Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Barış Erbil Yazio: Depremin Sesi ve Algılarımız

189PAYLAŞIM
Yazio Banner

Ülke olarak İzmir ilimiz ve çevresini vuran elim deprem felaketini yaşadığımız bu günleri birlikte ve beraberlik içinde, en az kayıp ve hasar ile atlatacağımızı umarak ve dilerek bu satırları kaleme almaya başlıyorum.

Kocaeli Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi Hamdullah Livaoğlu geçtiğimiz günlerde deprem anında kaydedilen sinyalin sesini paylaştı ve sosyal medya başta olmak üzere birçok mecrada bu ürkütücü ses gündem konusu oldu. Peki bu frekans dalgasında bize ürkütücü gelen ne idi veya bu enerji nasıl işitsel bir boyuta bizim kulaklarımıza gelebildi?

Aslına bakarsanız doğada insan kulağının duyamayacağı çok sayıda frekans bulunur.

Genel olarak insanın duyma aralığı 20 ile 20.000 Hz. aralığındaki frekansları duyacak şekildedir. Peki bu frekans nedir? Basit olarak bir olayın bir saniye içinde hangi sıklıkla tekrarlandığının zaman aralığına bölünmesiyle oluşan matematiksel sayıdır frekans ve titreşim sayısı olarak da adlandırılabilir. Doğada her canlı türüne göre farklı titreşimleri algılayabilir, bu yüzden insan algısının dışında kalan doğal afetlerin çıkardıkları titreşimleri kedi, köpek gibi canlılar daha önce fark edebiliyorlar. Livaoğlu’nun çalışması ile bizim kulaklarımıza gelen “depremin sesi” ise o anda ortaya çıkan frekansın insan duyma eşiğine yükseltilip tekrar işlenmesi sonucu oluşmuştur. Livaoğlu bu süreci şöyle anlatıyor: “Sinyalin örnekleme periyoduna göre bant hızını yükselttik. Bant hızını yükseltince frekanslar yükseldi, dolaysıyla işitilebilir hale geldi. Her deprem için aynı sıkıştırma parametreleri kullanılarak depremin ses karakteristiği belirlenebilir”.

Çeşitli doğal afetler anında kaydedilen frekansların duyma sınırına çekilmesi gibi uzayda ve gezegenlerin yörüngelerinde kaydedilen frekanslar da bu işleme tabi tutularak duyulabilir hale getirilmiştir. Her ne olursa olsun bir felaketin veya bilinmezliğin içinden gelen bu sesler genelde ürkütücü bir etki bırakmaktadır bizlerde. Bunun sebebi ise şüphesiz daha önce kulağımızın duymadığı ve doğada sıkça rastlamadığımız bir sesi ilk kez algıladığımızda tanımlayamamamız ve bu bilinmezliğin ortaya çıkardığı korku olmaktadır. İnsanoğlu için bilinir olan ne kadar rahatlatıcı ve huzurlu bir etki bırakıyorsa kesin olmayan veya belli bir kalıbın içinde sokulamayan herhangi bir ses, koku veya görsel biçem de ürkütücü ve rahatsızlık verici bir etki bırakır. Her ne kadar duyduğumuz bütün sesleri veya duyularımızla algıladığımız herhangi bir imgeyi ilk düşündüğümüzde aklımıza getiremesek de aslında bilincimiz farklı katmanlarda bütün bu algıladığımız deneyimlerimizi depolar ve “tanınırlık” süzgecinde tutar. Böylelikle bu süzgece hayatımız boyunca hiç uğramamış bir imge de ilk deneyimlediğimizde rahatsızlık hissi ve korkuyu beraberinde getirir.

Yaklaşımımız ve algılarımız deneyimlediğimiz bütün sesleri belli kalıplara koymamızda büyük rol oynar.

Deprem gibi yok edici, elim sonuçlar doğuran ve insanlığın karşısında bir yere kadar önlem alabildiği bir doğal afete olan bakış açımız da böylelikle depremin enerji frekanslarına olan yaklaşımımızı daha dinlemeden beli bir kalıba sokacaktır. Duyularımız hislerimiz ile karşılıklı haberleşme içindedir yaşadığımız sürece ve bu haberleşme anlamlandırabileceğimiz bir kodlama ile beynimizde çözümlenir; depremin yıkıcılığı üzüntü ve çaresizlik hisleriyle harmanlanınca da geriye ürkütücü bir tablo kalır zihnimizde.

Uzay boşluğunun içinde Carl Sagan’ın ifade ettiği gibi “soluk mavi bir nokta” olduğumuzu düşünürsek algılamakta güçlük çekeceğimiz birçok deneyimi hayatımızın her anında yaşayabileceğimiz de su götürmez bir gerçek. Doğanın karşısında aciz olduğumuz anlar elbet olacaktır fakat elimizden eğer bunu önlemek ve bu “ürkütücü” sesin kaynağının açtığı yaraları sarmak için bir şeyler geliyorsa bunu yapmanın; nerede yanlışlar yapıldığını düşünüp tartmanın tam sırası. İnsan aklı ile var olduğu sürece çoğu felaketin üstesinden gelebilir ve gelecektir; özellikle yaşamın ve yaşamanın değerini unutmadığı sürece.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir