Ceset Haberleri

Ceset ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Ceset ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Uğur Yücel: "Zevklerime Karşı Oburlaştım"
Ayşe Arman, yılın ilk röportajını ünlü sanatçı Uğur Yücel'le yaptı. Ayşe Arman / Hürriyet Ortalık toz duman... Riyakarlık, iki yüzlülülük, yalancılık diz boyu. Kaygan zeminler... Neye, kime inanacağını şaşırıyor insan... İşte böyle zamanlarda, güveneceği seslere kulak vermek istiyor. Uğur Yücel onlardan biri. Yılın ilk cumartesi röportajını Uğur Yücel'le yaptım. Dehaya yakın bir yetenek, çocuksu bir saflık, harbilik ve samimiyet... Huzurlarınızda solo Uğur Yücel! ESAS KIVANÇ BENİM GİBİ OLURSA HABER Pek çok insanın aksine 2013 sizin için iyi bir yıldı... -Öyle oldu valla. Kitap çıktı. Ardından, 'Soğuk' filmini çektim. Sonra, 'Benim Dünyam'a geldi sıra. Derken, 'Aramızda Kalsın'a başladım. 2013 kendime şaşacak kadar tempolu geçti. Planladığım her şey, istediğim gibi sonuç verdi. Darısı yeni yılın da başına... 'Benim Dünyam' için söylenmeyen, yazılmayan kalmadı. 'Film çalıntı' diyen de oldu, 'Duygu sömürüsü' diyen de... Siz neler söylemek istersiniz? -Hem bu ülkede hem dünyada, binlerce kez 'remake' yapıldı. Dahası, bizde yüzlerce film doğrudan çalıntı. Kimsenin sesini duymazsın. Ne hikmetse, artık benimle mi ilgili, TMC'yle mi bilmiyorum, neyi uyarlamaya kalksak, homurtular geliyor. 'Neee Sopranosmu?', 'Neee Black mi?' Kıyamet kopuyor! Sanki, insanların dinine hakaret etmişiz gibi. Oysa bu film yönetmeninden, yapımcısına izinli ve telifi ödenmiş bir film. Yok çalıntı! Yok arak! Daha neler! Bire bir çektik işte! Yeniden yapım. Amerika'da özellikle çok yapılır. Beğendikleri bir hikâyeyi kendi dillerinde, bire bir kopya ederek çekiyorlar. Çünkü insanlar, orijinaline gitmiyor, Japonca izlemiyor işte. 'Black' burada sinemaya girse 3000 kişi giderdi. Biz aldık aynısını biraz farklı yorumla çektik, toplam 1 buçuk milyon kişi izledi. 'Kötü olmuş işte!' derse biri tamam, bu bir eleştiri. Ama 'Nasıl yaparsınız?' ne demek? 'Çaldınız!' ne demek... Bence deli bir emek vardı. Bütün oyuncular müthişti. Görüntüler şiir gibiydi. Benim kalbimin içine işledi. 'Remake' olması da zerre kadar umurumda değil. Zaten baştan söylüyorsunuz. Nedir bu? Düşmanlık mı? Kıskançlık mı? -Bilemiyorum! Düşündüğünü özgürce söyleyebilme çağındayız. Anladık, çok güzel! Ama herkes fikir sahibi! Lafı ederken bir tartayım yok! Yine de ben, yergilere boyun eğerim, cevap vermem ve saygılıyımdır. Övgülere de teşekkürü borç bilirim. İnsanın, oğluyla çalışması nasıl bir şey? -Oğlumla değil, Can'la çalışmak çok güzel. O, dokuz yaşından beri benim kafa arkadaşım. Çok kendine özgü bir kişilik. Bir bütünlük. Gençliğimi, cesaretimi, özgüvenimi görüyorum onda. Benden zeki. Benden daha parlak görüyor hayatı. Aksi, hüsran olurdu. Gelişmeye karşı eksiklik olurdu. Can, benim nazarımda, hayatın sürekli gelişeceğine delalet. Hata yaptığı zaman gönül rahatlığıyla azarlıyor musunuz? Yoksa insan, oğluna torpil mi yapıyor? -Mesleki olarak hiç azarlamadım. Sitemlerim olmuştur belki. Ama o beni çok uyardı mesela... Zamanı ileride tutanlara saygı duymak lazım. Ben oğluma saygı duyuyorum. Belki de babamın bana duyduğu saygının devamı. Babam bana hayranlık duyar ve bunu hissettirirdi. Ben de babama çekmişim. 28 yaşındaki oğlumu bir bebek gibi seviyor, babam gibi saygı duyuyorum! Bir filmi, 'Oğlumla birlikte çektik!' diyebilmek insanı ne kadar gururlandırıyor? -Filmi sırtlayan o! İlk günden son güne filmin başında durdu. Bende anksiyete var. Oyunculuk beni korkutuyor... Nasıl yani? -'Performans anksiyetesi' adı. Bu bir hastalık ve ben hastayım. Bir filmden sonra başladı ve yıllarca oynayamadım. Bence hâlâ oynayamıyorum. Ama oğlum, bana hiçbir yönetmenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri söyledi. Çünkü yönetmen böyle olmalı. Oyuncu hep kamera arkasında bir 'göz' arar. O 'Canım'dı benim için. Gözümün nuru. Bence o çekti. Montajın, miksajın, müziğin de içindeydi. Sette de oğlunuz mu, yoksa herhangi bir çalışan mı? -O bir yönetmen. Fikir danıştığım, zamanı paylaştığım parçam. Ama sarıldığımda, biriciğim... O benim yakın dostum. Masa arkadaşım. Dert ortağım. Meslektaşım. Gülüp eğlendiğim biri. Birkaç gün görmediğimde feci özlüyorum. Hem oğlum hem arkadaşım olarak özlüyorum... KENDİM KADAR KİMSEYİ HIRPALAMADIM Bazı yönetmenlerin, mükemmeliyetçiliğinden ve bu yolda insanı delirtmesinden söz ederler. Siz nasıl bir yönetmensiniz? -'Direktör' ve 'yönetmen' laflarını sevmiyorum. Bu alanda en güzel unvanı Fransızlar kullanıyor: 'Gerçekleştiren.' Ben bunu tercih ederim. Sete gelmeden bütün herşeyi bitiririm. Sette aramam. Eğlenirim. İlk kez 'İkinci Bahar'da yönetmenlik yaptım. İlk gün sete doğru yürürken, Yeşilçam'ın kıdemli reji asistanlarından biri yüksek sesle bağırdı: 'Dikkat yönetmenimiz geliyor!' Kaçacak yer aradım! Sonra rica ettim: 'Abi böyle şeyler yapma, gelmem sete!' Ben yönetmenden ziyade, müzisyen karakterliyim. Neşeli bir orkestra şefi gibi. Disiplin kendiliğinden gelir. Oyuncuların ve bütün setin, mutlu olduğu bir sinemanın peşindeyim... Oyunculuk mu, yönetmenlik daha baştan çıkarıcı? -Yönetmenlik! Hayal kurup yazıyorsun sonra onu gerçekleştiriyorsun, bir de perdede izliyorsun. Muhteşem bir hayat. Film biter bitmez de yenisine başlamak istiyorsun... Peki sizce siz, hangisinde daha iyisiniz? -İkisini de, tam istediğim yere taşıyamıyorum! Biliyorum çünkü nasıl olması gerektiğini. Kubrick kadar biliyorum. Brando kadar biliyorum. Ama beceremiyorum işte! Ne çekebiliyor ne de oynayabiliyorum. Yetenek, bu eksikliği görebilmektir! Kendinle böbürlenmez yetenekliler. Ama şunu söyleyebilirim, oyuncuya yaklaşma ve oyun alma konusunda istediğime yakınım. Yönetmenliği çok seviyorsunuz ama bence siz oyunculuğunuzun doruğundasınız! -Ben hiçbir şeyin doruğunda değilim. Pardon, sadece hazlarım konusunda! Biliyor musun, ben tiyatroyu sabahları geç kalkmak için seçtim. Hiç hırsım yoktur. Kendimle gayet iyiyim. Unvanlarla, şan şöhretle hiç ilgilenmedim. Evde bir tane bile ödül yok. Bütün ödülleri arkadaşlarıma verdim. Başarı peşinde koşanları da anlayamıyorum. Gel gör ki sinemacı oldum. Gün ışığını kaçırmamak için, tavuklarla birlikte uyanıyoruyoruz şimdi. Yalan oldu hayaller! İyi de 'Hiçbir şeyin doruğunda değilim' demek, Uğur Yücel gibi olağanüstü bir oyuncuya ayıp etmek değil mi? -Başkasına ayıp etmiyelim de! Kendime hep ediyorum zaten. Monitörden kendi oyunlarıma bir yönetmen olarak bakıp, 'Beceriksiz herif!' diye bağırıyorum. Bu en hafifi. Kendim kadar kimseyi hırpalamadım şu hayatta... ZEVKLERİME KARŞI OBURLAŞTIM 56'sınız. 50'den sonra neler oluyor? -Lezzetler artıyor. Ruhsal olarak çok coşkulu bir hale geldim. Gözüm bir orda, bir burda. İtiraf ediyorum, 30'lu, 40'lı yıllardan daha renkli bir hayata geçtim. Kendimle olmanın tadını çıkarıyorum. Gecelere doyamıyorum. Müzik, resim, öyküler, kitaplar... Zevklerime karşı çok oburlaştım. Hayata daha güleryüzlü bakıyorum. Sakındığım herşeyi unuttum. Daha ortalıkta, daha çıplağım... Siz genel olarak iyimser misiniz? -Evet. Ama bak, hava bozacaksa erken sezerim! Var yani böyle bir yeteneğim... BİR TEKNE VE İKİ ODALI EV YETER Para sizin için ne ifade ediyor? -Bana bir tekne, iki odalı bir ev yeter. Tekne de iki üç kişi barındıracak kadar oldu mu tamam. İyi bir sistemden müzik dinleyecek, film seyredecek, kitap okuyacak ve şarap içecek kadar sağlıklıysam, başka ne isterim? Peki yaratıcılık ne ifade ediyor? -Yaratıcılık, insanın kendisiyle şakalaşması gibi. Kurcaladıkça kapılar açılıyor. İnsan, kendi de şaşıyor gördüklerine. Rüya görmek gibi. 'Yaratamıyorum' diye bir tasaya hiç düşmedim. Ama 'Yaratmam lazım' çok dedim. Tutkulu değilim. Fazla şeye eğimliyi, bu yüzden büyük bir yaratıcı olamadım. O halde dert yok! İktidar ne ifade ediyor? -Hem gündelik hayatta hem evrensel anlamda: 'Erkek savaşları.' Aile reisi olmak, topluma sahip olmak, toprak sahibi olmak, toprak genişletmek... Kendini, erkini, ırkını sürdürme azgınlığı... Bütün acılar, bu ebleh, faşişt ruhlu toramanlar yüzünden yaşanmadı mı! Mussolini, Franco, Hitler, Bush... Tiplere bak! Geride bıraktıkları acılara bak! Milyonlarca masum ceset ve ağlayan kadınlar, analar... İSTEYEN GELİR! Güvendiğiniz insana canınızı verirmişsiniz... -Evet, ben safımdır. Çabuk inanırım. Her şeyimi ortada bırakırım. O yüzden çok zaman dımdızlak tek başıma kaldım... Aşk peki?-Ben kolay yönetilecek biri değilim. Kendi arazim çok geniş, verimli ve renkli. Özgürce koştururum ve oradan çıkmak istemem... İsteyen gelir! GÖBEK BERBAT BİR ŞEY Kilolu halinizi beğenenler ve oynadığınız rollere uygun olduğunu düşününler var... Siz beğeniyor musunuz? -En beğenmediğim yanım o! Yanlış anlama, şişmanlık görünüm olarak hiç derdim değil. Bir resmimi çekmişler mayolu, 'Uğur Yücel ne hale geldiii, az sonraaaaa!' Ulan, ben Kıvanç mıyım? O, benim gibi olursa haber! Ben, halden hale geçerim... Kime ne! Ama şişman davranış biçimini kaldıramıyorum. Eğilip kalkamamak... Yataktan doğrulamamak... Yelken açarken, nefes nefese kalmak... Abul abul yürümek... Bunlar berbat! Göbek de öyle... Ama Allah'a şükür sağlığım iyi. Fakat böyle giderse, kötü olacak... Yani kilo vermeyi düşünüyorsunuz? -En çok onu düşünüyorum! Bön bön düşünüyorum duvara bakıp... Nasıl zayıflarım diye... Bu yüzden yaratıcılığa vakit kalmıyor! Çünkü makarna ve şarap götürürken, 'Zayıflamam lazım yaaa!' demekle olmuyor... Şaka bir yana, ben doymak için yemem... Tadmak için yerim. İçkiyi de öyle içerim... Yeni yıl hedefleriniz arasında 20 kilo vermek var mı? -İçkiyi azaltmak istiyorum. Hatta, toptan bırakmayı düşünüyorum. Bu düşünceyle ölebilirim. Çünkü yıllardır düşünüyorum. Düşünceli insan olunca da, daha çok içiyor insan! İçince de daha çok düşünüyor! Düşünmeyi de çok seviyorum! Güzel laftır: 'In Vino Veritas' (Hakikat, şarapta gizlidir)! Hayatım aptallıklarla dolu Hastalık seviyesinde tevazu sahibisiniz... -Benim derdim kimseye örnek olmak değil, hissettiğim gibi konuşuyorum. Evet, kendini önemseyen insanlar topluluğuyuz. Evet, sıradanlıktan çok uzağız. Hele bizim dünya... Yetersizlik abidesi bir sürü muhteris, konuştuğunda kendini dünya çapında zannediyor! Bir de bize bak, paralanıyoruz. Buna tepki olarak, tevazu gösteriyorum belki de... Ama yok! Gerçekten böyle hissediyorum. Bir taraftan da, kendini böyle bir 'hiç'miş gibi göstermek megolamanyak bir ruhun göstergesi. Bazen ben de öyle miyim diye süpheleniyorum. Ama yok, değilim, içtenlikle söylüyorum. Siz bir bakışınızda insanın röntgenini çeker misiniz? -Evet! Ama bu, ona kanmıyacağım anlamına gelmiyor maalesef. Göz göre göre bataklığa girerim! Ben sizi çok zeki buluyorum, siz kendinizi nasıl buluyorsunuz? -Zeka muhtelif. Çok çeşitler içeriyor. Bütünüyle zeki olunur mu bilmem. Kendimi zeki bulmam ben. İç güdülerim kuvvetli. Kendime doğru yolculuk yapmayı becerdim. Tulumumu çıkardım. Çıplaklığı buldum. Bu yanımı seviyorum. Bunun için zekâ gerekli diyebiliriz. Ama hayatım, hatalarla, aptallıklarla dolu. Mesela yıllarca herkesin bildiği bir sürü şeyi ben görememişim. Hem de önümdeyken. Paranoyak olmama rağmen. Bunu ancak bir aptal göremez. İşte ben oyum! ARTIK BARSELONA'YI TUTUYORUM Beşiktaşlı olduğunuz için ne kadar gururlusunuz? -Beşiktaş' ın bende sukunetli ve ayrıcalıklı bir yeri var. Hep daha sportmen geldi. Daha namuslu. Kalantorların değil, halkın takımı. Ama Lucescu giderken, 'Burası Çavuşesku dönemi gibi!' dedi. Ardından ne çingeneliği kaldı ne bilmem nesi! Nasıl döküldü dokunulunca bütün bina, gördük geçtiğimiz yıllarda. Beşiktaş sadece bir semt benim için. Ben, Türk futbolundan soğudum. Artık Barselona'yı tutuyorum! GÜZEL MAKARNALAR, BALIKLAR, SALATALAR YAPARIM Çok dostunuz var mı? -Ne mutlu bana ki var. Ben aranan bir adamımdır! Bu da hoşuma gider. Güzel makarnalar, balıklar, salatalar yaparım. İyi müzikler çalarım. Özen gösteririm dostlarıma. Dertlerini kendime katarım. İnsan ağırlarım. Cebimde ne varsa ortadadır. Kendimi hunharca yaralarken, iyi taraflarımı da görmem gerek. İyi dostumdur. SOLO BİRİYİM Bu ülkeden çekip gitmek istediğiniz oluyor mu? -Çok oldu. En çok da, bir tekneye binip, tamamen yok olmak istedim. Ben solo biriyim. Tek başıma olmaktan çok zevk alırım. Tek başıma tekneyle okyanus geçme hayalim var hâlâ. Ünlü bir Fransız yelkenci, dünya turunu birincilikle bitirip finish'e doğru yaklaşırken, kendisini karşılayan büyük kalabalığı ve şehir gürültüsünü görünce geri dönüp, tekrar aynı tura başlamış. Ben oyum işte. Solo! Oğlum olmasaydı kesinlikle giderdim. Zaten onun varlığı, beni bir sürü çılgınlık yapmaktan alıkoydu. Kaybolur giderdim belki bir vakitler olmadık yerlerde. İyi ki varmış. Böyle mutluyum. Artık sizi hiçbir şey şaşırtmıyor mu? -Hayata karşı serin bir tepedeyim. Biraz daha fazla kendime değer vermeye başladım. Olan bitenle ilgimi kestim. Türkiye'de son dönemde yaşananlar için ne düşünüyorsunuz? -Son dönem yaşananlardan çok, son yüzyılda neler yaşanmış diye düşünmenin zamanı. Esas içi açılmayan, toplu cinayetler, kitlelerin imhası, toplu kıyımlar, ağır devlet faşizmi! Oraların içi açılmadıkça, bugünü anlamak zor. Tarihine bakacaksın, yüzleşecek, utanacaksın ve olan biten her şeyi bütün gerçekliğiyle çocuklarına doğru anlatacaksın. Minik faşistler yaratırsan sürekli, bu ülke bataklıktan çıkamaz! Minik, özgür, dünya insanları yaratalım.. 20'LERİNDE BİR SEVGİLİM OLABİLİR Mİ? 50'lerde aşk sizin için ne ifade ediyor? -Uzun yıllardır aşka karşı temkinliydim. Şimdi gardım düştü. Çünkü çabuk unutmak da bir olgunlukmuş. Unutulamaz sanıyordum. Unutuluyor ve hemen yenisine kapılıveriyor insan. Artık aşk acısı çeken genç arkadaşlarıma gülümsüyorum ve parmak şıklatıyorum: 'Haydi, yenisi bekliyor! Zıpla...' 50'sinden sonra Zorba gibi yaşayacaksın. Çünkü yokuş aşağı gidiyoruz... Sizin 20'lerinde bir sevgiliniz olabilir mi? -Yok, olmaz herhalde! 'Korkma kızım, bak Uğur Amca! Cici! Noel Baba gibi! Bi şey yapmaz!'... Oğluma, 'abi' mi diyecek? 'Can abi, bu baban çok tatlişko bir şey...!' Gerçi eskiden, 'Bu yaştan sonra olur mu? Bak kaç yaşına geldik filan' denir ve yaş dönemleri belirlenirdi. Hayat değişti. Yok artık duraklama, gerileme, tık yok olma devri. Varsa da, ben hiç farkında değilim. Bu nedenle, hâlâ herkesi evine ben bırakıyorum. Ya da en geç ben uyuyorum. Başımıza gelmedik kalmayacak bu gidişle! Pardon, ilk yirmiler, son yirmiler miydi soru...
Ayten'in Acıklı Akıbetini Anlattılar
1992 yılında, başlarında Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın bulunduğu JİTEM ekiplerince kaçırılıp, işkence edilerek öldürülen 27 yaşındaki Ayten Öztürk'ün katledilmesi babası Hıdır Öztürk tarafından kitaplaştırıldı. Ayten'in babası Hıdır Öztürk'ün moderatörlüğünde çok sayıda yazar, aydın gazeteci, bilim adamı ve sanatçının katkılarıyla hazırlanan kitap 'Ayten'in Acıklı Akıbetini Anlattılar' adını taşıyor. “Kızımın kaçırıldığını duyduğumda, bu işin devlet tarafından yapılabileceği ihtimalini aklımın köşesinden bile geçmedi. İlk başta birilerinin evlenmek amacıyla kaçırdığını düşündüm. Onunla aynı iş yerinde çalışan arkadaşlarından şüphelendik, hatta bunlar hakkında şikayetçi olduk” diye anlatıyor 27 Temmuz 1992’de kaçırılan ve 11 gün sonra cesedi Elazığ Asri Mezarlığı’na yakın bir arazide toprağa gömülü halde bulunan kızı Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk… Cesetle karşılaşma anını ise Ayten’in kız kardeşi Makbule Öztürk, şu kan donduran ifadeleri kullanarak anlatıyor: “Paramparçaydı ceset, burnu kopuk, kulakları kesik, gözleri oyuktu. Cesedin hiçbir tarafı ablama benzemiyordu. Donup kalmıştım… Önce annem hareketlendi; yüzünden kızını tanıyamayacağını anlamış olacak ki; ayaklarını incelemeye başladı. Gözleri ayak parmakları arasındaki küçücük bene takılınca yüreğimizi kanatan çığlığı kopardı. Bu arada diş doktoru nişanlım, cesedin ağzındaki dişleri inceledi, ‘Bu benim dolgumdur’ diye mırıldanınca, koroya dönüştü ağlamamız…” Yeşil’le tanıştırılıyor! Ayten Öztürk’ün kaçırılma süreci 1992 baharında başlar. Tunceli Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazgankıran, baba Hıdır Öztürk’e arar ve kızlarını da alarak alaya gelmesini ister. Baba, iki kızı Ayten ve Makbule’yi de alarak alay komutanlığına gider. Görüşmede sakallı ve zayıf, polis olarak tanıtılan bir kişi daha vardır. O da Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’dır. Aile onun Yeşil olduğunu bilmez. (Ta ki 2006 yılında gazetelerde fotoğrafı çıkana kadar) Alay komutanı iki kızın bilgilerini alır, bunları Yeşil’e verir. Hayatının hiç bir döneminde 'Devlet baba'ya karşı gelmemiş olan aynı zamanda Tunceli Özel İdare'de valinin yanında şef olarak çalışan Hıdır Öztürk'e “devlete karşı gelmeme!” konusunda uyarı çekilen baba ve kızları alaydan ayrılır. Baba yıllar sonra o görüşmenin kızlarının “infaz” görüşmesi olduğunu gözyaşlarıyla anlatır. Kaçırılıp, öldürülür Bu görüşmeden iki ay sonra 32 yaşındaki Ayten Öztürk, çalıştığı fabrikanın önünden Toros marka beyaz bir araçla, 4 kişi tarafından 27 Temmuz 1992’de kaçırılır. Ve 11 gün sonra işkence edilmiş haldeki cesedi Elazığ Asri Mezarlığı yakınlarında toprağa yarı gömülü halde bulunur. Aysel Çürükkaya’nın kardeşi Un fabrikasında çalışan bir işçi olan ve legal-illegal siyasetle uzaktan yakından ilgili olmayan Ayten Öztürk’ün tek suçu ise! bir dönem PKK içerisinde yer almış ve sonra eşi Selim Çürükkaya ile örgütten ayrılmış olan Aysel Çürükkaya’nın kız kardeşi olmasıdır. Diyarbakır’daki JİTEM binasında işkence Tunceli Alay Komutanlığı’nda Yeşil’in “imha edilecekler” listesine eklediği Ayten Öztürk, kaçırıldıktan hemen sonra Diyarbakır’daki JİTEM binasına götürülmüş ve burada günlerce işkenceye uğramıştır. Ersever ve Aygan Yeşil’i suçlamıştı Ayten’in vahşi bir şekilde JİTEM tarafından katledilmesi, Cem Ersever’in “Tunceli’de Ayten Öztürk adlı kızı Yeşil ve ekibi kaçırıp öldürdü” ile İsveç’te yaşayan PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın “Tam olarak hatırlamıyorum, yaz ayıydı. Yeşil ve ekibi Ayten Öztürk’ü Diyarbakır şehitlikteki Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin yanındaki JİTEM’in kullandığı binaya getirdiler” açıklamaları ile vahşetin itirafıydı. Ajanlığı kabul etmeyince öldürdü Aygan’ın anlatımına göre Yeşil, Ayten’i Diyarbakır’a getirmiş ve “Çürükkayaların akrabası onunla işim var biraz” demişti. Aygan’a göre ajan olmayı kabul etmeyen Ayten’e Yeşil tarafından vahşi bir şekilde işkence uygulanmış ve sonunda öldürülüp gömülmüştü. Devletin kadrolu celladı, PKK içindeki ablasının intikamını Ayten’i öldürerek almıştı! Tunceli Alay Komutanlığı, Tunceli Valisi ve Yeşil ile ilgili hiçbir işlem yapılmadı; ve Öztürk’ün acılı babası 22 yıldır kızı için yürüttüğü adalet savaşını ise hiçbir zaman bırakmadı. Ve acılı anne, kızının parçalanmış cesedini pazardan aldığı gelinlikle mezara verdi... Babanın sözleri Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesindeki Terör ve Şiddet Olaylarına ilişkin alt komisyonda konuşmuş ve “Cesedi parçalanmış, gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş bir evladın babası olarak buradayım’’ sözleriyle yankı uyandırmıştı. Acılı baba dönemin Tunceli Jandarma Alay komutanı ile görüşmesinin ardından kızının ortadan kaybolduğunu ve görüşmede ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da bulunduğunu söylemişti. Murat Aydın / Cnnturk.com ****
Sinema Tarihindeki En Korkutucu 20 Canavar
Sinema tarihinde oldukça fazla kötü karakter, canavar/yaratık bulunuyor bildiğiniz üzere. Klasik metafizik korku filmleri haricindeki bu yaratıklar, dönemlerine göre oldukça başarılı teknikler kullanılarak ortaya çıkarılmış. Hem yaptıkları, hem de görünümleriyle korkutucu olan canavarlardan 20 tanesini sizin için seçip, kısa kısa açıklamaya çalıştım. Bazıları duygusal fakat tehlikeli, bazıları korkunç ve tehlikeli, bazıları hem duygusal hem tehlikeli, bazıları sadece korkunç. İşte sinema tarihinin en korkutucu 20 canavarı...
Ve Ukrayna'da Tarihi Anlaşma: Timoşenko Serbest Kalabilir
Ukrayna krizine çözüm bulunması için üç Avrupa Birliği dışişleri bakanının arabuluculuğuyla başkent Kiev’de gece boyunca süren müzakereler sona erdi. Akşam üzeri Yanukoviç barış anlaşmasını imzaladı. Ukrayna erken seçimlere gidecek, protestoculara genel af geliyor, 2004 Anayasası’na geri dönülüyor.Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada uzlaşma sağlandığı belirtildi ancak hiçbir ayrıntı verilmedi.Açıklamada anlaşmanın bugün imzalanacağı da ifade edildi.Kiev’de bulunan Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski Twitter hesabından yaptığı açıklamada, müzakerelerin bütün gece devam ettiğini ve sabah saatlerinde bittiğini söyledi.75 KİŞİ ÖLDÜÜlkede son iki gün içinde protestocular ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmalarda ölenlerin sayısının 75 olduğu ifade edildi.Avrupa Birliği yetkilileri, gece boyu süren müzakereleri yönlendiren Almanya, Fransa ve Polonya dışişleri bakanlarının ülkede barışın sağlanması için bir geçiş hükümeti kurulması ve erken seçim yapılması umudunda olduklarını söylediler.Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukovich’i dün telefonla aradığı aktarıldı.Açıklamada, “Başkan Yardımcısı Yanukovich’ten polis, keskin nişancı, asker, paramiliter ve silahlı kişiler dahil olmak üzere her türlü güvenlik gücünü geri çekmesini istedi ve ABD’nin şiddetten sorumlu olan tüm yetkililere yaptırım uygulamaya hazır olduğunu söyledi” denildi.GÜVENLİK GÜÇLERİNİN SİLAHLA ATEŞ EDERKENKİ GÖRÜNTÜLERİOlayların yoğunlaştığı Bağımsızlık Meydanı’nda bazı binaların çatısında siperlenen özel polislerin, güvenlik kuvvetlerini meydandan çıkarmak için taş ve petrol bombaları atan göstericilere ateş açtığını gösteren video görüntüleri dün ortaya çıktı.Sağlık bakanlığı, Salı gününden bu yana olaylarda 75 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu durumdan dünkü çatışmalarda en az 47 kişinin öldüğü anlaşılıyor.Bu eylemler Ukrayna’nın 22 yıl önce Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanmasından bu yana yaşadığı en ağır şiddet olayları oldu.Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, muhalefet liderleri ile Avrupa Birliği (AB) ve Rusya’nın temsilcileriyle yapılan görüşmelerde anlaşmaya varıldığını açıkladı.ERKEN SEÇİM KARARI, GENEL AF, 2004 ANAYASASINA DÖNÜŞCumhurbaşkanı Yanukoviç’in sitesinden yapılan açıklamada cumhurbaşkanlığı seçimlerinin erkene alındığı ve krizi yatıştırmak için koalisyon hükümeti kurulacağı sözü verildi. Ukrayna muhalefetinin başlıca taleplerinden olan “Başbakan ve meclisin yetkilerini arttıran” 2004 Anayasası’na geri dönüleceği açıklandı. Açıklamada ayrıca, protestolara katılan bütün eylemcilere de koşulsuz genel af sağlanacağı duyuruldu.Erkene alınan seçimlere ilişkin herhangi bir tarih belirtilmedi.TİMOŞENKO DA SERBEST KALIYORÖte yandan, anlaşma kapsamında Yulya Timoşenko’yu demir parmaklıklar arkasına koyan ceza kanununda da değişikliğe gidiliyor. Bu değişiklikle Rusya ile gaz anlaşmasında Ukrayna’nın çıkarlarını gözetmediği gerekçesiyle hapis cezasını çeken Timoşenko’nun serbest kalması öngörülüyor.AB ÜLKELERİNDEN TEBRİKBaşta Fransa, Almanya ve Polonya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri, Ukrayna’da muhalefetteki 3 siyasi partinin protestoların durmasını sağlayacak adımları atmaları sebebiyle tebrik etti.Zete
Mağden: 'Soykırımı Reddeden Bir Milletin Çocuklarından Ne Bekleyebiliriz?'
Perihan Mağden, 'Bence AKP’liler de Kemalistler de ikisi de birbirilerinin içindeki en kötü tarafları ortaya çıkardılar ve olduklarından daha kötü bir noktaya gittiler' dedi Yeni çıkan kitabı “Tehlikeli Temayüller”le ilgili olarak Agos’a konuşan yazar Perihan Mağden , “Türkiye söz konusu olduğunda ‘banallik’ çok önemli bir kavram. Banallik Türkçeye ‘sıradanlık’ olarak çevrildi ama bence tam karşılamıyor. Banal kelimesi Türklük hallerini çok güzel karşılıyor. Soykırımı reddetme utanmazlığının da bu banallikle ilgili olduğunu düşünüyorum” dedi. Mağden, “Aslında bu konuda en güzel sözü kızım söyledi: Bir şeye çok öfkelenmiştim, “Neden bunu anlamıyorlar, neden görmüyorlar?” diye bağırıyordum. Kızım; “Anne, Ermeni Soykırımı’nı kabul etmeyen, görmek istemeyen insanlardan ne bekliyorsun?” dedi. Hakikaten bu gerçeği reddeden bir milletin çocuklarından ne bekleyebiliriz?” diye konuştu. Agos gazetesinden Ferda Balancar, yeni kitabı “Tehlikeli Temayüller” ile okuyucularıyla buluşan Perihan Mağden ile konuştu. Ferda Balancar’ın Perihan Mağden ile yaptığı söyleşi şöyle: Yüzleşememe deyince akıllara 1915 geliyor. Türkiye’nin ‘yüzleşememe macerası’nda Ermeni Soykırımı’nın yeri nedir? Kitapta Hannah Arendt’in kötülüğün banalliği kavramını çok sık kullandım. Türkiye söz konusu olduğunda ‘banallik’ çok önemli bir kavram. Banallik Türkçeye ‘sıradanlık’ olarak çevrildi ama bence tam karşılamıyor. Banal kelimesi Türklük hallerini çok güzel karşılıyor. Soykırımı reddetme utanmazlığının da bu banallikle ilgili olduğunu düşünüyorum. Aslında bu konuda en güzel sözü kızım söyledi: Bir şeye çok öfkelenmiştim, “Neden bunu anlamıyorlar, neden görmüyorlar?” diye bağırıyordum. Kızım; “Anne, Ermeni Soykırımı’nı kabul etmeyen, görmek istemeyen insanlardan ne bekliyorsun?” dedi. Hakikaten bu gerçeği reddeden bir milletin çocuklarından ne bekleyebiliriz? Sokağın ortasında bir ceset yatıyor ve biz arabamızla üstünden geçiyoruz sanki… Biz o cesedi gömüp, yasını tutup, yüzleşmediğimiz sürece, şuradan şuraya gidemeyiz. Türkiye’nin yüzleşememe sorununda her zaman düşündüğüm bir meseledir ‘soykırımın reddi’. 2015’ten ne bekliyorsunuz? 100. yılında Türkiye, Ermeni Soykırımı ile yüzleşebilecek mi? Bence daha kötüye gidiyoruz. Bence AKP’liler de Kemalistler de ikisi de birbirilerinin içindeki en kötü tarafları ortaya çıkardılar ve olduklarından daha kötü bir noktaya gittiler. Her iki kesimde de nefret ve kin izleri daha da büyüdü. O yüzden böyle bir yüzleşmeyi mümkün görmüyorum. Her iki kesim de bir felsefi zelzele ya da algı depremi yaşamazsa böyle bir şey olacağını sanmıyorum. Ermeni meselesi bizim hayatımızdaki çok önemli bir kara delik. Bu deliği kapamadığımız sürece yol alamayız. Önümüzde ruhsal olarak bir çukur var. Yazılardan birinin başlığı ‘Dırdırlanma Geleneği/İsyan Eksikliği’. Gezi, yazıda vurguladığınız ‘isyan eksikliği’nin sonu mu, yoksa zaman içinde ‘dırdırlanma geleneği’ne teslim mi olundu? Bence Gezi dırdırlanmaya dönüşmedi, zira netice aldı. O AVM, Gezi Parkı’na dikilemedi. Gezi, bir şehir kalkışmasıydı ve ilkti. Gezi’ye önce mesafeli yaklaştım. Cumhuriyet mitinglerinin simülasyonu mu olacak endişesi duydum. Özellikle ortaya çıkan bayraklar bende bu endişeyi yarattı. Ama zaman içinde çok farklı kesimlerin muhalif bir sesin ortaklığında buluştuğunu gördüm. AK Parti hiçbir demokratikleşme vaadini tutmadığı gibi, diktatörlük yolunda ciddi adımlar da attı. Buna karşı tepki çok önemliydi. Gezi’nin önemi de burada. AK Partililerin Gezi karşısındaki tutumunu nasıl yorumluyorsunuz? Başbakan Erdoğan ‘istiklal savaşı’ söylemini pompaladı. Ama asıl korkunç olan makul bulduğumuz insanların bile bu söylemi kullanması. Mesela Etyen Mahçupyan bir süre önce ‘AK Parti istiklal savaşı veriyor’ dedi. Beni Başbakan’ın sözlerinden çok bu tür tutumlar dehşet içinde bırakıyor. Siz de yakın zamana dek AK Parti’ye karşı olumlu bir tutum içindeydiniz. Ne zaman farklı düşünmeye başladınız? Ben aslında son zamanlara kadar AK Parti’nin içinden bir muhalefet hareketi çıkacağını düşünüyordum. Sonuçta AK Parti’yi kuranlar, babaları Erbakan’a bayrak açmış bir kitle. Şimdi Erdoğan’a karşı hiç ses çıkarmıyor olmaları ise Erdoğan ile tam bir özdeşleşme içinde olduklarını gösteriyor. AK Partililer, batmakta olan Titanik gemisinde birbirlerine yapışmış, dans ediyor gibiler. Birbirlerine ‘dış düşmanlar’ konusunda da gaz verdiler sanıyorum. Buradan da ‘güçlü ve mazlum olmak’ gibi bir kombinasyon yarattılar. ‘Güçlü ve mazlum’ bağımlılık yaratacak bir kombinasyon. Mesela Yiğit Bulut’un Erdoğan’ın danışmanı olması çok önemli bir göstergedir. Ultra milliyetçi bir çizgi izleyen Yiğit Bulut, eskiden “Yunanlılar bizim devlet tahvillerimizi alıyor. Bu işin sonu nereye varacak?” diye yazılar yazıyordu. Yunanistan’ın devlet tahvillerimizi almasının iyiye işaret olduğunu görmezden gelen bir ekonomist, deli saçması fikirlerini Başbakan’ın yanında üretiyor. Yaşlı kuşak köşe yazarlarına bol bol gönderme yapıyorsunuz ama bir de genç kuşak yazarlar var. Onlara nasıl bakıyorsunuz? İçlerinden biri Türkiye gazetesinde yazmaya başlayınca “Dedemin okuduğu gazetede yazmaya başladım” dedi. Armut dibine düşer ekolüymüş meğer bunlar. Bu kuşak, büyük bir konfor battaniyesinin içinde kuzucuklar gibi oturuyor. Birden dedelerinin gazetelerinde, dedelerinin gözlerini yaşartan yazılar yazmaya başlıyorlarsa “gidişat nereye” diye düşünüyorum. Türkiye’de her kesimde devasa boyutlarda ahlaki sorunlar var. Ancak medya en sorunlu alanlardan biri. Medyada ki ‘lumpen dayanışması’ var. ‘Köyden emmimin oğlu geldi, onu da yazı işleri kadrosunu alayım’ kaygısıyla kurulmuş kadrolar var. Teknolojide, bankacılıkta sınıf atladık ama medyada tersine, birkaç sınıf geriye gittik. AK Parti-Cemaat çatışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Ortaya konan tavırlar, dil sizi şaşırtıyor mu? Evet söylenenlere şaşırıyoruz, çünkü biz onların iyi aile çocuğu olma ihtimalini sevmişiz. Aslında Türkiye olarak sınıf değil, kast toplumuyuz. Kast toplumunda, altta ne olup bittiğini bilmezsin de anlamazsın da. Göz kararıyla diğer kastlardakilere birtakım şeyler atfedersin. Mesela belki onlarda hiç olmayan demokratlık atfediyorsun. Kast toplumu olmaktan kurtulamazsak sorunlarımız çözemeyiz. Ben Gülen hareketine bazen şöyle bir önem atfediyorum. Bu hareketi, İslamiyetin içinde bir Protestanlık çalışması olarak görüyorum. Bence Gülen hareketinde ahlaki kaygılar var. Yani İslamiyete ahlaki kaygıları entegre etmeye çalışan bir din adamı var karşımızda. Fethullah Gülen’in konuşmalarını azıcık bile dinleseniz ahlaki meselelerden sıkça bahsettiğini fark edersiniz. Böyle bir reform hareketine İslamiyetin çok ihtiyacı var. Bu ihtiyaca Gülen hareketinin cevap olma ihtimali ABD’yi de çok cezbetti. Gezi’deki çoğul yapı, 20’li yaşlarındaki ‘Geziciler’, kast toplumundan çıkışın habercisi olabilir mi? Onlardan ümitliyim. Çünkü bağnaz, rijit değil, neşeliler. İdeolojik formüllerle yetişmediler. Bu yüzden bu çocuklardan bir şeyler çıkacaktır. Kürt sorununda barıştan umutlu musunuz? Türkiye’de Kürt meselesine yaklaşım, Ermeni meselesiyle aynı. Gerçekleri görmek istemiyorsan ve ırkçılık, sıradan faşizm yapmak istiyorsan ikisine de aynı formülle yaklaşırsın. AK Parti barış süreci konusunda da ters açıya düşürdü. Barış yalan oldu, çünkü hiçbir adım atılmadı. Gerekli kanun değişikliklerini, yapılması gerekenleri yapmadılar. Benim anladığım Abdullah Öcalan’ın kendi siyasi geleceğini görmek istediği yerle, Tayyip Erdoğan’ın kendi siyasi geleceğini görmek istediği yer arasında bir satranç oynanıyor. İki usta satrançcı gibi çok uzun aralar vererek hamleler yapıyorlar. Barışa yönelik kalıcı ve sahici adımları her iki taraf da atmıyor. Beyaz Türklerle, siyah Türkler Kürt düşmanlığı konusunda farklılar gibi görünüyor. Kürt düşmanlığının tavan yaptığı yerler daha çok kıyılar. Mesela İzmir… İzmir iklimini belirleyen, sonradan olma ‘bej Türkler’, Kürtler gelip şehrimizi ele geçiriyor histerisi yaşıyorlar. Sanki çok önemli bir şehir kültürleri varmış da Kürtler onları tehdit edecek endişesiyle yaşıyorlar. Aslında onlar da İzmirli değil. Ya Aydın’dan gelmişler ya da Balkanlar’dan. Bir Türk atasözü ‘misafir misafiri sevmez’ der. Bu atasözü en çok İzmir’deki Kürt düşmanlığı için geçerli. ‘Fuzuli Yalanlar’ başlıklı yazınızda İslamiyetin Hristiyanlığın tersine, yalan söylemeyi neredeyse serbest bıraktığını söylüyorsunuz? Nasıl vardınız bu kanaate? Din uzmanı değilim ama İslamiyette şu şu koşullarda yalan söyleyebilirsin kaydının olduğunu biliyorum. Şartlar o kadar çok ki, neredeyse ne zaman istersen yalan söyleyebilirsin deniyor. Hristiyanlıkta ise yalan ‘yedi büyük günah’tan biri. Bu çok net. Bu farklılık yalan söylemek konusunda bir fark yaratıyor diye düşünüyorum. Köşe yazarlığına dönecek misiniz? Bu kitapta yaptığım gibi yazıları biriktirip kitap yapmaya devam edeceğim. Kitabın daha kalıcı ve daha değerli olduğuna inanıyorum. Meryem Uzerli’nin yaşadıkları Türklere dair çok şey anlatıyor Sinema ya da TV dünaysında umut vaat eden oyuncular var mı? İnanılmaz derecede yetenekli genç oyuncularımız olduğunu düşünüyorum. Bu oyuncular, Amerika’ya, Hollywood’a rahatlıkla gidebilirler. Örnek verebilir misiniz? Kıvanç Tatlıtuğ en çarpıcı örneği. Aşkı Memnu’nun son bölümünde Tatlıtuğ’un oynadığı mezarlık başında ağlama sahnesi vardı ve korkunç başarısızdı. Ancak bir süre sonra ‘Kuzey ve Güney’de karşımıza inanılmaz iyi bir oyuncu olarak çıktı. Türkiye’de daha önce bu kadar ünlü olmuş hiç kimse böyle bir şey yapmadı; çalıştı ve bambaşka bir insana dönüştü. Kıvanç Tatlıtuğ dışında, konservatuardan gelen oyuncular var. Mesela Beren Saat çok iyi bir oyuncu. Okan Yalabık inanılmaz iyi bir oyuncu. Muhteşem Yüzyıl’a giren manken kızlar bile çok iyi bir oyunculuk sergilediler. Bu da tabii dizinin yönetmeni Taylan Kardeşler’in başarısı. Ama hepsi bir yana, Kıvanç Tatlıtuğ, objektif bir gözle bakacak olursak Brad Pitt’ten daha yakışıklı ve rahatlıkla Hollywood’da oynayabilir. Neden Hollywood’da bu oyuncuları göremiyoruz? Bir; annelerinin böreği. İki; burada çok iyi para kazanıyorlar. Ne annelerinin böreğinden, ne Türk halkının sevgi çöreğinden vazgeçemiyorlar. Mesela Rus asıllı pek çok oyuncu Hollywood’a akın ediyor. Eminim beş yıl sonra başrol oynayacaklar. Ancak bizimkiler Türklük hallerinin konforundan vazgeçemiyorlar. Bir de Meryem Uzerli vakası var. Sizin deyiminizle Uzerli de ‘Türklük halleri’nin kurbanı mı oldu? Meryem Uzerli’nin insanın içini acıtacak kadar dürüst ve tatlı bir kız olduğunu düşünüyorum. Dürüst kadınlar, Türkiye’de bunu çok yaşıyor, çünkü adamlarla iletişim kuramıyorlar. Çünkü o adamlar, yalancı anneleri tarafından tezgâh açan, idare eden kadınlarla ilişkide olmaya alışmışlar. Meryem Uzerli’nin yaşadığı kültürel şok, Türkiye’yle ilgili o kadar çok şey açıklıyor ki… Onun yaşadığı aşk ilişkisi temiz ruhlu yabancıların Türklerin bütün o numaralarıyla, oyunlarıyla nasıl baş edemeyeceğini gösterdi bize. T24
Minik Okurlara: En Güzel Çocuk Kitapları
İstasyonda Valsİlk kitabı 'Çarpık Ev' ile çocuk edebiyatında dikkatleri üzerine çeken Burcu Aktaş, yeni romanı 'İstasyonda Vals'te küçük bir kasabanın ve kasaba insanlarının başından geçen bir macerayı konu ediniyor. Film Mehmet'i, pastanenin Nevin Hanım'ını, mobiletli Bebek Amca'yı, kadınları, erkekleri ve çocukları kısacası İstasyon Meydanı'nın insanlarını mutlu eden lunaparktır, İstasyon Sineması'dır ve bir de orkestradır. Günün birinde bunlardan biri eksilirse meydanda neler olur? Burcu Aktaş, okurlarına küçük bir dünyanın kapılarını aralarken alıştığımız ve benimsediğimiz şeylerin hayatımızdan eksilmesiyle neler yaşadığımızı etkileyici karakterlerle anlatıyor. Küçük - büyük bütün çocukların keyifle okuyacakları bir roman “İstasyonda Vals”. On Numara Çocuklar Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği'nin (ÇGYD) 2012 yılının 'En İyi Çocuk Öyküleri Kitabı Ödülü'nü alan Hacer Kılcıoğlu, çocukların severek okuduğu romanlarına bir yenisini daha ekledi. 'On Numara Çocuklar' adlı yeni romanı çocukların aile büyükleriyle bağlarını, yaşamlarını değiştiren dönemeçleri, çocukların gözünden duyarlı ve samimi bir üslupla aktarıyor. Çocukların gündelik yaşamını dolduran okul hikâyelerini, aile içi ilişkilerini ve dostluklarını özgün bir kurguda kucaklayan kitap, üç ana kahramanın ayrı ayrı maceralarının yer aldığı diğer kitapları seven çocuklar kadar, yazarla ilk defa buluşacak çocukları da zeka alıştırmalarıyla dolu bir okuma keyfine davet ediyor. Çocukların Hakları Var Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1990 yılında yürürlüğe giren Türkiye'de ise 1995'te kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi, her çocuğun kendi hakkını bilmesi açısından son derece önemli. Can Çocuk Yayınları, Çocuk Hakları Sözleşmesi'ni her çocuğun anlamasını ve öğrenmesini sağlayacak 5 kitaptan oluşan set ile öyküleştirdi. Sadece çocuklar için değil, öğretmenler, anneler ve babalar için de yol gösterici olacak bir kaynak kitap niteliğinde olan seri, çocuk haklarını öyküler eşliğinde ele alıyor. İlk kitap 'Anne Ben Yapabilirim”, sözleşmenin üçüncü maddesi olan çocuğun temel yararlarını ele alıyor. İkinci kitap 'İnsan Okur' ise eğitim haklarını hem eğlenceli hem de öğretici bir öyküyle anlatıyor. Üçüncü kitap 'Hey Küçük', çocuğun kendini ifade ve kendiyle ilgili konularda kararlara katılma hakkını ele alıyor. Dördüncü kitap 'Kardeşlik Çemberi'ndeki öykü, çocuklar arasında ayrımcılık yapılamayacağını belirten sözleşmenin ikinci maddesi üzerine kurul. Son kitap olan 'Sihirli Çaydanlık' ise sözleşmenin altıncı maddesindeki her çocuğun yaşama, yaşamını devam ettirme ve geliştirme hakkını mercek altına alıyor. Arkadaşlık Sihirlidir Amerika Birleşik Devletleri'nde ve yayınlandığı her ülkede en çok satılan çizgi romanlar arasında yerini alan 'My Little Pony' alışılmış anlamda bir çocuk çizgi romanı değil. Okuduğunuz zaman göreceğiniz gibi içindeki espriler son derece ince. Amerika Birleşik Devletleri’nde ciddi miktarda 14 yaş üstü erkek okuru var. Çizgi film daha ziyade 5 ila 7 yaş kız çocuklarını hedeflerken, MLP çizgi romanı yetişkinlere de hitap edebiliyor. Hem eğlenmek hem öğrenmek hem de çocuğuyla sıkılmadan kitap okumak isteyen anne- babalar için ideal. Küçük Filozof Dünya çocuklarına felsefeyi sevdiren dokuz kitaplık 'Filozof Çocuk' serisinin yazarı Fransız filozof Oscar Brenifier ’den, küçük çocukların düşünme eğitimi için sıra dışı bir başvuru dizisi: “Küçük Filozof”. Çocukların hayatı öğrenirken sorduğu basit sorulara cevap veremediğiniz oldu mu hiç? Yanıtlar içine sinene kadar sorgulamayı bırakmayan “küçük filozoflar” için harika bir seri olma özelliği taşıyor. Küçük Filozof kitapları, Filo ve Zof karakterlerinin yardımıyla, 3-6 yaş arasındaki çocukların kafalarını kurcalayan ilk büyük sorular üzerine yoğunlaşarak, minik okurlarını bu soruların peşinde masalsı bir gezintiye çıkarıyor. Çocukların, “Neden istediğimi yapamıyorum? ”, “Söyle anne, ben neden varım? ”, “Neden okula gitmek zorundayım?” veya “Söyle baba beni neden seviyorsun?” gibi sürpriz sorularıyla karşı karşıya kalan ebeveynler için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olan Küçük Filozof serisi, çocukların zihnini karıştıran ve hayata bakış açılarına yön veren bu sorulara verdiği yanıtlarla, çocukların eleştirel düşünme becerisi geliştirmelerine de katkı sağlıyor. Sherlock, Lüpen ve Ben - Siyahlı Kadın Polisiye edebiyatının efsanevi karakterlerinden Sherlock Holmes, gençlerin ve çocukların ilgisini çekecek bir kitapla karşımızda. 'Sherlock, Lüpen ve Ben - Siyahlı Kadın' çocuklar için zihin açıcı olmanın yanı sıra eğlenceli de. Küçük dedektifin maceralarının anlatıldığı romanın konusu ise şöyle; maceranın anlatıcısı Irene Adler, Sherlock Holmes’ün ilk ve tek kız arkadaşı. Ekibin üçüncü üyesi ise centilmen hırsız Arsen Lüpen. Henüz dünyaya nam saldıkları serüvenlere imza atmamışlar. Gençlik yılları yani. Örneğin Dr. Watson yok ortalıkta. Gençlerin babaları, anneleri çıkıyor sürekli olarak karşımıza. Bu üçlü ailelerinin zoruyla geldikleri Saint-Malo adlı kasabada, yaz tatilinde tanışıp bir araya gelirler. Bu sakin kasabanın sahilinde, bir gün bir ceset karaya vurur. Yapılan incelemeler sonucu buldukları ceset birkaç yerde farklı isimlerle kaydı olan bir adama aittir ve tabii ki gizemli katili veya katillerinin kim olduğunu bulmak afacan üçlüye düşer. Saftirik Greg'in Günlüğü Yazar ve illüstratör Jeff Kinney’in kahramanı Greg yazmak zorunda kalınca ortaya hem gençlerin hem de büyüklerin gülerek okuyacakları bir günlük çıkıyor. Çocuk olmak ne zordur değil mi? Gelişimini henüz tamamlamamış ufaklıklarla, her gün tıraş olmak zorunda olan azmanların aynı sıralarda oturmak zorunda kaldığı ortaokulda okuyan Saftirik Greg’in maceraları bir zamanlar benzer şikâyetlerle dolu olan yetişkin okuyucuları ve halen aynı sıkıntıları çeken gençleri oldukça eğlendirecek. Vatan Kitap 
Walter White'a Göre Breaking Bad'in En İğrenç Sahnesi
Breaking Bad’in Walter White’ı Bryan Cranston, dizide en iğrendiği sahneyi açıkladı. Tribeca Film Festivali’ne konuşmacı olarak katılan Bryan Cranston, Sevdiğimiz Psikopatlar konulu panelde Breaking Bad hakkında konuştu. Bryan Cranston, Breaking Bad boyunca birçok şiddet sahnesini gördüğünü ama hiçbirinin onu birinci sezonun ikinci bölümündeki küvet sahnesi kadar etkilemediğini söyledi. Bryan Cranston sahneyle ilgili olarak “Bölümde bir cesedi yok etmemiz gerekiyordu. Jesse’ye bir tür plastik fıçı almasını söylüyorum. Fakat o deli çocuk bu iş için porselen küveti kullanmaya karar veriyor. Küvetin içindeki cesedi asit parçalarken, porselen de parçalanıyor ve ceset parça pinçik bir halde her yere saçılıyor. Biz de temizlemek zorunda kalıyoruz. Vücut parçalarının gerçek olmadığını bilmeme rağmen, sahnenin çekimleri sırasında yediklerim ağzıma geldi.” dedi. Play Tuşu