Doktrine Eklediği Sert Cümle
Monroe Doktrini’nin kaderini asıl belirleyen, 1904’te Theodore Roosevelt’in yaptığı ek yorum oluyor. Roosevelt Corollary adıyla bilinen bu ek, masum görünen savunma ilkesini doğrudan bir müdahale doktrinine çeviriyor.
Roosevelt, Latin Amerika ülkelerinde borç batağı, siyasal istikrarsızlık ya da iç çatışma olduğunda, Avrupalı alacaklıların ya da güçlerin devreye girmesindense, “düzeni sağlamak için” müdahale etme görevini ABD’nin üstlenmesi gerektiğini savunuyor.
Bu noktadan sonra tablo netleşiyor:
Latin Amerika’da bir siyasal kriz varsa, ABD kendini “zorunlu düzen sağlayıcı” olarak sahneye davet ediyor. Darbeler, rejim değişiklikleri, gizli operasyonlar, “dost” kabul edilen otoriter rejimlerin korunması, “tehlikeli” görülen demokratik iktidarların devrilmesi… Bütün bunlar, Monroe Doktrini’nin ruhunun Roosevelt döneminde nasıl pratik bir müdahale aracına dönüştüğünü gösteriyor.
Doktrin böylece, Avrupa’ya “uzak durun” diyen bir savunma metninden, Latin Amerika’yı ABD’nin fiilî etki alanına kaydeden bir siyasal senede evriliyor. “Arka bahçe” metaforu, tam da bu dönüşümün halk arasında tutmuş ifadesi.
Maduro Dosyasında Eski Doktrinin Yeni Yüzü

Bugün Venezuela’da yaşananlar, Monroe Doktrini’ni tozlu bir tarih sayfasından çıkarıp yeniden önümüze koyuyor. Maduro’nun yıllardır süren iktidarı, ağır ekonomik kriz, kitlesel göç, enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve uyuşturucu trafiğiyle birleşince, Caracas sadece bir başkent değil, büyük güçlerin hesaplaştığı bir sahne haline geldi.
ABD, bu süreçte önce yaptırımlarla, sonra ekonomik abluka, uluslararası izolasyon ve nihayet açık baskı politikasıyla Maduro yönetimini sıkıştırdı. Maduro ise buna Rusya, Çin ve İran gibi aktörlerle siyasi, askeri ve ekonomik bağlantılar kurarak yanıt verdi; petrol anlaşmaları, kredi paketleri, savunma iş birlikleriyle kendine alan açmaya çalıştı.
Gelinen noktada, ABD’nin Maduro’ya dönük sert hamleleri –hava saldırıları, yakalama operasyonu, ağır suçlamalar eşliğinde yargılama süreci– iki şeyi aynı anda gösteriyor. Birincisi, ABD hâlâ Latin Amerika’yı başka güçlerle paylaşılacak bir etki alanı olarak görmüyor; Monroe Doktrini’nin “burada son sözü biz söyleriz” cümlesi, biçim değiştirmiş ama içeriğini korumuş durumda. İkincisi ise Rusya ve Çin’in, Washington’un tarihsel reflekslerinin en sert olduğu bölgede, son kertede sınırlı bir koruma sağlayabildiği gerçeği.
Rusya ve Çin’e Güvenmek Neden Yanlış Okuma?
ABD’nin dış politikasını eleştirirken en sık düşülen tuzaklardan biri, Rusya ve Çin’i otomatik olarak “karşıt kutupta duran, dolayısıyla daha masum” aktörler gibi görmek. Oysa her üçü de temelde aynı oyunu, farklı araçlarla oynuyor: Güç siyasetini.
Rusya, Sovyet sonrası alanda, Orta Doğu’da, Afrika’da ve nihayet Ukrayna’da askeri ve siyasi nüfuzunu genişletmeye çalışarak kendi versiyonunu inşa ediyor. Çin, limanlar, otoyollar, enerji hatları, kredi mekanizmaları ve Kuşak-Yol Projesi üzerinden ekonomik bağımlılık ilişkileri kurarak daha sessiz ama en az o kadar derin bir etki üretmeye gayret ediyor.
Maduro örneği ise şunu gösteriyor: Rusya ve Çin’le kurulan ittifaklar, ABD gibi bir aktörün arka bahçe olarak gördüğü coğrafyada nihai güvenlik ve siyasal garanti üretemiyor. Venezuela, Washington için sadece bir enerji dosyası ya da uyuşturucu rotası meselesi değil; Monroe Doktrini’nin iki yüzyıllık alışkanlıklarıyla şekillenmiş bir nüfuz alanı.
Bu nedenle, Maduro vakasını Rusya için doğrudan bir emsal saymak yanlış olur. ABD aynısını Putin’e yapmaz, yapamaz. Aradaki temel fark, Rusya’nın nükleer kapasitesi ve küresel güç dengesi. ABD, Latin Amerika’da rejim değişikliğini göze alabilir; ama nükleer bir güçle aynı şiddette bir bilek güreşini göze aldığı anda dünya siyasetinin maliyeti kategorik olarak değişir. Bu fark, Maduro dosyasının Rusya’ya kopyala-yapıştır biçimde taşınamayacağını gösteriyor.
Demokrasi Sonrası Demokratik Gerileme: Trump ve Devlet Bekası Siyaseti

Monroe Doktrini’nin bugünkü etkilerini tartışırken, ABD iç siyasetini görmezden gelmek resmi eksik bırakır. Trump döneminin ortaya çıkardığı tablo, demokrasinin kendi içinden üretilebilen bir otoriterleşme potansiyeline işaret ediyor.
Trump, demokrasi dilini tamamen reddeden bir figür değil; tam tersine sandığı, “halkın iradesi”ni, ulusal gurur söylemini sürekli vurgulayarak sahneye çıkıyor. Ancak bu söylemin eşlik ettiği pratik, yargıdan medyaya, bürokrasiden denge-denetim mekanizmalarına kadar pek çok kurumun lider merkezli bir sadakat ilişkisine göre yeniden düzenlenmesi.
Devletin bekası, göçmen karşıtı politikalar, güvenlikçi söylem, “iç ve dış düşmanlarla çevrili ülke” anlatısı, bireysel hak ve özgürlüklerin önüne geçiyor. Böylece demokrasinin biçimsel unsurları –seçimler, partiler, parlamento– yerli yerinde dururken, içerik otoriter bir çerçeveye doğru kayıyor.
Bu durum sadece ABD’ye özgü de değil. Dünyanın farklı bölgelerinde, sandığın varlığını koruduğu ama siyasal dilin “beka, birlik, güvenlik, devletin devamlılığı” etrafında toplandığı birçok örnek görüyoruz. Devleti önceleyen, halkın belli kesimlerinden de onay alan, hatta kimi zaman coşkuyla desteklenen anti-demokratik eğilimler, yeni normal haline geliyor. Demokrasi kavramı etikette kalırken, içi giderek “meşrulaştırılmış otoriterlik”le dolduruluyor.
Maduro, Monroe ve Meşrulaştırılmış Otoriterlik Çağı
Maduro’nun ABD tarafından hedef alınması, Monroe Doktrini’nin güncellenmiş versiyonu ile demokrasi sonrası çağın siyasal iklimini aynı dosyada buluşturuyor. Bir yanda iki asırlık bir hegemonya alışkanlığı, diğer yanda devlet bekasını önceleyen yeni popülist-otoriter dalga.
Bu çerçevede Maduro vakası ne tam anlamıyla bir demokrasi zaferi, ne de eksiksiz bir anti-emperyalist direniş hikâyesi.
ABD, demokrasi ve insan hakları söylemini kullanarak meşruiyet inşa etmeye çalışsa da, müdahalenin zamanlaması ve yöntemi enerji, göç ve bölgesel güvenlik başlıklarıyla daha çok açıklanabiliyor. Rusya ve Çin’in bu tabloda oynadığı rol ise, Washington’un müdahaleciliğini gölgede bırakamayacak kadar sınırlı, Maduro’nun kaderini kökten değiştiremeyecek kadar kırılgan.
Geriye şu sorular kalıyor:
Demokrasinin biçimsel kabuğu yerinde dururken, içerik olarak ne kadar otoriterleşmeyi göze alıyoruz? Devlet bekası söylemi, hangi noktada bireysel hak ve özgürlüklerden daha üstün bir norm haline geliyor? Ve Monroe Doktrini’nin iki yüzyıldır sürdürdüğü arka bahçe mantığı, bugün küresel ölçekte “kimin kimin alanına ne kadar karışabileceği” tartışmasını nasıl biçimlendiriyor?
Maduro dosyası, bu soruların hepsini aynı anda önümüze getiriyor. Belki de bu yüzden, tarih kitaplarında bir dış politika doktrini olarak anılan Monroe, bugün sadece Amerika kıtasını değil, demokrasinin geleceğini tartışırken de kapısını çalmamız gereken bir kavram olarak karşımızda duruyor.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

