onedio
article/comments
article/share
Haberler
90’ların Ortak Hafızasından Bugünün Dinginliğine Demet Sağıroğlu: “Zamanı Yenmedim, Zamanla Anlaştım”

etiket 90’ların Ortak Hafızasından Bugünün Dinginliğine Demet Sağıroğlu: “Zamanı Yenmedim, Zamanla Anlaştım”

Bazı müzikler vardır; zihnin bir köşesinde sessizce bekler, hiç ummadığımız bir anda ortaya çıkar. Tek bir dize, bizi geçmişte bıraktığımız bir ana geri götürmeye yeter. Çünkü müzik, sadece işitilen, mırıldanan bir şey değil; anıyı, duyguyu ve zamanı birlikte taşıyan bir hafıza biçimi.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan siyah-beyaz bir klip, tam olarak bunu yaptı; zihin çekmecemdeki tüm 90’lar anılarımı bugüne taşıdı: Demet Sağıroğlu & Cem Adrian – Bir Gün Gideceğim Buradan.

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan siyah-beyaz bir klip, tam olarak bunu yaptı; zihin çekmecemdeki tüm 90’lar anılarımı bugüne taşıdı: Demet Sağıroğlu & Cem Adrian – Bir Gün Gideceğim Buradan.

Demet Sağıroğlu, 90’lı yılların samimi atmosferinde “Kınalı Bebek” ile pek çoğumuzun hayatına girdi. Pop müzik sahnesine akademik birikimle beslenen, belirgin bir duruşa sahip ve Uzay Heparı ile Şehrazat’ın izlerini taşıyan karakteristik bir ses kazandırdı. Aradan geçen yıllara rağmen, ortak hafızadaki yerini koruyan ender isimlerden biri oldu.

Bugün ise karşımızda, yıllarca süren New York sessizliğinin ardından sadeleşmenin gücüyle iç dünyasına dönen bir sanatçı var. Cem Adrian’la kaydettiği Bir Gün Gideceğim Buradan, bir vedadan çok bir arınma hissi taşıyor. Sağıroğlu, Kayahan’dan öğrendiği “şarkıya yalan söylememek” ilkesini bugün de müziğinin merkezinde tutuyor.

Şimdi sizi, renklerin melodilerle buluştuğu ve geçmişi hatırladığımız bir söyleşiye davet ediyoruz.

“Müzik korkumu, yalnızlığımı, sevincimi, hayalimi içine koyabildiğim bir alan”

“Müzik korkumu, yalnızlığımı, sevincimi, hayalimi içine koyabildiğim bir alan”

-Demet Hanım merhaba. Çocukken Heidi ve Şeker Kız Candy şarkılarını ezberleyip okulda söyler, mahallede konserler verirmişsiniz. O dönemler, Eurovision akşamları hepimiz ekrana kilitlenirdik.  Küçük Demet, o zamanlar bir şekilde Eurovision sahnesinde olma hayali kurmuş muydu? 

Demet Sağıroğlu: Çocukken hayal ediyordum ama adını koymadan. Altı yedi yaşımdan itibaren hiç kaçırmadığım Eurovision Şarkı Yarışmaları vardı; bütün ülkelerin şarkılarını uydurma sözlerle ezberler, ertesi gün herkesi toplayıp söylerdim. Aslında kelimeleri değil, duyguyu ezberliyordum. Söylerken de “bunu kim dinler” gibi bir hesap yoktu; sanki içimde bir yere “ben buradayım” deme ihtiyacı vardı ve ses, o ihtiyacı karşılıyordu. O yaşlarda insan alkışı değil, ait olma duygusunu seviyor; ben de o duyguyu şarkı söylerken buluyordum.

Belki de kaderimi o yarışmalar belirledi. Belki de çekim gücü… Çünkü orada dünyanın her yerinden gelen melodiler evin içine dolarken, ben farkında olmadan başka hayatların mümkün olduğunu hissediyordum. Sonra konservatuvarı kazandım ve henüz 22 yaşındayken kendimi Eurovision sahnesinde Kayahan’ın yanında buldum. Bu planlanmış bir yol değil, tamamen tesadüfî bir karşılaşmaydı; ama bazı tesadüflerin insanın karakterine ve ruhuna zaten çok önceden yazıldığını da şimdi daha iyi anlıyorum.

Şarkı söylemek benim için hiçbir zaman “hedef” olmadı; doğal bir ihtiyaçtı. Doğal akışında gelişti. Ve bugün geriye dönüp baktığımda, o küçük kızın aslında sahneyi değil, bir yere ait olmayı aradığını daha net görüyorum. Müzik benim için erken yaşta bir sığınak oldu; korkumu, yalnızlığımı, sevincimi, hayalimi içine koyabildiğim bir alan. Eurovision geceleri de bu yüzden sadece eğlence değil; başka ihtimallerin var olduğuna dair, küçük bir çocuğun kalbinde büyüyen büyük bir umut gibiydi.

Kayahan’dan kalan en kıymetli cümle: Şarkıya yalan söylememek

-Kayahan ile 1989'da Melankoli ve 1990'da Gözlerinin Hapsindeyim süreçlerinde birlikte çalıştınız. Müzik dünyasında Kayahan Okulu’ndan mezun bir sanatçı olarak, ondan öğrendiğiniz ve bugün bile uyguladığınız bir altın kural var mıdır?

Demet Sağıroğlu: Şarkıya yalan söylememek. Benim için Kayahan’dan kalan en kıymetli cümle bu olur. Duyguyu büyütmek serbestti ama sahte olmaya asla. Çünkü bir şarkı, ne kadar iyi giydirilirse giydirilsin, içinde gerçek yoksa kendini ele verir. Dinleyici belki bir an etkilenir ama kalıcı olan şey, o samimiyetin dinleyenin ruhuna dokunmasıdır. Kayahan bunu sezgisel olarak da, çalışma ahlakıyla da çok iyi bilirdi.

Bir de disiplin… İlham gelsin diye beklemezdi; ilhamı çalışarak çağırırdı. Saatlerce aynı cümleyi evirip çevirir, en doğru yere oturtana kadar bırakmazdı. Ben bugün bile bir şarkının başına oturduğumda, bazen içimde onun sesi gibi bir şey belirir: “Burada daha derin bir gerçek var, acele etme.” Bu, bazen yorucu ama çok sağlam bir pusula. Çünkü insan kendi kolaycılığına düşmeye meyilli; o disiplin de seni o kolaycılıktan çekip çıkarıyor.

Kayahan’la çalışmak bana sadece müzik yapmayı değil, müzik üzerinden hayata bakmayı da öğretti. “Bunu gerçekten hissediyor muyum?” sorusunu kendime sormayı ondan öğrendim. Zamanla fark ettim ki bu sadece sanatsal bir ölçüt değil; bir karakter ölçütü. Bir cümleyi sırf güzel duruyor diye söylemekle, onu gerçekten içinden gelerek söylemek arasında büyük bir fark var ve o fark, dinleyicinin kalbine bire bir geçiyor.

“Sürekli bir “görünürlük” değil, ortak bir hafızaya girme hâli”

-Eurovision 1989-1990 döneminde sadece TRT vardı ve her hafta televizyondaydınız. Bugünün dijital hızında o zamanki “bir gecede tüm Türkiye'nin tanıdığı isim olma” hissini nasıl tarif edersiniz?

Demet Sağıroğlu: Çok güçlü ve biraz da ürkütücüydü. Çünkü kaçacak yer yoktu. Tek kanal vardı; bir gecede herkes seni tanıyordu ve bu tanınma, bugünkü gibi sürekli bir “görünürlük” değil, daha çok ortak bir hafızaya girme hâliydi. İnsanlar sizi evlerinin içine alıyordu; annenin, babanın, çocuğun aynı ekrana baktığı bir dönemden bahsediyoruz. Dolayısıyla etki çok daha yoğun ve çok daha “gerçek” hissediliyordu.

Ama hız yoktu; etki derindi. Bugün her şey çok hızlı, görünürlük çok, içerik çok… fakat o derinlik duygusu daha zor yakalanıyor. O yıllarda bir şarkı haftalarca, aylarca dolaşırdı; insanların hayatına yerleşirdi. Bugün bir şarkı çok hızlı yükselip çok hızlı kaybolabiliyor. O yüzden o dönemden kalan işler hâlâ yaşıyorsa, bence bunun içinde o yavaşlığın ve o kolektif deneyimin payı var.

Bir de o yılların yavaşlığı, sanatçıya olgunlaşmak için alan tanıyordu. Bugün hatayı anında örtmek, hızla yenisine geçmek gibi bir baskı var. O zamanlar ise zaman sana “geliş” diyordu. Belki de bugün o dönemle kurulan bağların kopmamasının nedeni, o samimi yavaşlık ve o derin iz bırakma hâli.

“Herkes egosunu kapının dışında bırakmıştı”

-1994’te çıkan Kınalı Bebek albümü Türk popunda bir devrim niteliğindeydi. Uzay Heparı’nın dâhice dokunuşları ve Şehrazat’ın prodüktörlüğünde geçen o kayıt günlerinden, bugüne kadar hiç anlatmadığınız bir anınız var mı? O zaman fark etmediğiniz sonra kıymetli gelen...?

Demet Sağıroğlu: O günlerde herkes egosunu kapının dışında bırakmıştı. O an bunun farkında değildik ama bugün dönüp bakınca en kıymetli şeyin bu olduğunu görüyorum. Uzay Heparı’nın tek bir nota için saatlerce uğraşmasını şimdi daha iyi anlıyorum. Şehrazat’ın detaycılığını… hepsi müziğe saygıdan geliyordu O titizlik, sadece “mükemmel olsun” hırsı değildi; şarkıya duyulan saygıydı. O saygı da albümün içine sinmiş durumda. Şimdi hâlâ dinlendiğinde bir şeyin “gerçek” durmasının sebebi bence bu.

O albümün içinde sadece notalar yoktu; gençliğimiz, heyecanımız, kırılganlığımız, cesaretimiz de vardı. O günlerde bunu doğal sanıyorduk. Ama bugün anlıyorum ki o kayıt günleri, geleceğe bırakılmış bir mektup gibiydi. Bugün o şarkıları dinlediğimde, sadece müziği değil; o zamanki kalp atışımı, o odadaki havayı, o anki inancı da duyuyorum.

Ve bir şey daha: O albümün asıl mucizesi, herkesin “iyi bir şey yapabileceğimize” inanmasıydı. Bu inanç, teknik detaylardan daha güçlü bir enerji. Bazen bir albümü albüm yapan şey; müziğin arkasındaki o ortak niyet oluyor. Biz o günlerde bunu “iş” diye yaşadık, ama bugün dönüp bakınca bunun ne kadar nadir bir birliktelik olduğunu görüyorum.

“Bugünün Demet’i o taşların üstünden daha yavaş geçerdi belki…”

-Arnavut Kaldırımı şarkısının klibi uluslararası alanda ödül kazanmış bir klasik. Klibi bugün yeniden çekseniz, o meşhur estetiğe 2026 model bir detay eklemeniz gerekirse ne eklerdiniz?

Demet Sağıroğlu: Hiç yenilemezdim aslında; sadece bugünün Demet’i o sokaktan bir kez daha yürürdü. Çünkü bazı işler, zamanın içinde mühürlü kalmalı. Onu yeniden çekmek, sanki o dönemin ruhuna “şimdi başka bir şey söyle” demek gibi olur. Oysa o klipteki yalnızlık, o yürüyüş, o bakış, o ritim… hepsi bir dönemin duygusunu olduğu gibi taşıyor.

Ama “2026 model” bir detay arıyorsak, bu dekor ya da teknoloji olmazdı. Benim için detay, bakış olurdu. Bugünün Demet’i o taşların üstünden daha yavaş geçerdi belki; daha az aceleyle, daha çok fark ederek… Çünkü yaş aldıkça insan bazı duygularla kavga etmek yerine, onları yanına alıp yürümeyi öğreniyor.

O klipteki yalnızlık gerçek bir ruh hâliydi. O sokakta yürüyen kız, benim o zamanki hâlimdi. Belki bu yüzden yıllar geçse de izleyenler hâlâ kendilerinden bir parça bulabiliyor. “Arnavut Kaldırımı” Abdullah Oğuz’un ilk klibiydi. Bu vesileyle kendisine bir kere daha teşekkür ediyorum.

“Şarkı yazarken ya da söylerken, bazen kelimelerden önce renkleri görüyorum”

-Bilkent Üniversitesi'nde Grafik Bölümü’ne birincilikle girip ardından Şan Bölümü’ne geçiş yapmışsınız. Görsel sanatlar eğitiminize dayanarak; kendi şarkılarınızı birer renk veya tablo olarak hayal etseniz, Kınalı Bebek, Arnavut Kaldırımı ve “Bir gün Gideceğim Buradan” hangi renklerden oluşurdu?

Demet Sağıroğlu: Kınalı Bebek; sıcak kızıl, kahverengi, turuncu, kırmızı, siyah, altın… Nemli kum, gece. İçinde hem kadınlık var hem tutku var hem gölge var. Biraz toprak gibi; biraz ateş gibi.

Arnavut Kaldırımı; yeşilin tonları, sarının tonları, biraz pembe, biraz beyaz… Islak taş, akşamüstü. Orada da bir umut var ama aynı zamanda içe dönük bir hüzün var; gün batımında yürürken içinden geçen sessiz düşünceler gibi.

“Bir Gün Gideceğim Buradan” ise beyaz, siyah, mavi, gri, gümüş… Rüzgârlı tepe, gün doğumu. O şarkı benim zihnimde hep bir “yüklerden arınma” manzarası gibi duruyor; insanın içini boşaltıp ferahladığı bir sabah gibi.

Görsel sanatlarla uğraşmanın bana öğrettiği şey, her duygunun bir renk taşıdığı. Şarkı yazarken ya da söylerken, bazen kelimelerden önce o renkleri görüyorum. Bir şarkının içindeki karanlık ya da aydınlık, aslında onun ruhunun tonudur. Bu yüzden müzikle resim, heykel, seramik arasında hep bir bağ kurdum; hepsi aynı duygunun başka bir dile dönüşmesi.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

“İnsan, farklı odaların ışığıyla kendini tamamlıyor”

“İnsan, farklı odaların ışığıyla kendini tamamlıyor”

-Nilgün dizisinde başrol oynadınız ve Bir Demet Yasemen müzikalinde Belgin Doruk'u canlandırdınız. Sanatın her dalında (resim, heykel, seramik) üretim yapan biri olarak, bu dalların Demet Sağıroğlu’na hissi nedir? 

Demet Sağıroğlu: Sahne güç verir, atölye iyileştirir. Oyunculuk disipline sokar. Hepsi birbirini tamamlıyor. Şarkı söylerken açılıyorum, üretirken toparlanıyorum. Sahne, insanın duygusunu büyütüp dışarıya taşıdığı yer; atölye ise o duyguyu alıp içerde yeniden şekillendirdiği yer.

Atölyede kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin; orada sadece kendinle baş başasın. Sahne ise tam tersi, herkesle aynı anda buluştuğun yer. Bu iki uç arasında gidip gelmek beni canlı tutuyor. Birinde “kendime dönüyorum”, diğerinde “kendimden taşıyorum.” Oyunculuk da bana, kontrol etmeyi ve odaklanmayı öğretiyor; o disiplin, şarkıda da işime yarıyor.

Bazen, “Hangisi gerçek sen?” diye soruyorlar. Hepsi. Çünkü insan tek bir odada yaşayan bir şey değil. İnsan, farklı odaların ışığıyla kendini tamamlıyor.

“Burada benim köküm var, dilim var, hikâyem var”

-2014-2021 yılları arasında New York’ta yaşadınız. Türkiye'ye dönme fikri ilk ne zaman oluştu? Orada sizi çeken şey neydi? Türkiye’de ne ağır bastı?

Demet Sağıroğlu: New York bana sadeleşmenin bir eksilme değil, güçlenme olduğunu öğretti. Daha bilinçli seçimler ve daha geniş bir iç alan… Bu hem müziğime hem hayata bakışıma yerleşti. Orada kendimle yeniden tanıştım. Ne istemediğimi ayıklayınca, ne istediğim çok netleşti. Bu berraklık müziğime de hayatıma da geçti.

Orada anonim olmak bana büyük bir özgürlük verdi. Kimse benden “Demet Sağıroğlu” olmamı beklemiyordu; sadece insan olmama izin vardı. Bu da içimdeki sesi daha çıplak hâliyle duymamı sağladı. Bazen insan, kendini en çok “kimse senden bir şey beklemediğinde” görür. New York bana bunu verdi.

Türkiye’ye dönüş ise bir çağrıydı. Burada benim köküm var, dilim var, hikâyem var. İnsan bazen dünyanın en büyük şehrinde bile “kalbim başka yerde atıyor” diyebiliyor. Benim için ağır basan şey; aidiyetin sesi oldu. Ve bu dönüş, yeniden başlamak değil; zaten içimde çoktan başlayan şeyi yerine oturtmaktı.

“Zamanın içinden geçip hâlâ burada”

-Klasikleşmiş şarkılarınızın yeni jenerasyon tarafından bu kadar sahiplenilmesi size zamanın gardiyanını yendiğinizi hissettiriyor mu?

Demet Sağıroğlu: Zamanı yenmek gibi değil; zamanla anlaşmak gibi. Şarkıların artık bana değil, dinleyene ait olması çok kıymetli. Çünkü bir şarkı sizden çıkıp başka birinin hayatına girdiğinde, sizin kontrolünüzden çıkar ve özgürleşir. Bu özgürleşme bazen insanı hüzünlendirir ama aslında çok büyük bir mutluluktur da.

Genç birinin şarkılarımdan birini kendi hikâyesine yerleştirdiğini görmek, bir sanatçı için tarifsiz bir duygu. O noktada şarkı artık geçmişe değil, bugüne aittir. Bu da insanı zamanla barıştırıyor. “Zaman geçti” demiyorsun; “zamanın içinden geçip hâlâ burada” diyorsun. Ve bence sanatın en güzel yanı da bu; bir şeyin, senden bağımsız yaşaması.

“İnsanı bir ahlâka çağırıyor”

“İnsanı bir ahlâka çağırıyor”

-Cem Adrian ile seslendirdiğiniz parçanızın sözlerinde “Bir gün gideceğim buradan kimseye seslenmeden / Yorgunluğu mutsuzluğu kimseye yük etmeden” diyorsunuz. Bu sözleri New York’a gidiş kararınızdan önce kaleme almış olmanız, o dönemki ruh halinizin kehaneti miydi? İnsan gerçekten arkasında hiçbir hırs, kırgınlık veya Allahaısmarladık bile bırakmadan gitmeyi başarabiliyor mu, yoksa bu sadece şarkılarda mümkün olan bir hal mi bu?

Demet Sağıroğlu: Tam anlamıyla değil belki. Ama niyet etmek mümkün. Şarkılarda daha kolay, hayatta biraz daha zor. O sözleri yazdığımda New York kararı yoktu ama ruhumda bir yer çoktan yola çıkmıştı. İnsan bazen önce içinden gider; sonra bedeni onu takip eder. O cümleler de biraz bunun kaydı gibi.

Kimseyi kırmadan, kimseye yük bırakmadan gitmek belki tam mümkün değil. Çünkü insan dediğin şey, iz bırakmadan yürüyemiyor. Ama şunu yapabilirsin: kırgınlığı büyütmemeyi seçebilirsin, hırsı sırtına alıp taşımamayı seçebilirsin, “yük” olmayı değil “vedayı” seçebilirsin. Ben bu cümleleri bir ideal gibi seviyorum; çünkü insanı bir ahlâka çağırıyor: “Hafifle.”

Gitmek bazen kaçmak değildir; bazen kendine alan açmaktır. O sözleri yazarken de aslında bunu arıyordum: Daha az yük, daha çok nefes. Şarkı, bu isteğin aynası oldu. Hayatta zor ama niyet etmek bile insanı değiştiriyor; çünkü niyet, davranışı şekillendiriyor.

“Dönmek yenilgi değildir”

-Son olarak genç okurlara bir mesajınız olur mu? 

Demet Sağıroğlu: Acele etmeyin ama vazgeçmeyin. Beklemek bazen tembellik değil, hazırlıktır. Dönmek yenilgi değildir. Kendiniz olmak zor ama en doğru yoldur. Çünkü herkes size bir rol biçmeye çalışabilir; ama siz kendi rolünüzü yazmadığınızda, başkasının yazdığı hikâyede figüran kalırsınız.

Herkes çok hızlı olmak zorunda hissediyor: Hemen başarı, hemen görünürlük, hemen sonuç… Oysa hayat bir yarış değil. Kimi zaman durmak, kimi zaman beklemek insanı olgunlaştırır. En önemli şey, kendi sesini kaybetmemek. İç sesinizi kaybettiğinizde hızın da, başarının da bir anlamı kalmıyor.

Instagram 

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü'nden mezun oldu. Öğrenim süreci boyunca Kanal D bünyesindeki radyolarda görev aldı. Yönetmen yardımcısı olarak başladığı kariyerini, kültür sanat sektöründe basın danışmanlığı yaparak devam ettirdi. 2006 - 2023 yılları arası Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda görev yaptı. Fatma Berber ile kaleme aldığı Destek Yayınları'ndan Bir Pera Masalı isimli gezi kitabı ve Pink Floyd - Kilidi Açamazsan Kır Kapıyı isimli biyografi kitabı; Ayrıntı Yayınları Düşbaş Kitapları'ndan Bir Porsiyon Sanat isimli kitapları bulunuyor.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
4
3
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam