Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Marcus Graf Yazio: Ruhun Kabuğu

21PAYLAŞIM
Yazio Banner

Galeri 77, Zeynep Akgün’ün “Ruhun Kabuğu” isimli dördüncü kişisel sergisine 15 Ekim – 14 Kasım tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçının yeni serisi insanın beden-ruh dikotomisi ve bunun toplumdaki yerimizi şekillendirmedeki etkisini ele alıyor. Bu resimler bilinenle bilinmeyeni ve de görülenle görülmeyeni birbirine bağlamak için gerçeklik ve gerçeküstücülük arasında gidip geliyor. Bu metnimde, sergiyi kavramsal, estetik ve formel acılarından inceleyeceğim.

Mistisizm ve felsefenin temelleri atıldığından beri insanlık, fiziksel bir varlık olarak beden ve bedenin metafizik özü arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya çalışmakta.

Mistikler ve din adamları buna ruh adını verirken; filozoflar ve sosyal bilimciler bizi diğer canlılardan ayıran ve birer birey yapan bu elementi zihin olarak nitelendirdiler. Özellikle de felsefe alanında, Descartes zihnin beden ve bizi çevreleyen bütün maddeler üzerinde açık bir tahakkümü olduğunu vurgulayan bir beden-zihin dikotomisini formüle etmişti. Kadim beden-zihin problemini insanları katıksız bir rasyonalizme yönlendirerek çözmeye çalışan kartezyen beden-zihin ikiliğinden öte, metafizik bir husus olarak ruh tüm kültürlerde bir problem olarak yer aldı. Ruh nedir? Var olan bir şey midir? Biz öldükten sonra da var olmaya devam mı eder? Eğer öyleyse, bedenimizden ayrıldıktan sonra nereye gider? 

Din ve felsefe dışında, sanat tarihinde de metafizik sorular büyük bir rol oynamaktadır. Antik çağlardan bugüne, sanatçılar bizi insan yapan şey nedir ve bizi bireysel değişime iten enerji nedir sorularına cevap aradı. Doğruları mantık, objektivite ve evrenselliğin dışında açığa çıkarmak için algı sınırlarının, ölçülebilir gerçeklik yapılarının ve doğrunun dikte edilmiş tüm yorumlarının ötesine geçtiler. 

Sanat konuşulamayanı imgelerle tercüme eden bir iletişim aracıdır. Doğrusal olarak açıklanamayan şeyleri görselleştirir ve böylece sınırlı dünya algımıza oldukça değerli boyutlar ekler. Sanatçılar kapsamımızı genişletir ve böylece bizi estetik, entelektüel ve spiritüel açıdan zenginleştirir. Sanatın görünmeyeni açığa çıkarma ve ruhumuza dokunma gücünü gösteren, sanat ve yücelik arasındaki ilişki üzerine birçok kitap yazılmıştır. Özellikle de resim sanatı, kısıtlı bakış açılarımızın perdesini mantık çerçevesinde görebildiklerimizin ötesine taşıyarak kaldırmasıyla, sıklıkla değerli bir alternatif bilgi üretim alanı olarak değerlendirilmiştir. 

Ruh gerçekten de görünmez ve kanıtlanamaz oluşu göz önünde bulundurulursa tartışılabilir, hatta şüphe uyandıran bir kavram. Bununla birlikte binlerce yıldır insanlar rasyonalizmin ötesinde, mantığın ötesinde, objektivizmin ve zihni ilgilendiren hususların ötesinde bir şey olduğunu hissediyorlar. Bu bir şey bir illüzyon ya da ütopik bir rüya olabilir. Ancak aynı şekilde, her daim var olan ölüm ve yok oluş karşısındaki dehşetimizin üstünü kapatmak için uydurduğumuz bir manevi gizem de olabilir. 

Her ne olursa olsun, sanatçılar hayatta farklı anlamların peşine düşmekten korkmazlar. Bilginin, bilimin ve evrensel gerçeğin ötesine geçerek varoluşumuzun karanlık köşelerinde yatan sezileri açığa çıkartırlar. Bu, sanatın ne kadar önemli olduğunun kanıtlarından biridir. Sanat bilime, felsefeye ve mistisizme değerli bir katkı yapar çünkü kendi bilgi biçimini yaratırken bu üç alanın da eşiğinde durabilme yetisine sahiptir.

Zeynep Akgün’ün son resimleri insanın beden-ruh dikotomisi ve bunun toplumdaki yerimizi şekillendirmedeki etkisini ele alıyor.

Bu resimler bilinenle bilinmeyeni ve de görülenle görülmeyeni birbirine bağlamak için gerçeklik ve gerçeküstücülük arasında gidip geliyor. 

Galeri 77’de sanatçı yeni bir eser serisiyle karşımıza çıkıyor. Bu seride dört ana unsur, çeşitli varyasyonlarıyla görülebilir: Çıplak insan bedeni, hayvanlar, kumaşlar ve içi boş elbiseler. Tüm bu parçalar genellikle monokrom bir arka planın önünde tasvir edilmiş. 

Bu resimlerde baskın unsur, parça parça ve sahibi belli olmayacak bir şekilde başsız olarak temsil edilmiş olan beden unsuru. Yüzü olmayan gövdeler bilinmeyen alanların ve katmanların önünde çember oluşturuyorlar. Bazen birbirleriyle ilintili halde, bazen de sessiz bir yalnızlık içinde o anda donup kalmışlar. Pozları dinamik hareketleri anımsatıyor, bu hareketler izleyici gözlerini tabloya doğrultmadan hemen önce gerçekleşmiş gibiler. Figürlerin kasları gergin ve bedenler sonsuza kadar duracakları dansçı pozlarında yakalanmışlar. Eserlerde yaprak kımıldamıyor. Zaman mefhumu kaybolmuş ve mekân belli başlı yerlerden ve coğrafyalardan tamamen bağımsız. Bedenler idealizm ve natüralizm arasında bir üslupla betimlenmiş olsa da belirli kişilere ait olmayan, parça parça ve kimliksiz halleri sayesinde izleyici ile daha kolay bağ kurabiliyor.

Resimlerin estetiği, barok ve klasisizmle birlikte çağdaş sanattan bildiğimiz eklektik kompozisyon kavramına da uygunluk gösteriyor. Resimlerin parça parça karakteri, objelerin çatışması ve semboller; bir rüyayı andıran atmosferle birleşince, gerçekliğin sürrealist yorumuna yakınsıyor.

Nihayetinde Akgün’ün yaklaşımı bilinen üsluplar ve akımların arasında duran güçlü bir pozisyonu formüle eden bireysel bir yaklaşım. Bu yüzden Akgün kendi resimsel stratejisini kurguluyor; bu strateji çoğulcu karakteri sebebiyle çağdaş bir estetik açığa çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda günümüz dünyasındaki varoluşsal mücadelemize atıfta bulunan kavramsal bir anlam ediniyor. 

İnsan bedeniyle birlikte hayvan figürleri de resimlerde karşımıza çıkıyor. İkonografik tarihlerinden ötürü özellikle yılanlar kompozisyona mistik bir boyut katıyorlar. Âdem ve Havva’dan bu yana yılan, bizi günahkârlığa kışkırtmaya çalışan kötülüğü temsil eder. Bazen figürler hayvanlardan kaçınıyor gibi duruyor, bazı resimlerde ise bu tam tersi ve uyum içinde birlikte var oluyorlar. Hâl böyle iken insan ve hayvan arasındaki resimsel ilişki eserlerin dramatik karakterlerini arttırıyor ve oldukça güçlü bir gerilim yaratıyor. 

Aynı zamanda figürlerin etrafında kumaşlar yer alıyor ve bu kumaş parçaları resmin farklı unsurları arasında kompozisyonel ve kavramsal bağlantılar yaratıyor. Bazı yerlerde figürleri birbirine bağlarken, bazen de bedenleri sararak kimliklerinin açığa çıkmasını engelliyorlar. Böylece seyircinin varoluşsal hayatta kalma mücadelesinin tanığı haline geldiği bir saklambaç oyunu ortaya çıkıyor. Kumaşlar karanlık alanlar boyunca süzülür ve figürlerin etrafını serbestçe sararken, aynı zamanda resimsel matriste ek hareketlere de yol açıyorlar. 

İçi boş elbiseler, kompozisyonun bir diğer unsuru olarak izleyicinin dikkatini çekiyorlar. Tüm parçaların tam ortasında yer alan ve geri kalan unsurlarla aralarında sık sık bir renk kontrastı bulunan bu elbiseler; kıyafetlerin sosyal kodları sembolize eden kültürel anlamlarıyla beraber, aidiyet ve toplumsal cinsiyet meselelerine de atıfta bulunuyorlar. Elbise, bir moda öğesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Elbise, üzerinden kimliğimizi ve kişiliğimizi sunduğumuz bir levhadır. Elbiseler, aynı zamanda toplumsal kural ve adetlere uymak için içine sığıştığımız birer kalıptır. Bazen elbise çok dar olur ve özgürce hareket edebilme yetimizi elimizden alıp, rahatça nefes almamızı bile engeller. Bazen de elbiseler çok büyük olur, böylece üzerimizde kalmasını ve aynı zamanda da bize yakışmasını sağlamak için uğraşır dururuz. Yalnızca bazı ender anlarda elbise üzerimize cuk diye oturur ve parıldamamızı sağlayan ikinci bir ten gibi hissettirir. 

Zeynep Akgün, sıcak ve dinamik gövdeler ile çoktan unutulmuş hayaletlerin içi boş kabuklarını andıran uçuşan kumaşlar ve boş elbiseler arasında bir kontrast kuruyor. Ten ve kumaş arasındaki ilişki, boş ve dolu gövdeler arasındaki farklılıklar; fizik ve metafizik ayrımıyla birleşince o tekinsiz ruh-beden dikotomisine işaret eden bir gerilim açığa çıkarıyor. Ancak, Akgün’ün resimlerindeki figürler tüm elbiselerden, tüm zincirlerden ve tüm sosyal kalıplardan sıyrılmış gibi duruyorlar. Zaman ve uzay boyunca özgürce hareket ederek modern erkek ve kadınların bireyselleşme sürecinin evrensel birer sembolü hâlini alıyorlar. Boş ve minimal arka planlar, çıplaklık ve içi boş elbiselerle birleşince bedenin doğal saflığına ve ruhun özgürlüğüne vurgu yapıyorlar. Akgün’ün eserlerinde, beden ve ruh tüm dünyevi ve sosyal boyunduruklardan kurtularak olmaları gerektiği gibi var oluyorlar: Özgürce ve birey olarak.

3D Sergi için tıklayınız.

Instagram

Facebook

LinkedIn

Twitter

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir