Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Ertürk Aksun Yazio: Bir Cumhuriyet Aydını Olarak Reşat Nuri Güntekin

55PAYLAŞIM
Yazio Banner

Ancak bir cahil, toplumu istenilen düzeyde cahilleştirebilir. Bir toplumu, yöneticileri cahil olmadan tam olarak cahilleştirmek çok zordur.

Her okurun hafızasında bir miktar roman, bir miktar romancı ve bir o kadar da roman kahramanı birikmiştir muhakkak.  

Roman kahramanları önemlidir, çünkü çoğu okur, kendine roman kahramanlarını örnek alarak hayatına yön verir.  

Yazının ilerleyen bölümlerinde konuyla ilgili örnekler vereceğim merak etmeyin. Edebiyat tarihinde öyle kuvvetli roman karakterleri de vardır ki isimleri artık bir tanımlama oluşturur.  

Mesela Gonçorov’un Oblomov’u... Tembellik ve asalaklık anlamına gelen bir tanımdır  artık “Oblomovluk...”  

Bazı yazarlar da kendi isimleriyle birer tanıma dönüşmüşlerdir. Sade’nin Sadizmi doğurması gibi...  

Bu yazıyı yazmamdaki bir diğer neden tamamen kişisel ama her kişisel olgu da toplumun bütününden kopmuş bir yansımadır ne de olsa.  

Bir kitabı yirmi yaşında okumakla, elli yaşında okumak arasındaki farkı görmek, yirmi yaşımda aynı kitabı okurken bende bıraktığı tortularla, bugün yeniden okuduğumda bana yaşattığı duygular arasındaki farkı saptamak ve elde ettiğim sonuçları sizinle paylaşmak istedim. 

Aslında teorik olarak neyle karşılaşacağımı biliyorum bu kıyaslama sırasında. Yirmi yaşımdaki bilgi birikimim, elbette romandan alacağım tadı epeyce kısıtlamaktadır. Elli yaşımda yeniden okurken her satırın bende tabii ki bambaşka bir çağrışımı, bilgisi ve göndermesi olacaktır. Bu fırsatla belki de edebiyat eleştirmeniyle okur arasındaki farka da değinmiş olacağız yazıda.  

Afşar Timuçin, “ESTETİK” adlı kitabında şöyle söyler,  

“Sanatçı olmasaydı güzel de olmayacaktı, dolayısıyla estetikçi de olmayacaktı. Hiçbir sanatçı bir estetik kuram oluşturma konusunda yükümlü duymaz kendini. Estetikçi olmasaydı (“Estetikçi”kelimesini daha çok edebiyat eleştirmeni olarak düşünmenizi öneririm) yalnızca sanatçı olsaydı güzelin anlamını kavramakta eksik kalacaktık. Estetikçi de sanatçı gibi bizim görmediklerimizi görebilen kişidir, hatta bazen ya da çok zaman sanatçının kendinde görmediklerini görebilen kişidir.”  

Demek ki sadece bir eseri yaratan yazarın kendisi değil aynı zamanda o eseri yorumlayan kişidir de. Ama bir adım daha ileri gidip aynı kitaptan başka bir alıntı daha yapmak istiyorum. 

**“İzleyici (“İzleyici kelimesini “okuyucu” olarak sadeleştirin) edilgin alıcılığı ölçüsünde değil etkin değerlendirici kavrayıcılığı ölçüsünde izleyicidir…  İzleyici (okuyucu) önemlidir; iktisadi etkinlik gibi sanatsal etkinlik de ancak tüketicisiyle vardır. Üreticisi olmayan bir alanın tüketicisi, tüketicisi olamayan bir alanın üreticisi olmaz.”  **

Yani kısacası bir romanı değerli kılan yazarı kadar, o romanı eleştiren estetikçi ve o romanı okuyan okuyucunun bilinç düzeyidir de aynı zamanda. Her zaman söylerim ya; ülkemizin iyi yazarlardan çok, iyi okuyucuya ihtiyacı var.

Evet, bu uzun girizgahtan sonra bir Cumhuriyet aydını olarak Reşat Nuri Güntekin’den bende kalan tortulardan söz etmek istiyorum.

Aslında bu yazıya hızlı bir şekilde Reşat Nuri Güntekin’in hayatına dair bazı bilgiler, roman kahramanlarına bir göz atış olarak başlamıştım ama hayat gibi yazı da sizi nereye götürürse oraya doğru gidiyorsunuz işte. Okuduğumuz bir kitap, karşılaştığımız bir makale, bir anı, eski bir bilgi bizi başlangıç noktasından uzaklaştırabiliyor.  

Bu platformda yazıyor olmamdaki amacım da birazcık bu zaten. Sadece bir konu üzerine yazmaktan ziyade, yılların okuma deneyimleri ve bu deneyimlerden geriye kalanları paylaşmak...  

Bakalım Reşat Nuri Güntekin’den bana neler kalmış? Bu biraz da duygusal bir yolculuk olacak sanırım. 

Edebiyatla bilim arasındaki farka bakalım isterseniz. Aslında her ikisi de, sanatçı ve bilim insanı, ikisi de yeni olanı ortaya koyuyor ama birisi formüllerle ve verilerle bunu yağarken diğeri duygularla ve sezgilerle yeni olanı haber veriyor.  

Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanındaki “Feride” birçoğumuzun tarifinde bir cumhuriyet kadınının temsili, yeni cumhuriyetin örnek kadını olarak karşımıza çıkıyor. İdealist, ülkesinin aydınlığı için her zorluğu göze alabilen öğretmenimizdir Feride.  Ama ne yazık ki eğitim sistemimiz o kadar arızalı ki, seveceğimiz birçok şeyi, nefret ederek başlatıyorlar…  

“Reşat Nuri Güntekin” dediğimde çoğunuzun ortaokul yıllarınızı hatırlıyorsunuzdur sanırım.  Yaşlı Türkçe öğretmeninizin otomatikleşmiş mimikleriyle ve hiç değişmeyen hareketlerle “Bu kitabı okuyup, özetini çıkarın” dediği o buyurgan ses eminim hâlâ kulaklarınızdadır.  

Bu romanda Osmanlıca kelimelerin size o yaşlarda anlamsız gelmesi yüzünden ve göreviniz de ödev yapmak olduğu için maça 2-0 yenik başlarsınız zaten. Alın işte, o kitabı okumaktan nefret etmeniz için size iki neden. 

Gençken okuduğum yazarların hayatlarını hiç bilmezdim, merak da etmezdim. Çünkü benim için aslolan yazarın ne dediği değil, eserin ne dediğiydi. Gençlik işte, halbuki yazarın hayatı ve eseri birbirinden bağımsız şeyler değil çoğu zaman. Ama bir diğer sebebi de hızla edindiğim basit bilgileri hiçbir zaman sevmemiş olmamdır. Şimdilerin anekdotlar ve aforizmalar üzerinden yaşayan aydın ve entelektüellerini düşününce… Neyse... Hızla öğrenilen şey hızla da unutulur. Yasa budur. Bilginin bir dönüşüme ya da dönüştürücüye evrildiğinde amacına hizmet edeceğini düşünürüm. Benim için bilgi, bir olay karşısında muhakeme yapmak ve sorun çözmek için vardır.

Bu açıdan ilerlersek, “Kimdir Reşat Nuri Güntekin?” diye soralım.

Üsküdar’da doğduğunda yıl 1889’du. Demek ki ilk gençlik yılları tam da İttihat ve Terakki’nin en ateşli dönemlerinde, ülkenin her yerinde yenilikçi hareketlerin son hızla devam ettiği yıllarda geçmiş. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’undaki Adnan gibi, üç devri de yaşıyor Güntekin. Bu faktörün yazdıklarına olan etkisini  fazlasıyla görüyoruz eserlerinde zaten. Babası askeri doktor, annesi Kars Valisi Yaver Paşa’nın kızı Lütfiye Hanım... Güntekin, evin tek çocuğu, eserlerinde bunun da etkisi var kuşkusuz.  

Romantik çağın insanıydı o. Çocukluk yıllarında okuduğu Fatma Aliye Hanım’ın Udi isimli romanı hayatında önemli bir iz bıraktı. Onu sanata heveslendiren eserlerden biri oldu. Tıpkı Şevket Süreyya Aydemir’e olduğu gibi... Şevket Süreyya, aynı yıllarda Edirne’de yaşarken okuduğu Aydemir isimli kitaptaki kahramana özenerek Türkistan’a gidip idealist bir öğretmen olarak oradaki Türklere ilim irfan götürmüştür.  O yüzden soyadını da “Aydemir” olarak alır. Demek ki Türk aydınlanması diyebileceğimiz bir dönemde, romantik aydınlar böylesine idealist olabiliyorlardı. Yeri gelmişken değinmeden geçmeyeyim. Okuduğum en değerli otobiyografi Şevket Süreyya Aydemir’in SUYU ARAYAN ADAM adlı eseridir. Bu bilgiler de o kaynaktandır.  

Reşat Nuri’nin feyz aldığı Udi romanının yazarı Fatma Aliye hanımefendinin ilginç yaşamına da göz atalım derim. Daldan dala atlıyor gibi görünsem de zincirin halkalarının birbirine aslında nasıl da bağlı olduğunu göreceksiniz.  

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar”romanı varsa bizim de nurtopu gibi babalar ve kızlarımız var.  ( Babalar ve kızlarını ben uyduruyorum tabiî ki de… Laf aramızda bundan sonra  okuduğum her kitapta, dinlediğim her hikayede Babalar ve Kızlarını arayacağımı biliyorum. Hatta geçenlerde Desen Yayınları’ndan çıkan bir çizgi romanı sırf bu yüzden alıp okumuştum. Marry & Bryan Talbot’un eseri İngiliz dili profesörü özellikle James Joyce üzerine çalışan bir babanın kızı ve James Joyce’nin balerin olmak isteyen kızı ile arasındaki ilişkiyi anlatan harika bir çizgi romandı. Bu arada ben çizgi roman delisi olduğum için birçok çizgi roman bana harika gelir.)   

Hadi burada da bir parantez açayım;  

Reşat Nuri Güntekin ve sevgili kızı Ela Gültekin de karşıma bir çizgi roman sayesinde çıkmıştır. Çok iyi Fransızca bildiğinden ünlü çizgi roman Tenten’i Fransızcadan Türkçeye Ela Gültekin kazandırmıştır.  

Başka meşhur bir babanın Notre Dame de Sion’dan mezun olmuş bir kız daha var edebiyat sahnesinde. Birazdan hikayemiz onunla da kesişecek. 

Fatma Aliye...  

Fatma Aliye’nin babası ünlü tarihçi ve hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’dır. Ahmet Cevdet Paşa, Abdülhamit döneminde 1. Meşrutiyeti ilan eden sadrazam, büyük aydın Mithat Paşa’nın ölüme mahkum edilmesinde önemli bir rol oynamıştır.   

Mithat Paşa nasıl ki bir dönemin aydınlık yüzüyse Ahmet Cevdet Paşa da dönemin muhafazakarlığının simgesidir. İlber Ortaylı’ya göre dönemin çok önemli entelektüelleridir bu ikili. Cevdet Paşa okullu değildir, kendisini yetiştirmiş bir kişidir. Gerici kanadın öncü yüzü olsa da İlber Ortaylı Cevdet Paşa’nın hakkını yemez, çünkü gerici de olsa iyi bir entelektüeldir o.  

Ne var ki Cevdet Paşa karşımıza iki farklı olguyla çıkıyor tarihte. Birincisi 12 ciltlik çok önemli Tarih-i Cevdet kitaplarıyla, ikincisi ilk aydın şehitlerimizden Mithat Paşa’nın yargılanmasında oynadığı rolle. Mithat Paşa davası önemlidir, çünkü yakın zamanda örneklerini gördüğümüz Balyoz ve Ergenekon gibi uydurma davaların ilk örneği olarak bakabiliriz bu tarihi davaya. İşte bu davanın başında Cevdet Paşa vardır. Aktardığım bilgileri Şule Akşun’un “Karanlıktan Doğan Aydınlık Mithat Paşa” adlı kitabında etraflıca okuyabilirsiniz. Davanın artık sonuna gelindiğinde ve Mithat Paşa’nın iftiralarla mahkum edileceği anlaşılınca  

“Peki, iddianameyi nasıl buldunuz?” diye sorar Cevdet Paşa, Mithad Paşa’ya... 

“İddianamenin yalnız iki yerini açık ve doğru buldum. Birisi başındaki besmelesi diğeri de sonundaki tarihidir. Diğer yerleri yalan ve yanlış sözlerden ibarettir” diyerek o meşhur cevabı verir Mithat Paşa. 

Ama gelin görün ki, bu muhafazakarların öncüsü bu karakterin, iki kızı olmuştur ve kızlardan büyük olanı Fatma Aliye Hanım, Reşat Nuri Güntekin’in yazın hayatında ayrı bir değer sahip olan “Udi” romanının yazarıdır.

İlk Türk kadın roman yazarı...

Feminizmin de öncülerindendir ayrıca. Türk Lirasına resmi konan ender kişiliklerden biridir. Diğeri de Itri’dir.   

Hakkında ilk biyografi yazılan kişidir. Dönemin en önemli romancısı Ahmet Mithat Efendi yazmıştır Fatma Aliye’nin biyografisini...  

Ahmet Mithat Efendi, Mithad Paşa’nın yetiştirmesidir. Kendi yetiştirdiği isim Mithat Paşa’ya en ağır darbeyi vuranlar arasında duruyordu yazık ki.  

      Fatma Âliye’nin bu yazıdaki bir diğer önemi, kızı İsmet Hanım’dan dolayıdır. İsmet Hanım,  Notre Dame de Sion’da yani İstanbul’daki Fransız Kız Lisesi’nde okuyordu. Fransa’nın kültürüyle yakından ilgiliydi. Ancak bununla yetinmeyecek, Fransa’nın dinine de merak salacak ve nihayet okuldaki rahibelerin teşvikiyle din değiştirecek, Müslümanlığı bırakıp Katolikliği tercih edecek, üstelik rahibe olarak Fransa’ya yerleşecek, annesiyle de ilişkisini kesecekti ilerleyen zamanlarda. Fatma Âliye, kızını bulabilmek için bir servet harcayacak ama hiçbir netice elde edemeyecekti... Bu bir aşk hikayesiydi aynı zamanda. İsmet Hanım okuldaki rahibelerden Madam Constantine aşık olmuştu. Dönemin gazetelerine bakacak olursak bu aşk hikayesi, büyük bir sansasyon yaratmış.  

İsmet Hanım’dan daha önce Tevfik Fikret’in şiirlere konu olan oğlu Haluk da din değiştirerek Protestan olmuş, hatta Amerika’da papazlık bile yapmıştı. İşin ilginç yanı, Osmanlı gericiliğinin simgelerinden birine dönüşmüş bir adamın torunu olarak İsmet Hanım’ın din değiştirmeye karar vermesi ve bu seçimi gerçekleştirmesi elbette dikkatleri daha fazla üzerine çekmesine sebep oluyor. Tabii ki o dönemde eşcinsel bir ilişkiyi açıktan yaşama cesareti göstermesi de işin cabası…  

Bu arada soyunun lakabını da kendine soyadı olarak almıştır Fatma Aliye...  

Topuz.  

Hıfzı Topuz ile bir akrabalığı var mıdır bakmadım, bu detayı da okuyuculara bir merak unsuru olarak bırakıyorum.  

Peki ünlü tarihçimiz Cevdet Paşa’nın diğer kızı Emine Semiye Hanım’a gelelim o halde.  

İlk kadın gazetecilerimizdendir Emine Semiye ve ablasından daha atak bir kadın hakları savunucusudur.  

Babalar ve kızları her zaman aynı yoldan birlikte gitmiyorlar, bazen yollar ayrılabiliyor. Elbette Ela da tam bir cumhuriyet aydını olan babasından, bir devrimci kız olarak ayrılıyor ama baba sevgisini hiç terk etmiyor.  

Şimdi gelin bu büyük öğretmen, cumhuriyet aydını romancımızın kızının hayatına bir göz atalım. 

Baba Güntekin tam bir cumhuriyet aydınıdır dedik ya, cumhuriyet fikrinin öncülerinden meşhur “Tolum Sözleşmesi” “ İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı” gibi kitapların yazarı felsefeci Rousseau'nun Emil'i olmak üzere yetiştirmiştir kızı  Ela Güntekin’i. 

(Rousseau sadece bir felsefeci değildi, aynı zamanda müzisyen, çocuk eğitimi kitabı yazarı ve daha birçok alanda etkin bir isimdi. Emil de yazarın kaleme aldığı ilk çocuk yetiştirme kitabıdır . İşin ilginç yanı Rousseau’nun yine çok sevdiğim anı kitabı İTİRAFLAR’dan öğrendiğime göre çok sayıda çocuğu olmuş ve hiç birini görmemiş, çocukları yetiştirme yurtlarına bırakılmış. Ne büyük bir çelişki ama değil mi? Bu da bize yazarı ve eserleri arasında her zaman paralellikler olmadığının bir kanıtı olsun)  

Reşat Nuri Güntekin’e geri dönecek olursak;  

Erenköy Kız Lisesi'ndeyken öğrencisi olan ve “bitanem” diye hitap ettiği karısı Hadiye Hanım'la 1927'de evlenir Reşat Nuri. Hadiye Hanım, sıtma hastalığına karşı verdiği  mücadeleyle tanınan İzmitli doktor Feyzullah İzmidi'nin torunudur. Hadiye Hanım ve Reşat Nuri Bey'in 1927'de başlayan yaşam ortaklığı tanrıya yakarılarak gelen bir evlatla şenlenir. Bu evladın adı Ela'dır, evlilikten tam 14 yıl sonra doğmuştur. Doğumuna babası öyle sevinir ki, kızının hatıra defterine şu satırları yazar  

 "11 Mart 1951, Ela kızım, ben çocukken, senin yaşında iken, gökyüzünde aya bakardım, 'Ay dede ay dede, oğlun kızın çok dede, birini bana versene, Allah sana çok vere,' diye dua ederdim. Ay dede beni işitti. Çocuklarının birini bana verdi, 'Adı Ela kız olsun,' dedi. 'Benim kadar çok ömrü, benimkiler kadar güzel çocukları olsun,' dedi.  

Ela kızın babası Reşat Nuri Güntekin." 

Reşat Nuri, Ela henüz altı yaşındayken Paris Kültür Ataşesi olur. 1954'e kadar süren  Paris yılları sayesinde küçük kız Fransızcayla tanışır. Yıllar sonra yabancı dili sayesinde ekmeğini kazanır. Eğitimine Paris'te başlayan Ela, o günleri şöyle anlatır:  

"Hem Almanların müttefiki hem de Müslüman olduğumuz için okulda çok aşağılanırdım. Ama ben intikamımı iyi notlarla aldım." 

Türkiye'ye döndüklerinde ilkokula Nişantaşı'ndaki Nilüfer Hatun İlkokulu'nda devam eder. Birkaç yıl sonra kaybedeceği babası, çok az babanın yapacağı bir şeyi yapar, küçük kızını yürüyüş arkadaşı olarak seçer. "Babam çok nazik bir adamdı. O zaman babalar şimdikiler gibi değildi. Çocuklarını dizlerinde hoplatmazlar, beraber birtakım şeyler yapmazlardı. Bir de tabii babamla aramızda ciddi bir yaş farkı vardı."  

Levent'te daha sonra adı Çalıkuşu Sokağı olarak değiştirilecek olan sokaktaki evlerine 1951'de taşınırlar.  

O yıllarda artık ilkokulu bitirmiş, Notre Dame de Sion'da okumaya başlamıştır Ela. 

Notre Dame de Sion'da okurken bir gün babası okula müfettiş olarak gelir ve ertesi gün Ela okulda yapmadığı bir şeyden dolayı sudan bir gerekçeyle ceza alır. Babasına yakındığında "Şımarmandan korkmuşlardır," yanıtını alır.  

Ela babasının bu tavrını benimser, o yüzden Reşat Nuri'nin kızı olmakla övünmez, babasını öne çıkarmaz, televizyonlara çıkmaz, röportaj tekliflerini reddeder:  

"Bu tavrım yüzünden ayrıcalıklı bir muamele görmedim. Ama babamdan dolayı en sıradan insanlardan çok sevgi, saygı gördüm” diye de anlatır.  

Ela, yıllar sonra evlerinden bahsederken "Manastır gibiydi, öyle yazar-çizer takımı gelmezdi," diye tarif eder. Babasının 'sefalet'i özleyip, çamurlu sokaklara bata çıka halkın içine girmesini, onlarla yaptığı unutulmaz sohbetleri hiç unutmaz. Onun için 'baba' demek 'güven' demektir, 15'inde yitirecek olsa bile:  

"Çocukken, benim odam onunkinin karşısındaydı. Ben yatardım ama onun odasından ışık vurur, daktilo sesi gelirdi. O daktilo sesi müthiş bir güven verirdi bana. O ses büyülemişti beni. Orada yalnızdı." 

Gece boyunca süren daktilo sesi babanın Ela'ya hazırladığı kahvaltıyla sonlanırdı: 

"Sabah da beni 07.00'de kaldırır, bana kahvaltı verir, irmik çorbası pişirir, beni uğurlar ve ondan sonra yatardı." Günde dört paket sigara içen Reşat Nuri 1956'da Londra'da tedavi görürken hayatını kaybeder.  

Ela babasının ölümünden sonraki ruh halini şöyle anlatacaktır:  

"Ölümüyle beni çok kötü bir zamanda ortada bıraktı. Gelişme çağındaydım. Ondan sonra kararlarımı, sürüklenmelerimi hep kendim götürmek zorunda kaldım. Yani o konuşmalar, sohbetler olmasa belki ben daha düz, belki daha sağlam, ayağı yere basan insan olurdum. Ondan sonra çok bocaladım."

Aziz Nesin'in işlettiği Levent Çarşısı'ndaki kitapçı en önemli duraklarından biridir Ela’nın.  Oraya sık sık gidip efsanevi kovboy Pecos  Bill'i okur, Notre Dame de Sion'dan babasının ölümünden iki yıl sonra mezun olur. Üniversite eğitimi için yurtdışında siyaset bilimi okumak ister ama annesinin engellemesiyle İstanbul Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe bölümüne devam eder, ardından Sorbonne'da edebiyat eğitimi dönemi başlar. Ancak Sorbonne'dan hemen önce teyzesi aracılığıyla tanıştığı genç diplomat Tanşuğ Bleda ile 1961'de evlenir. Yaklaşık yedi yıl süren evliliğinden sonra, onu Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'na götürecek Ankara'daki TRT yılları başlar. TRT Merkez Program Dairesi'nde uzman olarak çalıştığı yıllarda Yaşar Ne Yaşar Yaşamaz'daki unutulmaz oyunuyla ünlenen tiyatro sanatçısı Mehmet Keskiner'le tanışır. Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncusu Keskiner, Ela'nın gönlünü çalan ikinci kişidir ki ondan ilk çocuğu Üzüm Ela doğar. O yıllarda en yakın dostu, TRT'de aynı odayı paylaştığı yazar Sevgi Soysal'dır. ( Ne tesadüftür ki Sevgi Soysal da üç evlilik yaşar. Üçü de döneminin en önemli isimleridir.  Soyadını gururla taşıdığı kişi de Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli aydınlarından biri sayılan Mümtaz Soysal’dır. Diğerleri Özdemir Nutku, Türk tiyatrosunun ve yazınının en büyük kalemi... Ve Başer Sabuncu) 

Hapishaneyle de birlikte tanışırlar ve bu hapislik süreci Ela’yı bir romanın kahramanına dönüştürür. Sevgi Soysal, Yürümek adlı romanının kadın kahramanının adını Ela koyar. Ayrıca anılarını anlattığı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” kitabının da baş kahramanlarından biridir Ela. Diğeri de önemli edebiyatçılarımızdan Oya Baydar’dır.  

TRT yıllarında Ela ve Sevgi Soysal’ın genç bir arkadaşları daha vardır, Ayşenur Arslan. Ayşenur hanımdan o dönemi anlattığı bir kitap beklemekteyim hala.  

TRT'den sonra Ela için işsizlik günleri başlamıştır. Bir süre Türkiye'de yabancılara sağlık sigortası yapan bir şirkette çalışır ama uzun sürmez. Bir yabancı dil okulundaki eğitimciliği de kısa sürer. 12 Mart darbesinden birkaç yıl sonra ikinci evliliği de biter. Kısa bir süre sonra gazeteci Tanju Akerson'la evlenir. Bu evliliğin meyvesi de Yağmur Reşat Akerson'dur. Ancak hayatı boyunca kırılgan ve duygusal bir kadın olan Ela'nın üçüncü evliliği de yazık ki çok geçmeden sonlanır. Üstelik bu kez oğlu Yağmur da Amerika'daki babasının yanında yaşamaya başlar. Artık Ela için özlem dolu yıllar başlamıştır.

Neyse biz asıl hikayemize dönelim ve büyük romancımızın hayatını takip etmeye devam edelim.  

1927’ye kadar Bursa ve İstanbul’da çeşitli okullarda Fransızca ve Türkçe öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır Reşat Nuri... 1939’da Çanakkale milletvekili olarak TBMM’de de bulundu. Bu görevini 1946’ya kadar sürdürdü.  1947’de, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ankara’da yayımlanan Ulus gazetesinin İstanbul kolu olan Memleket gazetesini çıkardı. Güntekin daha sonra müfettişlik görevine geri döndü ve 1950’de UNESCO Türkiye temsilciliği ve öğrenci müfettişliği görevleriyle Paris’e gitti. Paris kültür ataşeliği yaptı. 

1954’te yaşından dolayı görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Emekliliğinden sonra bir süre İstanbul Şehir Tiyatrosu Edebi Heyeti üyeliği yaptı. Naif bir kişiliği vardı. Kızıyla iyi vakit geçirdi.

Reşat Nuri özellikle bugünlerde neden tekrar aklıma geldi biliyor musunuz? Çünkü hâlâ Çalıkuşu ve Yeşil Gece günümüz için çok önemli eserler ve sanki tarih tekerrür ediyor.

İslamcı entelijans için Minyeli Abdullah neyse, Emine Şenlikoğlu’nun Huzur Sokağı’nın Bilal’i neyse, Yeşil Gece’nin Şahin’i, Çalıkuşu’nun Feride’si de aynıdır. Bu karakterlerin hepsi bir dönem roman kahramanlığından çok öteye geçmişler, bir idol ve sembol halini almışlardır. 

Çalıkuşu 1922 yılında yayımlandığında Türk kadın hareketi ve ilerici hareket için çok önemli bir görevi yerine getirmiş oldu. Çalıkuşu’nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ye kavuştu. Sanat eserinin bir fikri ve bir düşünceyi toplum nezdinde yaygınlaştırması çok önemlidir. Bu güçteki kitapların başında Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı gelir. Hem çok etkileyici bir aşk romanıdır hem de ülkenin sosyal sorunlarını çok güzel aktarır. 

Roman kahramanı Feride, İstanbul Erenköy’deki köşkten ayrılır ve Anadolu’nun köylerinde, şehirlerinde öğretmenlik yaparak, “cehaletle ve yoksullukla” mücadele eder. Sonunda sevdiğine de kavuşur. Çalıkuşu ideolojik bir roman değildir, ancak ideolojik romanlardan daha etkili olmuştur. Romanı okuyan o dönemin kızları Anadolu’da öğretmenlik yapmak için sıraya girmişlerdir. Cumhuriyetin ilk öğretmenleri kadın olsun erkek olsun kendini Feride gibi görmüştür. Bu etki uzun yıllar sürmüştür. 

Yeşil Gece’nin kahramanı Şahin bir köylü çocuğudur. Medreseye gönderilir. Ailesi ölünce İstanbul’da bir medresede eğitime devam eder. Bir gün cihanı kaplayacak “yeşil sancak” rüyasıyla girdiği medreseden inancını yitirmiş olarak çıkar. Sonra öğretmen okuluna girer ve mezun olur. Tayini İstanbul’a çıkmasına rağmen o Anadolu’ya gitmek ister. Anadolu karanlığına bir nebze olsun aydınlık götürmektir amacı: “Evet, zavallı memleket, asırlardan beri yeşil bir gece içinde yaşıyordu.

Belki tarih tekerrürden ibarettir. Bunu tamamen size bırakıyorum. Türk edebiyatının özellikle bugünlerde Reşat Nuri gibi yazarlara, Çalıkuşu’nun Feride’sine, Yeşil Gece’nin Şahin Efendi’sine ihtiyacı var. Çalıkuşu ve Yeşil Gece karanlığa sıkılan bir kurşun gibidir. 

1920’lerden bugünlere gelindiğinde aslında pek bir şeyin değişmemiş olduğunu görüyoruz. Nâzım Hikmet 22 Kasım 1943’te, Memet Fuat’a yazdığı mektubunda şöyle der mesela: 

“Reşat Nuri’nin sana bir romanını tavsiye edeyim, onu oku: 

Yeşil Gece.” 

Roman 1963 yılında Rusçaya çevrilmiş ve önsözünü de yine Nâzım Hikmet yazmış, aynen şöyle demiştir:  

“Yeşil Gece romanına gelince o, Reşat Nuri’nin en derin eseridir. (...) Romanın yayınlanması üzerinden 35 sene geçmiştir, fakat kitap evvelkisi gibi asridir ve hatta günün hadisesidir. Bu eserin merkezini teşkil eden problem bugünkü Türkiye için hâlâ aktüeldir.” 

Nâzım 1960’larda bunu söylüyor, yıl 2016 ve hâlâ biz aynı karanlık ruhlarla mücadele etmek zorundayız ve hâlâ önemini koruyor Yeşil Gece ile Çalıkuşu

Ancak bir cahil, toplumu istenilen düzeyde cahilleştirebilir. Cahil olmadan cahilleştirmek zordur. 

Hangi ideolojiye sahip olursa olsun bilgili bir insan toplumu yeteri kadar cahilleştirmez. Ne yazık ki memleketimizde kitap yazanlar, yazdıkları kitap kadar bile kitap okumuyorlar artık. Akademik yıl açılışında rektörlerimizin konuşmalarına bakmanız yeterlidir, bu söylediklerimi anlamanız için. 

Artık her yerde bir okul olmak zorunda... Yılmadan yetiştirmeli insanlar birbirlerini. Üniversitelerin bittiği, hukukun çöktüğü, cehaletin tel satar olduğu bir ülkede, her sokak, her işyeri, her ev bir üniversite, bir okul olmak zorunda. Usta-çırak eğitimini yeni baştan yaratmak zorundayız. ÇalıkuşuYeşil Gece Türk gericiliğine atılan en önemli şamarlardır. 

Yeşil Gece’nin sonunda Şahin Efendi’ye şunları söyletiyor Reşat Nuri:  

“Arkasında kaybolmaya başlayan Sarıova’nın hafif ışıklarına son bir defa baktı. Çok doğru söylemişler. İnkılap denen şey bir günde olmuyor.” 

Aydınlanmanın temel mesleği öğretmenliktir. 

Instagram

Twitter

Facebook

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir